Küresel siyasi ve ekonomik gelişmeleri az çok takip eden ortalama bir Türk vatandaşı için 24 Şubat 2022 tarihinde başlayan Rus – Ukrayna savaşına kadar Almanya’nın ekonomik resesyona gireceği, Alman otomobil, kimya ve çelik sektörlerinin patır patır döküleceği akla gelmezdi. Evet küresel çapta ABD ve Çin arasında çip krizi ile baş gösteren bir ekonomik savaş olduğunu bunun da başta otomobil sektörü olmak üzere belli başlı birçok iş alanında sorun yaşattığını, pandemi sonrasında tedarik zincirlerinin Çin dışı alternatif rotalara kaydığını biliyorduk ama birçoğumuz için 2022 yılı ve sonrasındaki Alman ekonomisinin içine yuvarlandığı ekonomik sorunlar bir sürpriz idi.
Almanlar için kötüye gidişin işaretleri Eylül 2015’te ABD’de patlak veren emisyon skandalı ile ortaya çıktı ama ihracat ve ucuz enerji bağımlısı Alman ekonomisi için kuzey denizindeki boru hattının sabote edilmesi, araçlarda içten yanmalı motor yerine elektrikliye yönelişin hızlanması ve Çin pazarındaki Alman araç satışlarının sert düşüşü karşısında neler oluyor demeye başladık. Yaşananlara bir adım geriden bakıldığında serbest piyasa dengeleri dışında Alman sanayine yönelik Çin ve ABD tarafından paralel hamleler mi var sorusunu sordurtacak gelişmelere şahit olmaya başladık.
Bu şüphe neden önemli? Türkiye için vazgeçmesi zor bir ticari partner olan Almanya’nın yaşayacakları veya durumdan çıkışına bağlı olarak gerçekleşecek yeni dengeler Türkiye’yi de derinden etkileme potansiyeline sahip.
Alman ekonomisindeki daralma Türkiye için yaşamsal önemde sorunlar yaratıyor ve devam ettiği müddet boyunca daha da yaratacak. Buna rağmen olacaklar Türkiye için tehdit ve avantajları da beraberinde getiriyor. Ama öncelikle neler olduğunu ve sebeplerini anlamak gerekiyor. Bu açıdan konuyu iki başlıkta incelemekte fayda var: Birincisi ABD’nin Almanya’ya yaklaşımı, ikincisi Almanya’ya özel sorunlar.
ABD için öncelikli hedef Çin değil ABdir
ABD derin devletinin akıl hocalarından George Friedman seneler öncesinde (2015) yazdığı Avrupa krizi1 kitabında Avrupa’nın tarihinde savaşların bir gelenek olduğunu ama 1945’ten bu yana Avrupa topraklarının çok uzun bir süre barış içinde olmasının bu tarihe uygun düşmediğini belirtip, olası gerilimler ile ilgili öngörülerini sıralarken Avrupa’nın bir savaşa sürüklenmesi zamanı geldiğinden bahsediyordu.
Bu görüşlerin yazarının CIA’nin think-tank kuruluşu olan Stratfor’un başkanı olması görüşün ABD devletince de benimsenmiş olma olasılığını arttırıyor, nitekim bu kitabın yazımından seneler sonra AB, İngiltere ve ABD’nin arka planda dahil olduğu Ukrayna-Rusya savaşının çıkmasının bir rastlantı ya da Putin’in hırslarına bağlı olduğu düşünmek biraz saflık olur. Savaşı Rusya başlatmış olsa da Rusya’yı bu harekete zorlayan şartların ABD tarafından oluşturulduğunu kabul etmek gerekiyor.
Peki ABD, AB başta olmak üzere tüm kürede kargaşa yaratmak için neden bu kadar uğraşıyor? Sınırsız bir güce sahip olduğundan mı yoksa tam aksine oluşmakta olan yeni dünya düzeninin kontrolünden çıkıp kendine bağımlı kıldığı ülkelerin kendi yoluna gitmek üzere olduğunu fark ettiğinden mi?
Daha hedefli bir soru olarak Avrupa birliği özelinde bölgedeki huzur ABD’yi neden rahatsız ediyor? Biraz üzerinde düşününce Amerikan dış siyasetini yönlendiren mevcut etkenin onun sahip olduğu aşırı güç değil içine düştüğü zafiyet olduğunu anlamak mümkün ve aslında görünenin aksine ABD için Rusya veya Çin’den daha öncelikli tehdidin AB olduğunu, Echelon skandalı2, Brexit, Ukrayna savaşı, Trump’ın Grönland talebi, Arktik okyanusunun ticari rota olarak devreye girecek olması gibi gelişmelerden anlamak mümkün. Tüm bunların dışında ABD’li şirketlerin özellikle gelişmiş AB ülkelerinde çok büyük yatırımları olduğunu da göz önünde tutmakta fayda var. AB’deki gelişmiş ülkelerin 1945’ten sonra demokratik yapı altında ABD’nin sözünden çıkamayan vasalları haline geldiğini de kabul etmek gerekiyor. Yaşlı kıtada ABD çıkarlarına aykırı bir görüşün filizlenmesi 3. Dünya ülkelerinde çok iyi bilinen şekli ile müsamaha gösterilemeyecek bir konu, tek fark bunun AB’de demokratik hükümetler vasıtası ile kamuoyunda rahatsızlık yaratmadan yapılması.
AB = Almanya
Almanya, Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise üçüncü büyük ekonomisi. Aynı zamanda dünyanın üçüncü büyük ihracatçısı. Endüstri devrimini geç yakalayan ülke, birliğini sağladıktan çok kısa bir süre sonra İngiltere’yi geçip en büyük sanayi ülkesi haline geliyor, sonrasındaki süreçte bu büyüklük I. Dünya savaşına yol açıyor ve ABD’nin dahli ile Almanya ve bağlaşıkları savaşta yeniliyor, herkesin bildiği gibi çok ağır barış koşulları altında hiper enflasyona yuvarlanan ülke, Weimar Cumhuriyeti’nin son dönemlerinde yarattığı ivme ile Nazi’lerin yönetiminde yine çok kısa bir süre içerisinde toparlanıp 2. Dünya savaşına yol açan bir dünya gücüne dönüşüveriyor. İkinci savaş sonunda yine ABD’nin devreye girmesi ile yenilen ve yıkık bir ülkeye dönüşen Almanya bu sefer demokratik rejim içerisinde yine ekonomik bir deve dönüşmeyi başarıyor. Yani Almanya’nın tarihinde ve modern kültüründe çok hızlı toparlanma ve dünya gücüne dönüşebilme becerisi var.
Bu beceriyi çok iyi bilen Anglo Sakson gelenek birinci savaş başında İngiltere ile, ikinci savaş sonrasında da ABD ile doğudaki zengin doğal kaynaklara sahip Rusların Almanlarla olası iş birliğini önlemeyi en önemli hedeflerden biri haline getiriyor. Almanlar için tarihsel olarak bir tercih hep önlerinde duruyor: Doğuyla mı batıyla mı iş birliği? Şimdiye kadar doğu (Rusya) yanlış tercih sonucu düşman safında kaldı ve Almanya iki defa yıkıma uğradı.
1945 sonrasıda, uzun barış döneminde ekonomisini ihracata bağımlı büyüten Almanya için refahı sağlayan, Avrupa kıtasında yaratılan serbest ticaret bölgesi oldu. Ancak her ne kadar verimli üretim yaparsa yapsın, AB piyasası gümrük tarifeleriyle korunmadığı aşamada Alman ekonomisi sürdürülemezlik ve işsizlik tehdidi ile karşı karşıya kalacak bir yapıya sahip oldu. Sonuç itibarı ile Almanya’nın AB’ye, daha az ihracat bağımlılığı bulunan ülkelerden daha fazla ihtiyacı var. Bu nedenle Almanlar, AB’nin devamını istiyorlar ama birliğin de Almanya’nın çıkarları için çalışmasını şart görüyorlar. Bu şekli ile de Avrupa’nın baskın gücü olmayı amaçlıyorlar. 2022 yılındaki Ukrayna savaşına kadar bu yönde oldukça fazla mesafe aldılar. 2011 yılında ilan edilen Endüstri 4.0 programı ve programın sonraki yıllardaki ilerleyişi, Almanların Rusya’nın ucuz enerji kaynaklarına erişimi ABD için tehlike çanlarını çaldırmaya yetti. (Emanuel Todd’un İmparatorluktan Sonra3 isimli, 2001 tarihli kitabı böyle bir birliktelik sonucunda ABD’nin küresel hakimiyetini kaybedeceğini, Euro’nun doların tahtını sarsacağını ve yeni egemen gücün Almanya-AB olacağını anlattığı kitabı okumanızı tavsiye ederim). Ukrayna savaşı olmasa idi Almanya’nın on seneden kısa bir süre içerisinde gerçek bir güç haline gelmesi işten değildi. Gidişata göre önce siyasi gücünü ve zaman içinde, baskılar büyüdükçe de askeri gücünü gösterecekti. Almanya’yı askeri değil, ekonomik kaygılar harekete geçirecek ve bunu da ucuz enerji kaynaklarına ulaşıp doğu (Çin ve pasifik) ile ticareti dolayısı ile tedarik zincirini koparmadan yapmayı hedefleyerek gerçekleştirecekti. Yani Almanya’nın doğal rakibi Çin veya Rusya değil ABD idi.
Almanya’nın Merkel ile doruğa ulaşan büyük stratejisi AB topraklarındaki Alman nüfuz alanının genişlemesi ile Atlantik ve Baltık denizinden Akdenize uzanan bir coğrafyayı da işaret ediyordu. Almanya soğuk savaş boyunca SSCB’ye karşı en öndeki cephe olma rolünü oynamıştı. Yani ABD için savaşı göze alan bir vassal idi. Alman aşırı sağcı lideri Alice Weidel’in deyişi4 ile; “köleler her zaman sahiplerinden özgürlüğü talep ederler, ancak özgürlük aynı zamanda kölelikten kurtulduktan sonra kendi yolunda gitmesi anlamına da gelir.” Almanya büyük stratejisi ile bileklerindeki zinciri kırmayı hedeflemekteydi ve jeopolitik konumlanması ABD için AB anakarasındaki çıkarları dışında Akdenizde ve Arktik rotasında yeni ve güçlü bir küresel oyuncuyu da denkleme sokacaktı.
Alman nüfuz alanı
Alman nüfuz alanının sağladığı jeopolitiğin ekonomiyi desteklemesi yeteri kadar stres yaratırken tüm bunların dışında AB’deki yüksek eğitim ve yaşam standardı da ABD’nin bölgeyi eskisi kadar hoyratça yönetmesini zorlaştırmaya başladı. Refah seviyesi yüksek, gelişmiş toplumlarda başka bir ülkeyle savaşmayı göze alacak bir çoğunluğun iş başına gelmesi pek mümkün olmaz ta ki mevcut düzen bozuluncaya kadar. Nihayetinde eğitim düzeyini arttırıp nüfusunun gelişimini sağlamış ve demokrasisini kurmuş ülkeler Amerika olmadan da yaşayabileceklerini görmeye başlamışken ABD özellikle AB olmadan yaşayamayacağını kavramaya başladı. Anlaşılıyor ki Trump 2.0 ile birlikte oluşacak kaos ortamında kurumsal yapısını hatta anayasasını değiştirme imkanını yakalayan ABD, otokrasiye yönelerek Çin karşısında geri kalmasının sebebi olarak gördüğü hantal kurumsal yapıdan kurtulmayı hedefliyor. Benzer şekilde AB’de de mevcut düzenin bozulup, otokratik rejimlerin işbaşına gelmesi ile bu ülkelerde ABD’ye bağımlılığın devam edeceği planlanmakta, Elon Musk’ın Almanya özelindeki müdahaleci mesajları bunun sinyallerini veriyor. Dolayısı ile Trump yönetiminin Avrupalı aşırı sağ parti ve liderlerine göz kırpmasının arkasında bu düşüncenin yer aldığını kabul etmek mümkün. Bu hali ile Trump 2.0 dönemi ile başlayan süreçte batılı güçlerin amacının demokratik ve liberal düzeni savunmak olmadığını göreceğiz. Bu dönemde demokratik ve liberal düzen yavaş yavaş mevzi kaybederken, her türlü mal ve sermaye edinmek öncelikli hedef haline gelecek ve bundan sonra ABD’nin temel stratejik hedefi AB kaynaklarını kendi siyasi denetim altına almak olacaktır. Ekonomik askeri ve ideolojik gücü giderek zayıflayan ABD’nin okuyup yazabilen, yorum yapabilen bir kamuoyuna sahip AB’yi etkin bir biçimde kontrol etmesi zorlaşacağı için AB’nin de kendine benzer bir kurumsal değişime gitmesini tercih edeceğini öngörmek yanlış olmaz ancak bu sürecin yukarıda bahsettiğimiz gibi araç olarak görülen aşırı sağ partilerle köleyi özgürleştiren yolu açıp açmayacağı belli değildir.
ABD açısından konu bu şekilde müttefikini ezme olarak yürürken bu tutumun temel kökeninin ABD’nin kuruluş felsefesinde ve kendini konumlandırmasına bağlamak da doğru olacaktır. ABD devleti mevcutta kendini modern Roma imparatorluğu olarak görmektedir. Roma tarihi incelenecek olursa İmparatorluğun hiç bitmeyen bir savaş halinde ve hep şiddet içerisinde olduğu fark edilecektir. Daima savaş halindeki bir ulus kâh savaş kâh barış halinde saldıracak ya da kendini savunacak gücü olmayan diğer tüm milletlerin üstesinden gelmek üzere kurgulanan bir devlete sahip olmalıdır. Bunu Roma’dan öğrenilen birinci prensip olarak düşünebiliriz, ikinci prensip ise Roma’nın düşmanla savaşmak için müttefiklerinden faydalanmasıdır. Düşman ortadan kaldırılınca Roma hesabına düşmanı yok edenler Roma tarafından yok edilir. ABD’nin soğuk savaş sonrası müttefiklerine karşı yaklaşımını da bu anlayışla açıklamak mümkün. O hali ile Avrupa geneline ABD bakışının Roma İmparatorluk prensipleri ile şekillendiğini değerlendirmek olayları yorumlamaya yardımcı olacaktır.
Ancak ABD’nin atladığı başka önemli bir konu var, tüm bu planlar uygulamaya geçirilmeye çalışılırken varsayım dünyada yalnız olunduğu ve ABD’nin istediği gibi at koşturabildiği üzerinedir. Halbuki dünyanın tamamı ABD’nin avucu içerisinde değildir. ABD’nin kontrol edemediği ülkelerden biri Rusyadır ve imparatorluk geçmişi olan Rusya’nın da kendine ait planları ve hedefleri vardır. Rusya neden önemli? İki sebeple: birincisi muazzam yeraltı kaynaklarına sahip oluşu, ikincisi de konvansiyonel olmasa da nükleer bir savaşta ABD’ye karşı koyabilecek tek Avrupalı güç olması. O halde Rusya’nın AB’ye yönelik planları denklemi bozacak etkenler içerebilir. Nitekim Putin’in seneler önce Berlin’e yaptığı bir ziyarette söyledikleri bu bakımdan oldukça ilginç: “hiç kimsenin Avrupa’nın ABD ile olan ilişkilerine verdiği önemi sorgulamaya niyeti yok, fakat benim düşünceme göre Avrupa, kendi gücünü Rusya’nın gücüyle yani insan gücü toprak ve doğal zenginlikleriyle, ekonomik kültürel ve savunma potansiyeli ile birleştirirse gerçek anlamda bağımsız bir dünya gücü olarak itibarını artırabilir.”
Putin’in bu görüşünün kendine ait olmadığı ve Rus devlet aygıtının görüşü olarak cümlelerine yansıdığını düşünmek yanlış olmasa gerek, hele bir de bu görüşün tarihsel altyapısı varsa iş daha da ilginç bir hal alıyor.
Rusya vs Almanya – tarihi planlar
Rus İmparatorluğu Başbakanlığı yapmış olan, Nikolay II döneminde de -özellikle çarlığın ilk dönemlerinde- etkili bir Maliye Bakanı olan Sergey Vitte, Rus-Alman ilişkilerine farklı bakan bir siyasetçi idi. Vitte’ye göre hem içeride hem dışarıda güçlü bir çarlık rejimi için iyi işleyen bir ekonomi şarttı ve ekonomideki sıkıntılara getirdiği çözümleri genellikle çar da onaylıyordu. Vitte bakış açısı ile Rusya’nın en önemli ekonomik sorunu sanayileşme konusundaki geri kalmışlıktı ve bu sorun çözülmeden rejimin iç ve dış tehlikelere karşı durabilmesi çok zordu
Özel sektörün yetersizliği düşünülünce Vitte’nin hayalindeki gibi hızlı bir şekilde sanayileşebilmek için devletin özellikle demir yolları, madencilik, petrol gibi alanlarda yatırım yapması şarttı ve Rusya’ya uygun bir model olarak aklında devletin öncülük ettiği, kısa bir sürede başarıya ulaşan Almanya’nın sanayileşme modeli vardı, bu modelden ilham alınarak 1896-1900 yılları arasında kamu yatırımlarının neredeyse dörtte biri demiryollarına yapılmıştı.
Vitte’nin aklında tek başına bir ekonomik kalkınma modeli yerine uluslararası siyasetin de içinde olduğu birtakım çözümler vardı. Uzun vadede Fransa ve Almanya ile çatışmayı bitirecek bir plan da bu çözümlerden biriydi ve bu plana göre Rusya, Almanya ve Fransa ile ittifak içerisinde olmalıydı. Zamanla diğer kıta Avrupası ülkelerinin de katılacağını düşündüğü bu ittifak ile Vitte içinde Rusya’nın da yer aldığı Avrupa’yı bugünkü Avrupa Birliği’ne benzer büyük bir imparatorluk olarak hayal ediyordu. Vitte’ye göre yükselişte olan ABD ve Asyalı devletlerle ancak bu şekilde yapılanmış bir Avrupa Birleşik Devletleri denilebilecek bir oluşum ile rekabet edilebilirdi.
1914 yılına gelindiğinde savaşa hazır olmayan Rusya savaştan kaçınmak istiyorsa Vitte’ye göre bunun tek yolu Almanya ile Rusya’nın ilişkilerini düzeltmekten geçiyordu. Başından beri büyük savaşa en olumsuz bakanlardan olan Vitte, Almanya ile çatışmaya karşı idi, Almanya ile savaşmak için Rusya’nın değil İngiltere’nin makul gerekçeleri olduğunu belirtip ülkesinin savaşa girişini çılgınlık olarak değerlendirirken, başkentteki Fransız elçisine de bu savaşın hemen bitirmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Vitte görüşünde yalnız değildi. Rusya’nın içinde bulunduğu çelişkileri işaret edip, bu çelişkiler çözülmediği takdirde girilecek bir Avrupa savaşında, Rusya’nın başına gelecekleri 1914 başlarında en iyi tahlil edenlerden biri de Pyotr Nikolayevich Durnovo olacaktı. Çar’a konu hakkında raporunu5 5 Şubat 1914’te sunan Durnovo’ya göre giderek yoğunlaşan çatışma ortamı aslında Almanya ve İngiltere’nin dünya hakimiyeti için girdikleri askeri ve ekonomik rekabetin bir sonucuydu. Ancak Rusya’nın böyle bir savaşa ne ihtiyacı ne de böyle bir savaşta başarılı olabilecek askeri gücü ya da siyaseten iş birliği mevcuttu. Almanya ile çıkabilecek bir savaşta da üçlü ihtilafın kara ordusu yükünü çekecek Rus ordusunun büyük bir kısmının Alman sınırına kaydırılmasıyla Kafkasya Türkistan ve Polonya gibi bölgelerde çıkabilecek iç isyanlara karşı savunmasız durumda kalınacaktı. Durnova’ya göre 1907 de İngiltere ile yapılan anlaşma da Rusya’ya ne uzak doğuda ne de boğazlar konusunda çok şey kazandırmış aksine İngiltere’nin Almanya ile arasının bozulduğu bir dönemde Rusya’yı Almanya ile savaşın eşiğine taşımıştı oysa Durnovo’ya göre Rusya ve Almanya’nın çıkarları temelde çatışmıyordu. Almanya ile iş birliğine gidilirse güçlü Alman sanayisi ve sermayedarları ile Rusya’nın sanayi ürünleri ve yabancı sermaye ihtiyacı giderilecekti. Almanya Rusya için İngiltere ve Fransa’ya kıyasla çok daha iyi bir ekonomik ortaktı. 1914 itibariyle denizlerde hakimiyet ve deniz aşırı sömürgeleri odaklanan Almanya’nın hedefleri bu anlamda da Rusya ile pek çatışmıyordu Rusya’nın barışçıl dış politikasını sürdürebilmesi için en iyi tercih İngiltere’den uzak durup dünya barışını da sağlayabilecek Rusya ve Almanya ittifakının kurulması idi. Bunlar yapılmayıp İngiltere ve Fransa’nın yanında savaşa girilmesi durumunda yaşanacaklar konusunda uyaran Durnovo tam bir felaket tablosu çiziyordu.
Durnovo’nun uyarılarının ne kadar yerinde olduğu çok kısa zaman içerisinde ortaya çıktı. Rusya’da Çarlık devrilirken yeni rejim olan Sovyetler savaştan büyük kayıplarla çekildi.
Benzer şekilde Almanya’nın birinci ve ikinci savaşta Rusya ile karşı cepheye düşmesi Almanya için de kâbus dolu sonu getirdi. Bu iki savaşta da Almanların Ruslarla ittifak içerisinde olduğu bir senaryoyu çalıştırsak günümüz siyasi dengeleri, demokratik yapılar, ekonomi ve devlet sınırlarının nereye evrilebileceğini düşünerek çok farklı bir dünya içerisinde olabileceğimizi değerlendirmek mümkün. Buraya kadar Almanya’nın içine düştüğü durumu ABD stratejisi açısından yorumlamaya çalıştık. Bir de işin iç sebepleri var ki o da Alman yönetim sistemi ve kültürü ile alakalı.
Deutschland unter alles– Yapısal ve kültürel problemler
Eski İtalya başbakanı ve Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi’nin 9 Eylül 2024’te yayınladığı raporu6 AB’nin Çin ve ABD karşısında rekabette geri kaldığını ilan eden bir belge oldu. Rapor Avrupa’nın ekonomik rekabet gücünün azalmasına dair bir analiz sunmakta ve toparlanma için kilit stratejileri ortaya koymaktaydı. Buna göre Draghi özetle ana başlıkları aşağıdaki gibi sıralıyordu:
Yavaşlayan Büyüme: 2000 yılından bu yana, Avrupa’nın büyümesi özellikle verimlilik açısından ABD’nin gerisinde kalmış ve bu durum hane halkı gelirleri ve yaşam standartları üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. Verimlilik açığı, Avrupa’nın dijital devrimden yararlanamamasıyla ilişkilidir.
İnovasyon Açığı: Avrupa, ABD ve Çin ile olan inovasyon açığını, özellikle ileri teknolojilerde, kapatmaya odaklanmalıdır. Avrupa’daki dinamik, teknoloji odaklı sanayilerin eksikliği uzun vadeli verimlilik artışını engellemektedir.
Karbon Salınımını Azaltma ve Rekabet Gücü: Avrupa, iklim hedefleriyle sanayi rekabet gücünü dengeleme zorluğuyla karşı karşıyadır. Yüksek enerji maliyetleri ve özellikle Çin’den gelen yabancı kaynaklara bağımlılık bu dengeyi daha karmaşık hale getirmektedir. Raporda, doğru koordinasyon ile karbon azaltmanın büyüme için bir fırsat olabileceği belirtilmektedir.
Güvenlik ve Bağımlılıklar: Avrupa, özellikle Çin ve ABD’den gelen kritik hammaddeler ve teknolojiye olan dışa bağımlılığını azaltmalıdır. Bu, daha güçlü ve koordine edilmiş bir AB sanayi politikası ve dış ekonomik politika gerektirir.
Büyüme Engelleri: Rapor, bölünmüş düzenlemeler, Tek Pazar’ın yeterince kullanılmaması ve kamu harcamalarının verimsiz kullanımı gibi temel engelleri belirlemektedir. Üye Devletler arasında daha iyi bir koordinasyonun sağlanması çağrısı yapılmaktadır.
Yatırım ve Yönetişim: Avrupa, dijital ve yeşil teknolojiler, savunma ve altyapı gibi alanlarda büyümeyi geri getirebilmek için daha fazla yatırıma ihtiyaç duymaktadır. Rapor, sermaye piyasalarının entegrasyonunun ve yönetişim reformlarının daha etkin politika koordinasyonu ve azalan düzenleyici yükler için önemini vurgulamaktadır.
Sıralanan ana başlıklardan anlaşıldığı üzere birçok alanda AB treni kaçırmış durumda iken bunu geri çevirmek için de çok geniş bir zamanı yok. Dolayısı ile rapor bir itiraf ötesinde umutsuz durumu da gözler önüne sermekte.
Draghi raporunu AB geneli için yazmış olsa da 2024 yılının son aylarında Alman endüstrisinden ardı ardına gelen küçülme haberleri ana meselenin Almanya odaklı olduğunu ortaya koydu. AB üzerinde Alman etkisinin büyüklüğü sebebi ile sorun birlik geneline yayıldı. Peki Almanya ve AB’yi bu noktaya getiren kültürel ve yapısal sorunlar nelerdi? Ve bunlar hızlıca çözülebilecek problemler miydi?
Almanya, analog çağın dünya şampiyonuydu. Yakıtla çalışan otomobil motorunu, elektron mikroskobunu icat etmişlerdi. Fakat ne bilgisayarı ne akıllı telefonu ne de elektrikli otomobili icat ettiler. Dizel motorlar konusunda uzmanlaşmış bir ülke için, bugünkü sorun maliyet değil, bizzat ürünün kendisidir, dolayısı ile küçülmeler ve işten çıkarmalar problemi kısa vadede idare edecek tedbirlerdir, sonuç itibarı ile Alman otomobil üreticileri, klasik ürün yelpazelerinde halen rekabetçi olsalar da elektrikli otomobiller konusunda Çinlilerle yarışamıyorlar.
Öte yandan Siemens gibi dev Alman şirketlerin altında, çoğu aile şirketi olan ve genellikle niş pazarlarda faaliyet gösteren binlerce orta ölçekli şirket var. Mittelstand olarak anılan bu orta ölçekli işletmelerin birçoğu, ekonominin “gizli şampiyonları” olarak görülüyor. Bu firmalar kendi uzmanlık alanlarında da genellikle dünya liderleri.
Ancak modern bir elektrikli otomobil, temelde mekanik bir ürün olmaktan çıkmış durumda. Değerinin büyük kısmı yazılım ve bataryada yatıyor. Ancak Almanya’da inovasyon, VW, BMW ve Mercedes’in yenilik yapmaya karar verdiği şeylerle sınırlı. Oysa dijital dünya, startup’ların dünyası haline geldi. Startup’ların, güçlü bir sermaye piyasası desteğine ihtiyacı vardır ve çoğunlukla bürokrasi tarafından çok fazla engellenmeden kendi hâllerine bırakılmaları gerekir. Sağlık sistemi ve polis teşkilatı hatta küçük aile işletmelerinin önemli bir kısmının halen faks makinesi kullandığı bir ülkede bürokrasinin nasıl çalıştığını ve start up ekonomisinin durumunu hayal etmek mümkün.
Almanya’da işler yolunda gidiyor gibiydi.
Alman sanayisi, son 10-15 yıllık dönemde küreselleşmenin sağladığı fırsatlardan büyük ölçüde faydalandı. Çin ve Hindistan gibi ülkeler dünya pazarlarını ürünleriyle doldururken, Almanya da bu ülkeleri üretim ekipmanlarıyla donattı. Küresel tedarik zincirindeki büyüme, Alman tesis ve makinelerine olan talebi artırdı. Bununla birlikte, Euro’nun dolar karşısında değer kaybetmesi, zaman içinde Almanya’nın ihracatını ucuzlatarak sanayinin rekabet gücünü artırdı. Volkwagen’in Toyota’nın yapamadığını yapıp Çin pazarına girmesi ise firmayı sektörde dünyanın bir numarası haline getirdi.
Almanya’nın başarılı olduğu bir diğer alan ise mühendislik ve teknik inovasyonlardı. Geleneksel sanayilerde büyük bir uzmanlığa sahip olan ülke, makine ve otomotiv sektörlerinde dünya çapında marka haline gelmiş firmalara ev sahipliği yapıyor. Ancak bu avantajların sürdürülebilirliği, dijital dönüşüm ve yeni teknolojilere adaptasyon yeteneğindeki zayıflık sebebi ile artık mümkün görünmemekte.
İhracatı küresel gelişmelerle birlikte artan ülke paralelinde doğalgaz ihtiyacını büyük ölçüde Rusya’dan karşılamaya başladı bu da devasa sanayisinin ucuz enerjiye bağımlı hale gelmesi ile sonuçlandı. Ancak Alman devletinin hayranlık uyandıran cari fazla içerisinde fiber optik alt yatırımları, dijital altyapı ve dijital teknolojiye yatırım yapmaması büyük bir eksiklik olarak öne çıktı. Elektrikli otomobillerin de Alman özel sektörü tarafından başlangıçta hafife alınması, otomotiv sanayisinin dönüşümde geride kalmasına neden oldu. 3D navigasyon gibi dijital sistemlerin yetersiz mobil sinyal nedeniyle Alman yollarında test edilememesi de teknolojiye adaptasyonu geciktirdi. Nihayetinde 5G teknolojisinde Çin’in atılımını Almanya’da görmek mümkün olmadı.
Dijital altyapının yetersiz olması, yalnızca sanayi için değil, mevcutta Alman toplumun tamamı için büyük bir dezavantaj yaratmakta. 2019 yılında Alman hükümeti, okullara bilgisayar sağlamak için 5,5 milyar avro yatırım yapacağını duyurdu. Ancak karmaşık bürokratik süreçler nedeniyle bu yatırımın büyük bir kısmı internet bağlantılarının kurulmasına harcandı. Hâlâ birçok okulda yeterli dijital eğitim altyapısı bulunmamakta. (Türkiye’nin çöpe giden Fatih eğitim projesinin bir başka örneğini Almanya da yaşadı diyebiliriz)
Almanya, diğer ülkelere göre daha fazla banka yoğunluğuna sahip olmasına rağmen, bankacılık sektöründeki kârlılık da son on yılda %30 oranında geriledi ve hâlâ Avrupa ortalamasının altında devam ediyor. Ayrıca, yüksek teknoloji şirketlerinin finansman eksikliği nedeniyle gelişememesi, Almanya’nın dijital alandaki zayıflığının bir başka nedeni olarak öne çıkıyor. Bankacılık sektöründeki bu gerilemenin temel nedenlerinden biri, Almanya’nın ekonomik modelindeki değişiklikler denilebilir. Geleneksel sanayi şirketlerine dayalı ekonomi, finansal teknolojilere ve girişim sermayesine yeterince yatırım yapmadığı için, yenilikçi start-up’ların gelişimi sınırlanmış durumda. Buna ek olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın düşük faiz politikaları da Alman bankaların kârlılığını olumsuz etkiledi.
Dijital dünyada ABD ve Çin’in gerisinde kalan Almanya, bu alanda atılım yapmakta zorlanıyor. Almanya’da yapay zekâ doktorası yapan öğrencilerin %40’ı ülkeyi terk ediyor ve çoğunluğu ABD’ye gidiyor. Start-up ekosistemi de diğer ülkelerle kıyaslandığında zayıf kalıyor; Almanya’da her 100.000 kişiye 1,9 start-up düşerken, ABD’de bu oran 5,22’ye ulaşıyor. Ülkedeki büyük üniversiteler, özellikle mühendislik ve temel bilimlerde dünya çapında güçlü olmasına rağmen, girişimcilik ruhunu destekleme konusunda yetersiz kalıyor. Almanya’nın en iyi üniversitelerinden biri olan Münih Teknik Üniversitesi, bu alanda bazı ilerlemeler kaydetse de, Oxford, Cambridge, MIT gibi kurumlarla kıyaslandığında geride kalıyor. Kamu-özel sektör iş birliği de ABD ve Birleşik Krallık’taki modellere göre daha az etkili bir şekilde yürütülüyor. Tüm bunların dışında göç politikalarını ABD kadar başarılı yürütemeyen bir Almanya var ve nihayetinde dil sorunu ile birlikte toplumsal entegrasyonu zor olan Almanya küresel çapta yetenekleri kendine çekmekte oldukça fazla zorlanıyor.
Alman otomotiv sektörü, satışların yüksek gittiği iyi dönem boyunca belki de konfor alanının verdiği rahatlıkla uzun vadeli planlar yapma konusunda iyi bir performans gösteremedi. VW ve diğer Alman markaları, devasa bir pazarlama ve veri gücü haline dönüşen Çin’in aksine ürünlerinin teknik üstünlüklerinin yeterli olduğunu düşünerek müşteri deneyimini bir kenara bıraktılar, ultra dijital toplum haline dönüşen Çin’de kullanıcı dostu yerli araçları bir anda Alman araçlarının Çin pazarındaki yerini almaya başladı. Çin’deki pazar paylarını kaybederken, Tesla gibi firmalar da Çinli rakipleri gibi kullanım kolaylığıyla öne ile rekabette Alman araçlarına göre öne çıktı. Çin, sadece müşteri deneyimi ve pazarlamadaki başarısı ile değil batarya üretiminden nadir toprak elementlerine kadar tüm tedarik zincirine yatırım yaparak sektöre hâkim oldu.
Öte yandan Almanya, süreç içerisinde yüksek işçilik maliyetlerinin de zorlaması ile tedarik zincirleri açısından Çin’e büyük ölçüde bağımlı hale geldi. Küçük ve orta ölçekli işletmeler, ithalat ve ihracatta Çin’e bağlı olduklarından dolayı hızlı bir yön değişikliği yapamaz hale geldiler. Mevcutta elektronik, nadir toprak elementleri, bataryalar ve kimyasallar gibi kritik alanlarda Çin, Alman sanayisi için vazgeçilmez bir tedarikçi konumunda bulunuyor.
Aynı şekilde, Almanya’nın Rusya’ya enerji konusunda büyük ölçüde bağımlı hale gelmesi, sanayisini kırılgan hale getirdi. Rusya’dan gelen doğalgazın sabotaj sonucu kesilmesiyle birlikte sanayi üretimi ciddi darbe aldı. Alternatif olarak Almanya’nın önüne konulan ABD’nin pahalı sıvılaştırılmış gazı ucuz enerji girdisine bağımlı olan endüstride teklemeye sebep oldu.
Tüm bunların üstüne süreç içerisinde yüksek refah seviyesinin yarattığı konfor alanında sadece Alman toplumu değil tüm gelişmiş AB ülkeleri meydan okumalara ve değişkenliklere karşı dayanıksız bir yapıya dönüştüler. Bu da Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan yüksek hırs ve değişime adaptasyon becerisini ortadan kaldırdı. Bugün ortalama bir Alman şirketi için geleceğe yönelik değişmez bir plan olması o şirketin yönetimi için yeterli görünüyor. Ancak küresel değişim fırtınası ve belirsizlikler içerisinde bu planlar çok çabuk devre dışı kalabiliyor ama değişime direnç gösteren önemli bir toplumsal kültür oluştuğu için yeniliklere ve farklı bakış açılarına kapalı hale geliyorlar bu da rekabette ABD ve Çin’in gerisine düşmelerini açıklayan başka bir toplumsal ve kültürel etken.
Her şeyin ötesinde Alman Federal yönetim tarzının da bu değişkenliklere karşı direnci yarattığını söylemek mümkün. Çin, merkezi bir yönetime sahipmiş olsa da yerel yönetimler özellikle sanayi ve yatırımlar konusunda Avrupalı karşılıklarına göre oldukça fazla yetki ve uygulama alanına sahip. Çinli yerel yöneticiler çok iyi yetişmiş bürokratlar ve yönettikleri bölgede gösterdikleri performans merkez yönetim tarafından yakın takip altında. Hatta bu konuda birbirleri arasında rekabet Çin yönetimi tarafından oldukça fazla destekleniyor. Merkezi hükümetin karar alma ve uygulamadaki hızı ile yerel yöneticilere tanınan kontrollü hareket serbestliği AB ülkelerinde özellikle Alman yönetim sisteminde yok. Bu hantallık da kurumsal yapı bakımından Almanya’nın neden patinaj çekmeye başladığını açıklıyor.
Öte yandan Putin’in 2012’de başkanlığa döndükten kısa süre sonra Alman televizyon kanalı ARD’ye verdiği bir röportajda iki ülke arasındaki karşılıklı bağımlılığı vurguladığı konuşma yukarıda öne sürdüğümüz Almanya-Rusya ilişkisini anmak açısından oldukça ilginç: “Rusya, Almanya’nın doğalgaz talebinin %40’ını, Almanya da bizim petrol talebimizin %30’unu karşılıyor. Yüksek teknoloji sektöründe, uçak imalatında, makine ve tesis mühendisliğinde, nanoteknolojilerde, fiziğin gelecek vaat eden alanlarında iş birliğimizi genişletiyoruz. Bu çok yönlü, ilginç ve umut verici bir iş birliği. Rusya’daki toplam 25 milyar ABD doları doğrudan yatırım ile Almanya, Rusya’nın en büyük yatırımcılarından biri.”
Sanırım Almanya’nın kendi kabahatleri dışında Almanya’nın başına gelenlerin sebebini de bu konuşma bir şekilde açıklıyor.
Trump 2.0’da ne olur?
Kibirle birleşen aşırılığı politik davranışlarının merkezine oturtan Trump yönetiminin ABD gibi bir ülkede basit bir kontrolsüz olduğunu düşünmek yanılgı olacaktır. ABD, AB’den farklı olarak değişimlere ayak uydurabilen rekabetçi bir ülke. Çin’in esnekliği ve hızını, askeri, ekonomik ve teknolojik gelişimini gören, strateji oluşturup karşısındakinin stratejisini okuyabilen bir bürokratik yapısı var.
Bu yapı AB’den farklı olarak mevcut kurumsal düzeni ile Çin rekabetinden çıkamayacağını görüyor. O nedenle yukarıda bahsettiğim şekli ile anayasası dahil tüm kurumsal yapısını ve kurgusunu değiştirmek için harekete geçmiş durumda. Bunu da kısa bir zaman dilimi içerisinde yapmayı arzuluyor. Dolayısı Trump 2.0’da oluşacak kaosa ABD devlet bürokrasisindeki karar alıcılar ihtiyaç duyuyor. Ortaya çıkacak olan karmaşa ve şaşkınlık içerisinde olağanüstü şartlara yuvarlanırken ABD ihtiyaç duyduğu kurumsal değişiklikleri tamamlamaya çalışacak. Bu değişiklikleri güçler ayrılığının yerleştiği mevcut sistemde yapmak mümkün değil. Dolayısı ile hedef olarak 2030 civarında otokrat bir yönetime geçişin aracısı olarak okuyabiliriz Trump 2.0’ı. İş ABD için böyle iken AB ile ABD birlikteliğinde kontrolsüz bir bozulma olmasını da beklememek lazım.
Çin’in kuşak ve yol projesi basitçe Avrupa pazarını Çin ile bütünleştirme projesi, proje doğası gereği Rusya’yı bu bütünleşme içerisine almayı hedefliyor. Proje aslında tüm tarafların faydasına çalışacak. Ancak gerçekleşirse ABD’yi Pasifikte, Avrasya’da ve Avrupa’da hatta Ortadoğu ve Afrika’da tamamen dışlayacak bir girişim. Bu da ABD’nin sonu demek olacak. O nedenle AB’den elini çekmemesi ABD için en önemli öncelik. AB’nin güçten düşmesi ve ABD’ye bağımlılığının devamı bu açıdan gerekli. Mevcutta görünen o ki ABD bunu sağlamak için Avrupa’da kendine bağlı otoriter rejimlerin olmasını arzuluyor.
Almanya’da aşırı solcu PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) ve aşırı sağcı AfD’nin (Almanya için Alternatif Partisi) Alman seçmenlerin yaklaşık dörtte birini temsil ettiğini göz önüne alarak yukarıda aktardığım şekli ile de Trump yönetiminin otoriter yönetim desteğinin ters tepebileceğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu iki parti de gaz boru hatlarını yeniden açmak ve Rusya ile Çin’le yürütülen stratejik ortaklığa geri dönmek istiyor. Dolayısı ile ABD Trump ile birlikte belki de istemediği bir birlikteliğin önünü açmak üzere.
Trump yönetimi ile Biden yönetiminin temel stratejisinde bir farklılık yok, farklılık uygulamada. Biden yönetimi bu bağımlılığın Rusya düşmanlığı ile sağlanması taraftarı idi, Trump yönetimi ise batı bloğuna Rusya’nın eklemlenmesi ve Çin ile Rusya’nın çıkar çatışmasına girmesini hedefliyor. Her iki denklemde de güçlenmiş ve bağımsız strateji uygulayabilen, tarih boyunca üç defa dirilme becerisi gösterebilen bir Almanya’nın tarihi altyapısı bulunan Rus- Alman iş birliğine girmemesi gerekiyor. Bu iki ülke böyle bir birlikteliğe girerse ABD için işler kontrol edilemez hale gelir.
Konu Türkiye açısından ne ifade ediyor?
Mevcut Alman nüfuz alanını yukarıda paylaşılan harita üzerinden akılda tutarak, küresel bir oyuncu haline gelen ve Rusya ile stratejik partner olan bir Almanya’nın Türkiye için çok hayırlı olmayacağını değerlendirmek gerekiyor. O hali ile Alman ve Rus iş birliği altında Türkiye muazzam bir baskı altına girecek, D. Akdeniz, Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz bölgelerinde Türkiye, Rusya ve Almanya’nın nefesini hissedecek, mevcutta hedef olarak koymaya çalıştığı büyük strateji uygulanabilir olmaktan çıkacaktır. Bunun oluştuğu şartlar içerisinde Türkiye’nin denge politikasında kullanabileceği başka bir büyük güç de olmayacaktır. Bu hali ile de Türkiye bozuk ekonomisi, bölünmüş iç cephesi ile çok hızlı bir vassal devlet haline gelebilir. Hatta toprak bütünlüğünü bile kaybedebilir.
O zaman Alman-Rus iş birliği Türkiye’nin de tercih edeceği, fayda sağlayacağı bir birliktelik değildir denebilir.
Öte yandan ekonomisi bozulan ve güç kaybeden bir Almanya Türkiye için neyi ifade eder? Bu kısa-orta vadede Türk ekonomisi için iyi bir gelişme değildir. Almanya’daki sorun AB’de de sorun haline geleceğinden Türkiye’nin ana pazarında büyük bir daralma gün itibarı ile kaldırabileceği bir sıkıntı değildir. Ancak sorun büyük olsa da Türkiye bilinçli bir sanayi ve kalkınma programı oluşturup, eğitimi, dış politikası ve büyük stratejisini bu programla birleştirip mevcut yönetim problemini çözdüğü oranda bu ihtimalden kazançlı çıkabilir. Bir başka bakış açısıyla denilebilir ki Türkiye ABD güdümlü politikalarını bir kenara bırakıp kendi bölgesel barış ve kalkınma planını oluşturup ortaya koyabilse, K. Afrika, Rusya, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu hatta güney Avrupa gibi büyük bir alanda ekonomik faaliyetlerini arttırıp pazar alternatiflerini yaratabilir.
O zaman Türkiye’nin Almanya ve Rusya üzerine ısrarlı ve tutarlı bir strateji oluşturma zorunluluğu vardır diyebiliriz. Konu Almanya olduğu için özellikle Almanya odaklı olarak yurtdışındaki Türk nüfusun ekonomik ve sosyal anlamda yönlendirilmesinin/desteklenmesinin de devlet politikası olarak benimsenmesi öncelikli işlerden birisidir diyebiliriz. İlk akla gelen örnek olarak Alman aile şirketlerinin çok önemli bir kısmının önümüzdeki on sene içerisinde yeni kuşaklara devir problemini Türkiye ve Almanya’daki Türk girişimcilerin bu işletmeleri devralması yönünde lehimize çevirme imkanlarını devlet ve özel sektör politikaları ile zorlamak durumundayız.
Türkiye’deki yönetim zafiyeti, iç bölünmüşlük ve ekonomik sorunlar, karşı karşıya kalacağımız yakın bir başka tehlikeyi görmeyi engelliyor olsa da konuyu masaya koymak bir yerden başlamak için fayda sağlayabilir. —
1) Avrupa krizi, George Friedman, Pegasus yayınları
2)Küresel gözetlemenin kökenleri, UKUSA Anlaşmasının Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından 1940’ların sonlarına doğru ortaklaşa kabul edilmesine kadar uzanır ve bu anlaşma sonunda 1971’de “ECHELON” isimli küresel gözetim ağı kurulur. Daha sonraki süreçte, Avrupa Parlamentosu tarafından sürdürülen uzun bir soruşturma sonrasında, 1999 yılında “Gözetim Teknolojisinin Geliştirilmesi ve Ekonomik Bilginin Kötüye Kullanılması Riski” başlıklı bir raporda NSA’nın ekonomik casusluktaki rolü vurgulanır. ABD Echelon sistemi ile AB’deki ortaklarını yani devlet yetkililerini, büyük şirketleri ve onların yöneticilerini dinliyor, e postaları ve yazışmalarını takip ediyordu. Skandal sadece siyasi amaçlı dinlemeler değil ekonomik casusuluk amaçlı dinlemelerin yapıldığının ortaya çıkması ile AB’de büyük tedirginlik ve ABD’ye karşı güvensizlik yarattı.
3)Emanuel Todd, İmparatorluktan sonra, Dost yayınları
İyi yöneticilerin iyi liderler olmasını bekleriz. Ancak liderlik kültürü ya da lider markası dolayısı ile de lider havuzu olmayan bir kurumun da dışarıdan tedarik dışında liderlik özellikleri gösteren iyi yöneticiler çıkarması pek kolay olmayacaktır, hele ki aynı başlık altında bir önceki yazıda bahsettiğim kötü yönetimin yaygınlığı altında. O halde kurumun lider kadrosunu yaratmak için bilinçli bir programının olması gereklidir. Bunun için de liderlik özellikleri üzerine kurgulanmış bir standarda ihtiyaç vardır.
O zaman iyi lider nasıl olmalı ve nasıl seçilmelidir? Bu sürecin kesinlikle Organizasyonel Gelişim kapsamında ele alınması gerekir yani kuruluşun başındaki kişinin kişisel özlemleri ve vizyonu tek başına yeterli değildir.
Her şeyin başında liderlik entelektüel sermaye gerektirir. Entelektüel sermayenin temel bileşenleri: alana özgü uzmanlık, deneyim ve sağduyudur. Güçlü bir entelektüel sermayeye sahip kişiler, bir sorunun ilgili bileşenlerine hızla odaklanırlar. Bu sorunu çözmek zorunda kaldıklarında içgüdülerine daha fazla güvenebilirler çünkü deneyim ve uzmanlık, sezgilerini daha veri odaklı hale getirir.
Konu burada yönetici seçimi ve yönetici işe almadan önce kurum içerisinden lider seçimi ile alakalıdır, dolayısı ile organizasyonda lider markası yaratmak gibi bir vizyon oluşmuşsa, daha önce bahsettiğimiz kötü yönetici kalıplarının artık burada çalışmıyor olması gerekir. Dolayısı ile liyakatsizlik, tarafgirlik, yerini koruma ve diğer tüm yanlışlıklar böyle bir süreçte bahis konusu değildir. Eğer bunlardan biri veya hepsinin varlığı devam ediyorsa lider markası yaratma süreci de göz boyama ve vakit kaybından öteye gidemez.
Ancak lider seçimi/belirlenmesi eğer bir sistematik üzerinde gitmiyorsa ne yazık ki subjektif görüşler ağırlık kazanabilir, bu da kavramın oturması ve başarılı bir şekilde çalışmasını engeller. Organizasyonlarda liderlik özellikleri gösterenleri bulmak aslında çok zor değildir. Görevinden bağımsız olarak liderlik potansiyeli taşıyan çalışanlar işlerine diğerler çalışanlara oranla daha fazla bağlılık ve tutku gösterir, sorumluluk almaktan kaçınmaz ve tutum ve davranışları ile yaptığı işte bir anlam arayışında olduğunu belli eder, sorunları ifade etmekten kaçınmaz, çözüm önerilerini de tereddütsüz ortaya koyar. Bazı durumlarda bu çözümlerini amirlerine bile haber vermeden uygulamaya geçirir. Kavramın yöneticilikle karışmaması için özellikle belirtme ihtiyacı duyuyorum ki liderlik özellikleri gösteren insanların diğer çalışanları güdülemesi ya da yönetmesi beklenmemelidir. Liderlikten anladığımız bu değildir, ancak diğer çalışanların motivasyonuna olumlu etkisinin olması insanlarla iyi ilişkileri sebebi ile sık görülür ve nihayetinde liderlik özellikleri gösteren çalışanların yaptığı işle ilgili hayal ve hedefleri olduğu onların enerjilerinden anlaşılır. Ancak bunlar tamamen gözleme dayalı ve hissiyatla ortaya konulabilen özelliklerdir. İşin standardize edilmesi amacı ile her kademe çalışanların ilk amirlerinden başlayarak takip edilmesi ve istenen yetkinliklerin performans takip sürecinde değerlendirilmesi işin başlangıç noktası olur. Bu yetkinlikler muhakeme gücü, karar verme, sorunları ve şirket vizyonunu işine yansıtma şeklinde özetlenebilir.
Pek konuşulmasa da liderlik başarısında fiziksel üstünlüklerin de etkisi olduğu; boy, giyim kuşam, kişisel bakım, konuşma, fiziksel görüntü gibi özelliklerin karşı tarafta belki de ilk etkiyi yaratmada önemli fayda sağladığı ileri sürülebilir. Genel olarak tüm bu özelliklere sahip olan kişinin karşı tarafta etki yaratmakta avantajı olduğunu kabul edebiliriz ancak tarih boyunca çok büyük liderlik özellikleri gösteren insanların, özellikle fizik açısından dezavantajlı olsa bile, diğer özellikleri ustaca kullandığı durumda eksik yönlerin liderlik üzerinde hiçbir etkisi olmadığı da görülecektir. Bu anlamda örnek olarak iri yapıya sahip Fidel Castro ile kısa boylu Napoleon Bonapart’ı ele alabiliriz. İki durumda da fiziksel avantaj veya dezavantajlar liderlik için bir engel veya kolaylaştırıcı bir etken olmamış durumdadır. Yani fiziksel özelliklerin avantajı duruma ve ortama göre var olabilir ama karizma, duygusal zeka ve IQ ile desteklenen, entelektüel altyapıya sahip, vizyoner bir kişinin fiziksel dezavantajları ortadan kaldırması çok zor olmayacaktır. Dolayısı ile ister iş hayatında ister siyasi yaşamda bir lidere yönelim olacaksa/biri liderliğe teşvik edilecekse, adayın fiziksel yapısını bir kriter haline getirmek doğru olmaz. Aynı şekilde fiziksel çekicilik de böyle bir kriter olmak için fazlası ile yavan kalacaktır. Önemli kriterlerin dil becerisi, duyguyu karşı tarafa aktarabilme, mimiklerin ve davranışların doğallığı ve tutarlılığı, düşünsel arka planın sağlığı ve lider adayının karsındakini dinleyip anlaması ve vizyon sahipliği olduğunu değerlendirmek durumundayız.
Bir kuruluşun kültürü, liderlerinin değerlerini, özellikle de kurucularının değerlerini yansıtır. Bu açıdan kurucudan sonraki liderlerin, son derece uyumlu ve yetenekli doğaçlamacılar olması önem kazanır. Lider markası kavramında her kademede lider kişilere sahip olmayı tercih ettiğimiz için organizasyon içerisinde liderlik özellikleri gösteren kişilerin otorite haline gelmeleri gerekli değildir. Ancak bu kişiler çevrelerini koordineli bir şekilde çalışmaya teşvik eden insanlar olacaklardır. Böyle bir anlayış kolektivist bir kültürde serpilir, dolayısı ile bireysel başarılardan ziyade takıma odaklanma vardır, sade ve alçakgönüllü liderlerin sayısı böyle bir ortamda kendiliğinden artar.
Tüm bunların ötesinde erkek egemen anlayışta erkek liderlere yönelik daha güçlü tercihler ve kadın liderlere karşı daha fazla direnç görülür. İçinde yaşadığımız çağda artık bu eğilimin de terk edilmesi zamanı gelmiştir. Bahse konu olan kadınlara pozitif ayrımcılık yapılması değil, kadın ve erkeğe aynı şartların ve şansların sağlanmasıdır. İlginç olan yöneticilik pozisyonlarında kadınların daha az varlık göstermesine yol açan erkek egemen anlayışta yönetim kademeleri dışında çalışıp, liderlik özellikleri gösteren kadın sayısı oldukça fazla olabilmektedir. Bu demektir ki böyle yapılarda yönetim kademelerinde kadınların temsilinin azlığına rağmen bu kademeleri besleyebilecek lider havuzuna sahip olan firma bu şansını elinin tersi ile itmekte ve organizasyonun başarı şansını kendi kendine azaltmaktadır.
Yukarıda açıklamaya çalıştığım sebepler nedeni ile organizasyonlar gün geçtikçe artan oranda yanlış lider seçme eğilimine girdiği için geleceklerini yanlış kişilere bırakmaktalar. Ticari işletmelerde bunun sebebini insan kaynakları birimlerinin gerçek işlevlerini kaybetmesi ve şirket iç politikalarının parçası olmalarından kaynaklı olarak lider takibi, seçimi ve yönlendirmesinde geriye düşmüş olmalarında aramak gereklidir. İnsan kaynakları yönetimlerinin Organizasyonel Gelişim kavramının dışına savrulması sebebi ile liderleri değerlendiren ve takip etmesi gereken kişiler, onları işe alan ve terfi ettiren kişilerle aynı kişiler haline gelirler. Bu da yanlış kişileri öne çıkarır.
Doğru liderleri kurum içinde bulmak, ya da kurum dışından işe almak için kuruluşların, liderlik performansını değerlendirmek amacı ile sağlam ölçümler oluşturması ve öznel yargılara olan bağımlılığı en aza indirmesi gerekir. Bir liderin performansı, kurumsal hedeflerin gerçekleştirilmesine yol açan eylemlerinin toplamıdır ve liderin performansının nesnel ölçümleri, bir kuruluşun, liderlik seçim sürecinin gerçekten işe yarayıp yaramadığını belirlemesine olanak tanır. Bu açıdan kuruluşların, günlük çalışan faaliyetlerini izleyerek ve ölçerek, potansiyel, katılım ve performansa ilişkin yeni sinyalleri ortaya çıkararak, yetenekleri değerlendirecek bir yöntem kurgulayıp uygulamasına ihtiyaç vardır. Bu yöntemler eğlenceli IQ veya kişilik testleri, oyunlaştırılmış değerlendirmeler, şirket içi pazarlama aktiviteleri ve insan analitiğini kullanma ve daha birçok yaratıcı uygulama ile gerçekleştirilebilir. Tüm bunlara ek olarak, daha iyi liderleri çekme ve işe alma yeteneği de dahil olmak üzere, yeteneklere çok daha derin ve daha geniş bir erişimden yararlanacak şekilde işe alım performansının değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu şekli ile işin ihtiyaç gösterdiği pozisyonları içerideki lider havuzundan karşılama imkânı doğacaktır. Lider havuzunun cevap vermediği durumda ise dışarıdan doğru lider adaylarının bulunup bünyeye katılması mümkün olacaktır.
Son olarak iyilik ve kötülük arasındaki geçişkenliğe bakmakta fayda var. Anlaşılan o ki doğamız kendi haline bırakıldığında iyiden kötüye giden yolu kötüden iyiye giden yoldan çok daha kolay ve hızlı katediyor. Bu belki güç kirlenmesi ve yozlaşma açısından kötü yöneticilerin sayısındaki fazlalığı da açıklamaya yarayabilir. Spor ve atletik yetenekleri de bu geçişi anlamak için kullanabiliriz. Prensip olarak herkes iyi bir sporcu olabilir ancak bu iyi bir sporcu olma ihtimalinin herkes için aynı olduğu anlamına gelmez. Liderlik kısmen doğa, kısmen yetiştirme ile ortaya çıkar, zorlu ve hataları düzelten tekrarlarla elde edilir, yani deneyimlerle gelişir demiş oluyorum. Bu gelişimsel deneyimler; temel EQ alanları içerisinde sorunlarla başa çıkma becerileri, stres yönetimi ve öz düzenleme olarak özetlenebilir.
Sonuç olarak lider markası yaratmak genellikle sınırlarının farkında olmayan insanların bunu keşfetmesine ve sınırlarını kontrollü bir şekilde iyileştirmesini gözetir.
Dünyamızın ve hayatlarımızın iyi bir yere evrilmesi her alanda iyi liderlere sahip olmakla mümkün olacaktır.
Bu noktaya kadar sorunun küresel ve yerel politik eğilimlerle alakalı tarafını kendi bakış açımdan açıklamaya çalıştım. Ancak tüm kabahatli ülke yönetimleri ve uyguladıkları politikalar değil elbette, siyasal olarak son derece iyi yönetilen ülkelerde de “kötü yöneticilerle çevrili olma” durumu yaşandığına göre konuya kurumlar özelinde de göz atmakta fayda var.
İş yerlerinde kötü yönetimin yaygın olmasının çeşitli nedenleri olduğunu söyleyebiliriz, bu nedenlerin her biri farklı yollarla soruna katkıda bulunacaktır. Kötü yöneticilerin çoğunlukta gibi görünmesi, bu nedenlerin birden fazlasının aynı anda kurum içinde görülüyor olması ile ilintilidir. Ana başlıklarda bu nedenler aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Eğitim ve Gelişim Eksikliği: Birçok yönetici, liderlik niteliklerine göre değil, teknik becerilerine veya kıdeme dayanarak terfi ettirilir. Yönetici pozisyonuna geldikten sonra, iletişim, empati ve çatışma çözümü gibi temel yöneticilik becerilerini geliştirmek için yeterli eğitim alamaz veya uygun kaynaklardan beslenemez. İş hayatım boyunca çok iyi mühendis olduğu, çok fazla mesaiye kaldığı ya da yaptığı işleri çok iyi bir disiplin içerisinde neticelendirdiği için terfi alan , uzmanlıktan yöneticiliğe geçen bir çok profesyonel ile karşılaştım. Bu insanların küçük bir kısmı gelişim gösterdikleri oranda başarılı yönetici olabildiler ancak çok büyük bir oranı ise maalesef çok zayıf yöneticiler olarak akıllara kazındı. Bunların önemli bir kısmı da bu zayıflıklarını örtebilmek için kötü yönetimin tüm gereklerini yerine getiren insanlar haline geliverdiler. Bilinçli bir tercih değilse organizasyonun başındaki kişinin böyle bir yönetim ekibine sahip olmayı tercih etmemesi gerekir. O durumda Organizasyonel Gelişim kavramının yapıda etkin olması için çaba göstermek sorunu çözmeye yardımcı olacaktır. Gelişimini tamamlamış kurumsal kültürler dışında yani henüz kurumsallaşma sorunlarını aşamamış yapılarda yöneticilerin başarılı olması için gerekli destek sistemleri eksik kalabilir, bu destek sistemlerinden kasıt mentorluk programları, eğitimler, akran ağları ve yapıcı geri bildirim mekanizmaları vb gibidir. Bu destek sistemleri olmadan, profesyonel gelişim yöneticinin kendi kişisel vizyonuna kalmış olur ve çoğu zaman bu kişiler etkili bir şekilde performans göstermekte zorlanırlar.
Hesap Verebilirliğin Eksikliği: Bazı kuruluşlarda, kötü performans gösteren yöneticiler ve kötü sonuçlar için bir hesap verebilirlik eksikliği vardır. En masum şekli ile sorunları duymak istemeyen yönetim tarzı hesap verme eksikliğine yol açar. Kötü yönetim altında sonuçlar olmadan, iyileşme için çok az teşvik vardır. Bu bazı durumlarda etik kuralların suistimali sebebi ile de ortaya çıkar. Sorumlu ve yetkili kişiler organizasyonun temel değerleri veya kültürü ile çatışıyor olabilir. Bu hallerde yani kişisel değerler profesyonel değerlerle çatıştığında, takımın veya organizasyonun çıkarına olmayan karar ve uygulamalar ortaya çıkabilir. Bazı durumlarda terfi/açık pozisyonlara geçebilmek ilişki ağının gücüne, yaygınlığına ve/veya üst kademedekilerin etki alanına bağlı olur. Bu şekli ile kurum içerisinde yerleşmiş olan taraftarlık/kayırmacılık gibi alışkanlıklar hataların üstünün örtülmesine, liyakat eksikliklerinin göz ardı edilip sorgulanmamasına yol açarken, kurum içindeki adalet duygusu silinip gider. Bu başlıktaki en kötü durum üst kademedeki insanların iş ahlakı ve etik değerlere uygun çalışmıyor olmasıdır. Yöneticinin açık noktalarının ortaya dökülmemesi için alt kadro biat eden ya da bozulmuş düzenden fayda sağlayan kişilerden oluşmak durumundadır. Bu durum da kanser hücresi gibi hızlı bir şekilde tüm yapıyı sarar. Organizasyonlarda başarının nasıl ölçüldüğü ve ödüllendirildiği, yöneticileri yanlış önceliklere odaklanmaya teşvik edebilir. Performans metrikleri bireysel başarıları takım başarısı veya etik uygulamalardan daha fazla vurgularsa, yöneticiler olumlu çalışma ortamına zarar veren davranışları benimseyebilir.
Geri Bildirime Direnç: Bazı kişiler, geri bildirimi otoritelerine bir meydan okuma olarak görerek buna direnç gösterebilir. Bu, eksikliklerini tanıma ve ele alma fırsatlarını engeller. Bu durum da yine aynı şekilde yöneticinin kendini bazı alanlarda geride hissetmesi ya da narsist kişilik bozukluğuna sahip olması ile alakalıdır. İş hayatındaki oyunun kuralları narsistleri örgütsel basamakları tırmanmaya motive etme eğilimindedir Çeşitli çalışmalar, üst düzey yönetim pozisyonlarında psikopatlık oranının %4 ila %20 arasında olduğunu ortaya koymaktadır ve bu kişiler lider olarak oldukça fazla beceriksiz insanlardır. Dunning-Kruger etkisi gibi bilişsel önyargılar, bir alandaki becerileri sınırlı olan bireylerin yeteneklerini abarttıkları durumlara katkıda bulunabilir. Yönetici, liderlik ve yönetimdeki eksikliklerinin farkında olmaz ve iyi performans gösterdiğine inanırken aslında ölümcül hatalar yapıyor olabilir. Kendine aşırı güven kötülüğün sinyalidir. Erkeklerde kadınlara göre daha yaygın bir durumdur.
Kısa Vadeli Odak: Kısa vadeli sonuçlara odaklanmak, bazen yöneticilerin hemen etkili ancak takımın uzun vadeli iyiliği ve üretkenliği için zararlı olan uygulamaları benimsemesine neden olabilir. Bu, çalışanları aşırı çalıştırmak, gelişimlerini ihmal etmek ve olumlu bir takım kültürü oluşturmamak gibi uygulamaları içerir. En yaygın olan durumdur, özellikle çokuluslu yapılarda operasyonun sağlıklı yürümesinden çok kâğıt üzerindeki performans sonuçları önem kazanır. Bu gibi işlerde tepe yapının 2-3 senelik kontratlarla çalıştığı ve bu kısa dönemdeki çıktılara göre prim alıyor olmaları uzun vadeli düşünüş yerine kısa vadeli odaklanmayı zorlar, bu da altyapıda ortaya çıkan sorunların hepsinin halının altına süpürülmesi ve rakamları iyi gösterecek aksiyonların öncellenmesi sonucunu doğurur. Böyle yapılarda uzun dönemli bir iyileşme temposu görülmez. Kısa vadeli hedeflerin aciliyeti nedeni ile oluşan yüksek baskı ortamları da kötü yönetim uygulamalarını arttırabilen bir etkiye sahiptir. Stres altındayken, yöneticiler takımın refahı ve gelişimi üzerinde acil sonuçları önceliklendirebilir, takım moraline ve üretkenliğine zarar veren kısa vadeli kararlar alabilirler.
Delegasyon Korkusu: Sıklıkla karşılaşılan şekli ile kontrolü kaybetme korkusuna sahip olmakla ilintilidir ve bu nedenle yönetici görevlerini devretmeye direnebilir. Sorulduğunda işi onun kadar iyi yapacak kimse olmadığından yakınır. Bu durum yöneticiyi gereğinden fazla yükler ama aynı zamanda takım üyelerini gelişim fırsatlarından mahrum bırakır, bu da motivasyon düşmesi ve daha az üretken bir alt kadroya yol açar. Yönetici bu şartlarda kendini yoğun ve verimli çalışıyor gibi hissedebilir ancak mikro yönetimin bütün şartları sağlanmış olur, detaylarda kaybolma ile ana hedef muğlaklaşır, stratejide büyük kopmalar yaşanır.
Kültürel Sorunlar:Bazı durumlarda, organizasyonun genel kültürü kötü yönetimi teşvik edebilir. Kültür, iş birliği ve empatiden ziyade agresif, tepeden inmeci liderliği değerlendiriyorsa, kötü yönetim uygulamalarının yaygınlaşmasına neden olabilir. Organizasyonel kültür ve yapı, yönetim uygulamalarını şekillendirmede önemli bir rol oynar. Şeffaflık, kapsayıcılık veya çalışan refahını değerlendirmeyen bir kültür, kötü yönetimin gelişebileceği bir ortamı besleyebilir.
Bir araştırma çalışanların % 75’inin doğrudan bölüm yöneticileri nedeniyle işlerini bıraktığını işaret etmektedir. Yanlış kişiyi işe almanın maliyetleri inanılmaz yüksektir, aynı şekli kötü yönetici yüzünden çalışan kaybı da benzer maliyetleri doğurur: Yeni gelenleri bulmak ve eğitmek için gereken zaman ve kaynaklarla bağlantılı olarak ayrılma maliyetleri, bozulmuş moral ve üretkenlik kayıpları da dahil olmak üzere çok büyük bir yüke neden olur.
Kadın Çalışanlar ve liderler/yöneticiler
Ülkemizde bazı iş dallarında kadın çalışan oranı yüksek olabiliyor ama genel olarak bu oran iş hayatında çok düşük seviyelerde. Kadın ve erkek arasında fiziksel farklıklar olması bazı iş kollarında bu oranların düşük olmasına sebep oluyor olabilir, özellikle fiziksel güç gerektiren işlerde kadın çalışan sayısının azlığı ya da kadın çalışan olmaması bir dereceye kadar anlaşılabilir ancak günümüzde kas gücü ve fizyolojiye dayalı işlerin sayısının oldukça azaldığını düşünürsek, iş kollarında kadın erkek çalışan dağılımının dengeli olmaması için artık bir engel yok diyebiliriz. Tabi bunun için öncelikle kadınların kendileri için bariyer olarak koydukları ön kabulleri değiştirmeleri gerekiyor, ancak öte yandan erkek egemen bir iş kültürünün de buna izin vermeyen bir kurguda olduğunu anlamamız gerekiyor. Erkek egemen anlayışın bizi ilerletmeyeceği ve birçok alanda kısıtladığının farkına varmak durumundayız. Türkiye bu anlayışın artık sonuna gelmiş durumda. Toplumların önemli bir kısmının iş gücü dışında kalması o toplum için hayırlı bir durum değildir. Bu bağlamda özellikle Türkiye’de kadın çalışan sayısının artmasına çok ihtiyacımız var denilebilir. Bu ihtiyacı dile getirdikten sonra kurumlarda kadın yönetici sayılarının da artması gerektiğini ihtiyacını duyuyorum.
Kadın-erkek çalışan sayılarının dengeli olduğu iş yerlerinde davranışlardan başlayacak şekilde etik çalışma rekabetinin ve iş yeri veriminin arttığına bizzat şahit olmuş birisiyim. Çalışma hayatıma başladığım iş yerinde uzunca bir süre boyunca sonraki iş yerlerime kıyasla daha dengeli bir dağılım içerinde çalışmaktaydık ve o dönem şirketin genel yönetimindeki vizyon doğrultusunda iyileştirmeler ve büyüme üzerinde bu durumun çok büyük bir olumlu etkisi olduğunu söyleyebilirim. O iş yerinde ne zaman ki bu dağılım kadınlar aleyhine bozulmaya başladı, işler de o oranda tatsızlaştı. Yeni yönetimin zorbalığa varan davranışları söylemlerdeki argo ağırlığı ile çekilmez hale geliverdi ve nihayetinde içinde benim de bulunduğum büyük bir kitle iş değiştirmeye karar verdi.
Kişisel deneyimlerim doğrultusunda kadınların erkeklere göre daha disiplinli ve özenli çalıştıklarını ve daha dirençli olduklarını söyleyebilirim. Hemen kadınların erkeklere göre daha duygusal oldukları o nedenle dirençli olamadıkları gibi bir karşı argüman gelecek olsa da bu argümanın kesinlikle yanlış olduğunu söyleyecek kadar da yaşanmışlığım var. Kadınlar erkeklere göre daha sert ve zorlu bir iş yaşamına sahipler hele ki erkek egemenliğinde bir yönetim varsa. Böyle işyerlerinde erkeklerin farkına varamayacakları, ya da karşılaşmayacakları türlü zorluklarla karşılaşmaktalar. Tüm bu zorlukların yanı sıra iş stresi ve başarı baskısı da erkekler kadar hatta belki de daha fazla üzerlerine yüklenmekte, aile sahibi kadınların bir de aile yaşamı sebebi ile üstlendikleri sorumluluklar da bu anlamda yüklerini arttırmakta. Dolayısı ile mücadele alanında erkeklere göre daha sert bir ortamda varlık göstermeye çalışıyorlar ve tanıdığım birçok güçlü kadın bu zorlukları oldukça iyi yönetebiliyor, bu anlamda IQ ve EQ dengesini erkeklere göre daha iyi kurabiliyorlar diyebilirim. Kariyer hayatım boyunca çok miktarda erkek ve kadın iş arkadaşlarım oldu, yöneticilik kariyerim boyunca erkek çalışanlar dışında kadın çalışanlarımla da uyum içinde çalıştım ve nihayetinde çok olmasa da kadın yöneticilerle de çalışma şansı buldum. Dolayısı ile yukarıdaki argümanlarım bu tecrübeler doğrultusunda oluşmuş durumda.
Bu düşünceler doğrultusunda kadınların erkeklere göre daha yüksek EQ’ya sahip olduğunu da söylemekte sakınca görmüyorum. EQ insanların strese karşı dayanıklılığını ve toleransını arttırıyor, aslında yüksek EQ kişiliğin karanlık tarafına ve toksik davranışlara karşı da iyi bir panzehir olabiliyor. Bu vesile ile başarısız hatta kötü klasmanına giren erkek yöneticilerin birçoğunun da çok düşük EQ’ya sahip olduğunu söylemek doğru olacaktır.
Kötü yöneticilerin iş hayatında yaygın olmasının nedenlerini sıraladıktan sonra sıra bu durumu tersine çevirmek için yapılacaklara geliyor. Buna ben “kötü yöneticileri yok edecek olan iyi lider kültürünü yaratmak” diyorum. Bunu da bir sonraki ve bu konu başlığı altındaki son yazımda paylaşacağım.
Bir önceki yazıda küresel anlamda bir liderlik krizi yaşandığını bunun siyasetten başlayıp iş hayatına yayıldığını yazmıştım. bu hali ile ülke yönetimindeki bozulmanın şirketlere yansımasını anlamaya çalışıp nedenlerden çözüm önerilerine yönlenmekte fayda var.
Türkiye son 8 yıldır üst üste ekonomik ve siyasal krizler yaşıyor, bölge merkezli dış politika anlayışının terk edilmesi ile birlikte ekonomik gücünün ayırdına varmadan dışarıdan yönlendirmeler doğrultusunda, irrasyonel biçimde ve çapını aşar şekilde, Yeni Osmanlı İmparatorluğu hayallerine kapılmış durumdayız. Bu doğrultuda bölge ülkelerin iç işlerine karışırken, başımızdaki terör sorununu çözemediğimiz yetmiyormuş gibi mücadeleye girdiğimiz terör yapılarının sayısı da artmış durumda. Ülkede oluşturulan ekonomik ve ahlaki şartlar ise 2024 itibarı ile ülkeyi kara para ve kirli işlerin yeni güzergahlarından biri haline getirirken hak ve hukuka inanç eksikliği her gün yaşanan olaylarla artıyor. Bunlar yeteri kadar kötü iken siyasi yönetimin, iktidarının devamı için vatandaşları devlet için yaşayan ve bireysel önemi olmayan varlıklara dönüştürmeye çalıştığı anlaşılıyor. Bu şekli ile otoriteye olan güven kaybolduğu ortamda ortaya çıkan kendi başına olma duygusunun sonuçlarını yönetebilmek için de gerçek dışılığı körüklemek tercih edilen bir siyaset yöntemi olarak öne çıkıyor. Gerçek dışılığın ana siyasi gündem olması sebebi kitlelerin dikkati dağılıyor, kafaları karışıyor. Bu da iktidara yönelik toplumsal baskıyı azaltıp yönetimin devamını sağlıyor ama insanların birbirlerine bağlılığı, güveni ve birlikteliği ile yaratacakları sinerji ortadan kalkarken, ekonomik ve kültürel gelişim inanılmaz biçimde frenlenip geriye düşüyor.
Tüm bunların üstüne gerçekliğin dışında pompalanan suni imparatorluk hayalleri 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ile yeni ve büyük bir başka yönetsel yanlışa savuruyor ülkeyi. Otokratik bir yönetime yönelimle birlikte anayasal kurumların devre dışı kalması ve adaletteki aşınma, elit grupların trafik gibi en alt seviyede bile ayrıcalıklı hale gelmesi ve bunun göz önünde destekleniyor olması, cinsiyet ayrımcılığının, kadına şiddetin, tabiata ve yaşayan her şeye düşmanlığın resmi politikayla desteklenmesi, vatandaşlık haklarının kısıtlanması ile ekonomik yatırımlar ve gelişmeye yönelik hukuksal güvencenin yatırımcı zihninde kaybolmasına şahit oluyoruz. Tüm bu sorunlar yumağı içerisinde tamamen elit bir grubun çıkarı gözetilerek yönetilen ekonomi sebebi ile de yüksek enflasyona balıklama dalan ülkede yeni yatırımlar ve iş sahaları açılmazken, toplumun demografisini de dış yönlendirmelerle değiştirme politikası bardağı taşıran son damla haline geliyor. Özetle 2024 başı itibarı ile bilinçli olarak tercih edilen politikalar doğrultusunda Türkiye’de ekonomik gelişmeyi sağlayacak dinamikler ortadan kaldırılmış durumda bulunuyor. Bunun sebebinin de iktidarın her ne pahasına olursa olsun devamının sağlanması düşüncesi olduğunu anlamak gerekiyor. Devlet bürokrasisinin böyle bir dönüşüme direnci de yapısal olarak ortadan kaldırılınca, kişi ve kurumların yeni iş sahaları yaratması, bunlardan kar edip birikim ve sermaye oluşturup dış pazarları ve rekabeti zorlama ihtimali ortadan kalkmış oluyor. Yani özetle yeni iş alanları açılmıyor, çalışanlar için yeni ve gelişmeye açık fırsatlar ortadan kalkıyor, bu haliyle de özel-kamu fark etmeksizin her çalışan kendi işgal ettiği alandan kıpırdamamayı ana strateji olarak belirliyor. Çünkü insanlar mevcut yerinden oynadığı durumda daha iyi bir şeyle karşılaşmayacağını biliyor ve hatta mevcut imkanını da elde edemeyeceğini düşünüyor. Kitlesel olarak yirmi yılı aşkın iş hayatında yaşayageldiğimiz sorununun özeti ve kaynağı bu. Yani siyasi yönetim ve arkasındaki zihni koalisyonun tercihi doğrultusunda kapana kısılmış durumdayız. Böyle bir kurguda insanların ve şirketlerin kabuklarını kırıp dünya çapında işler başarmasını bekleyemezsiniz. Ve maalesef böyle bir yapıda mevcudu devam ettirmede usta olan “kötü” yönetim tarzı bütün varlığı ile her kademeye yerleşir ve yapışır kalır.
Kötü yöneticinin en karakteristik özelliği yerini kimseye kaptırmamaktır. O nedenle ona bağlı çalışanların hiçbirinden bir tehdit algılamaması gerekir. Bu tarz yöneticilerin iş hayatında ana uğraşın ayak kaydırma olduğunu düşünmeleri de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Bu doğrultuda mutlak biat dışında bir çalışan profilinden hoşlanmazlar. Hissiyat bu olunca alt kadroyu da buna göre düzenlemek en birincil görev haline gelir. Uzun yıllar önce çalıştığım yerde bir yöneticinin iş başvuruları içerisinde en silik karakterleri seçmesini çok garipsiyordum ama bugünkü bakış açısı ile bu davranışın temel nedenini anlamak mümkün. Şimdi bu davranış kalıbının yukarıda aktardığım siyasi yönetim yaklaşımının kapana kısılmış iş yaşamındaki yayılımını düşünün. İşini değiştirme şansı azalan ve çok da yetenekli olmayan birçok insan bir yerlerde zincirin devamı olarak yönetsel mevkileri koruyor, bunların korudukları mevkilerin de zorlanmaması için aynı kalıplardaki başka insanlar kadrolara doluşuyor, sonrasında bir ihtiyaç doğunda en kolay çalışılan kişi terfii alıyor. Dolayısı ile “iyi” nin işi gittikçe zorlaşıyor. Zaten “iyi” olmak zor demiştik üstüne toplumda artan ahlak düşüklüğü de sürece eklenince etraf “kötülerden geçilmez” hale geliyor.
Sonuç olarak, kötü liderlerin Türkiye özelindeki yaygınlığı ülke yönetimindeki siyasi ve ekonomik tercihlerden tetikleniyor demiş oluyorum. Durumu bu şekilde kabul etmek iyi yöneticilerin kötüye dönüşmesi gerektiğini söylemek değildir. Aksine konunun sebebini anladıktan sonra doğru ve olması gerekeni kavrayan iyi yöneticinin, tüm olumsuzluklara rağmen daha iyi liderlik uygulamalarını benimseyerek kendi sorumluluğu altındaki liderlerin gelişimini teşvik etmesi ve bunu tüm kadrosuna yayması, yaşadığımız sorunların üstesinden gelmeye katkı verecektir demiş oluyorum. Bu noktada Beyaz Zambaklar Ülkesinde isimli kitaptaki idealist yaklaşımı benimsemenin kişisel, kurumsal ve nihayetinde toplumsal iyileşme ve gelişmeyi sağlayacağını düşünmekteyim. Konuya bu şekilde bakarak, liderlik performansını da nesnel ölçümlerle değerlendirme durumunda yönettiğimiz organizasyonlarda ve nihayetinde iş dünyasındaki liderlik kalitesini de arttırma imkanı olacaktır.
Bu noktaya kadar sorunun küresel ve yerel politik eğilimlerle alakalı tarafını kendi bakış açımdan açıklamaya çalıştım. Ancak tüm kabahatli ülke yönetimleri ve uyguladıkları politikalar değil elbette, siyasal olarak son derece iyi yönetilen ülkelerde de “kötü yöneticilerle çevrili olma” durumu yaşandığına göre konuya kurumlar özelinde de göz atmakta fayda var. Sonraki yazıda işin bu kısmı ile ilgili kök neden analizini ele alacağım.
Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insanın karakteri birbirinden farklı, doğal olarak yaşam şartları, hayatı kavrayışları ve onu yorumlayışları da birbirine benzemiyor, bu şekli ile de herhangi bir anda bir konuya karşı tutum da insandan insana değişkenlik gösterebiliyor. Bunu yeryüzündeki çeşitliliğin bir sonucu olarak görmek doğru olur ve belki de hayatı zorlu veya kolay kılsa da tadını burada saklıyor. Her birey bu kadar farklı iken kitlesel yaşamda belki de genlerimizden kaynaklı olarak birbirimizi etkiliyor ve farklı zaman dilimlerinde benzer davranışlara ya da yönelimlere kitlesel olarak meyledebiliyoruz. Bu kitle bazen bir köy bazen bir şehir bazen de bir ülke olabiliyor, hatta bazı durumlarda kültürel ve davranışsal farklılıklara rağmen tüm yerkürede belli bir eğilim hâkim hale gelebiliyor.
Ülke yönetimleri açısından tarihin her döneminde yönettiği toplumu etkisi altına alan liderler içerisinde “deli” veya “çılgın” nitelemesine uygun liderler olagelmiş durumda ve bu insanlık devam ettikçe rastlanılacak bir durum ama modern devlet yapılarında kitleleri çılgınlık seviyesine sürükleyen korkunç liderler dönemi özellikle gelişmiş batı ülkelerinde belki en son ikinci dünya savaşı döneminde ortaya çıktı (Mussolini ve Hitler gibi). O dönemden 2000’li yıllara kadar gelişmiş ülkelerde başa geçenler genelde iyi eğitim almış ve liderlik özellikleri güçlü olan, dünyanın geri kalanına yönelik olumsuz ve zararlı siyasi uygulamalara sahip olsalar bile belirli bir saygı uyandıran liderlerdi. Bazı durumlarda bu liderler kendi toplumlarının yerleşik düzenleri ile çatışmayı göze aldığında tasfiye oldu ya da hayatlarını kaybetti ancak yerlerine gelen kişilerde de belli bir seviyenin tuttuğu gözlendi. Sanırım bu gidişatı gelişmiş ülkelerde ilk ABD bozdu. George Bush II ile ABD herhalde o zamana kadarki en içi boş başkana sahip oldu. O dönemin “baba Bush’un tabiri ile” bir “model denemesi” olduğunu 2020’li yıllarda geri dönüp bakınca anlamak mümkün oluyor. Sonrasında az-çok demokrasi ve yurttaş oyunun geçerli olduğu gelişmekte olan ülkelerde de benzer liderlerin vitesi biraz daha arttırdığını gözlemler olduk. Rusya’daki başarısız Yeltsin döneminden sonra kalıcılaşan Putin tarzı liderlik, Venezüella’da Chavez ile birlikte popülist siyasetin etkisinin tecrübe edilmesi ile birlikte demokrasilerde liderlik başka modellere evrildi ve nihayetinde 2020’ler itibarı ile tüm dünyada ülke yönetimlerinde çapsız ve liderlik becerileri düşük ama söylem bazında tutarsızlıklar, aşırılıklar ve tahmin edilmezliklere sahip bir dizi yöneticinin iş başında olduğu bir döneme girdik. Trump ile tavan yapan gerçek dışılıkla karışık yoz siyaset tabana oturdu, sonrasında İngiltere’den İsveç’e, oradan Hollanda ve Avusturya’ya kadar tüm batı dünyasında lider çapı düştükçe düştü, Brezilya’da tam anlamı ile gerçekdışı karakter olan Bolsonaro’dan sonra en son Kasım 2023’de Arjantin’de elinde motorlu testere ile siyasi kampanya yapan, abuk sabuk söylemleri ile kurulu devlet düzenine savaş açan Javier Milei % 55 ile başkan seçildi. İşin ilginci bu insanlar serbest seçimlerle iş başına geliyorlardı. Otoriter yönetimler için benzer bir şey söylemeyeceğim çünkü otoriter yönetimler zaten halkoyuna dayanmaz, aksini iddia etseler de. Oralarda iktidarda kalmak başka dinamiklerle mümkün olur ve otoriter yönetimler doğası gereği gerçek dışılığı yaşar ve yaşatmaya çalışır. O nedenle dünya üzerinde liderlik çapındaki büyük düşüş ile ilgili aktardığım düşüncelerim serbest seçimlerin yapılabildiği demokratik ülkeleri ve hibrit demokrasileri kapsıyor.
Ancak görünen o ki, bu düşünceye sadece ben sahip değilim. Kasım 2023 ‘de 100 yaşındayken ölen ABD’nin ünlü dışişleri bakanı ve soğuk savaş teorisyeni Henry Kissinger da benzer bir konuyu “Liderlik” isimli kitabında ele almış, 2020’li yılların başı itibarı ile liderlik kavramının oldukça fazla aşınmış olması üzerine düşüncelerini yazarken kendi perspektifine göre ihtiyaç duyulan lider profilini kitabında siyasi liderlerden örnekler vererek açıklamaya çalışmış. (Henry Kissinger – Liderlik, Runik kitap, 2022): “Her toplum hafızasını oluşturan bir geçmiş ile gelişimine ilham kaynağı olan bir gelecek hayali arasında daimî bir geçiş halindedir, bu yolda liderlik vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Kararlar alınmalı, güven kazanmalı, verilen sözler tutulmalı ve ileriye yönelik bir istikamet çizilmelidir. Beşerî kurumlarda insanların bulundukları yerlerden daha önce hiç bulunmadıkları ve bazen belki de hiç ulaşamayacaklarını düşündükleri yere varmalarına yardımcı olmak için liderliğe ihtiyaç vardır. Liderlik olmazsa kurumlar yoldan çıkar, uluslar giderek oyun dışında kalmaya başlar ve nihayet felaket kaçınılmaz olur. Sıradan liderler şimdiyi yönetmeye çalışır, büyük liderlerse toplumlarını hayallerine ulaştırmak için gayret eder. Dünya tarihini etkileyen liderler kuvvetli ve hümanist bir eğitim görmüştür öyle bir eğitim resmi bir ortamda başlar, okuyarak ve başkaları ile tartışarak bir ömür devam eder. Bu bugün nadiren gerçekleşiyor. Dünya düzeninin karşı karşıya olduğu zorlukları göğüsleyebilecek karaktere zekaya ve liyakate sahip lider var mı şu anda?”
Ülke yönetimlerinde başa gelen kişiler ya da başa gelmesi muhtemel kişiler rastgele kişiler değillerdir, dolayısı ile belirli bir kademeden sonrasında devam edip yükselebilmek için siyasi organizasyonlarda kişisel beceriler tek başına yeterli olmaz, bu insanlar devletlerin yapısında yer alan bir takım etki gruplarının uzlaşıları sonunda yollarına devam ederler ve nihayetinde serbest seçimlerde bu uzlaşıları sağlayan kişiler seçmenin karşısına konulur. Bu yazdıklarımla komplo teorileri üretmek veya derin devlet kavramının etkisini ifade etmek amacında değilim ancak tüm devlet yapılarına realist bir gözle bakarsak böyle etki gruplarının olduğunu ve bunun doğal bir yapılanma olduğunu kabul etmek gerekiyor. Nitekim demokrasiyi benimseyen devlet yapısının da en başından beri böyle etki gruplarının yöneten/yönetim üzerinde etkin olması vasıtası ile ortaya çıktığını kabul etmek gerekiyor (Roma’da da böyle, Magna Carta İngiltere’sinde de böyle). Dolayısı ile bahse konu etki grupları birden fazla aksa sahip olabilirken modern devletin de yapısı içinde görünür/görünmez olarak yer almakta.
Peki o zaman ne oldu da dünya üzerindeki demokratik yönetimlerde lider aşınması oluştu ve bu tercih edilir bir hal aldı? Bunu en basit şekli ile küresel güç kaymasının etkisi ile açıklamak mümkün. Kişisel özgürlüklerin kısıtlı olduğu baskı rejimlerinden biri olan Çin’in büyük bir ekonomik ve askeri güç olarak yükselmesi, otokratik bir rejim olan Rusya ile sıkı iş birliği, yükselen ve çok büyük bir nüfus barındıran uzak doğu ekonomik ve siyasi etki alanında demokratik yönetim ön şartının olmaması, otokrat rejimlerin sürdürülebilirliğine katkı sunmuş durumda. Tüm bunun üstüne demokratik rejimlerde kamuoyunun devleti ve tüm kurumları denetleyecek ve hesap soracak kadar güçlü olması, devlet yapılarının da bağımsız bir şekilde siyaseti ve kendi kurumlarını denetleyen bir kurguya sahip olması, askeri ve siyasi alanlarda birtakım kararların hızla alınıp uygulanmasını engeller duruma düştü. Bu durum başından beri böyle iken Çin’in çok hızlı karar alıp uygulayabilmesi batı tipi demokratik yönetimlerde büyük bir baskı yaratmak dışında geriye düşmeye de neden oldu. 2020-2030 yılları arasında bu durumu karşılayabilmek için belli başlı batılı yönetimlerde demokrasinin dizginlerinin sıkılaştırılmasına yönelik ihtiyaçlar ortaya çıkmaya başladı. Covid 19 döneminde de bunun yapılabilirliği daha doğrusu sınırlarının nereye kadar zorlanabileceği tecrübe edildi. Gelinen noktada demokrasilerin otokrasiye kayması gibi bir risk ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bunu kolaylaştıracak unsur da dengesiz, çapı düşük, söylemleri sivri ve reality showa uygun, karmaşa ve şaşkınlıkları arttıracak, söylemleri ve eylemleri tutarsız karakterlerin yönetimlere gelmesi olarak ortaya çıkıyor. Bu şahsiyetlerin yaratacakları karmaşa büyük bir ihtimalle otoriter yönetimlere geçişi kolaylaştıracak bir zemin hazırlamaya yarayacak. Ancak bu tarz “büyük” planların genelde sonu hedeflenenden bambaşka bir noktaya savrulmayla geliyor. Bu tip insanların ülkelerin başında olması kural ve kanunlarda gevşemelere sebep oluyor. Yönetim kademeleri ve devlet organizasyonlarında aşınma, beceriksizlik, kararsızlık ve yılgınlıklar ortaya çıkınca dinamizm kayboluyor, beceriler ve beceri sahipleri değersizleştiğinden her kademede geriye gidiş baş göstermeye başlıyor, insanlar siyasi görüşlerden başlayarak özel hayatlarında dahi bölünme ve kutuplaşmaya sürükleniyorlar. Böyle bir karmaşa içerisinde doğal olarak devlet kurgusundan başlayarak toplumun tüm katmanlarında bir elit gruba ait olma heves ve yarışı baş gösteriyor bu da kanunların gevşediği ortamda yolsuzlukların genel kabul görmesi ve yayılmasına yol açıyor. Bütün bunlar siyasi yapılar ve devlet kademelerinde ortaya çıkıp kanser hücresi gibi toplumun geneline yayılırken o toplumun parçası olan ticari yapılar da bu bozulmadan payını alıyor.
İyi dediğimiz her şeyin içinde disiplin ve özen olduğu için onu devam ettirmek ayrı bir çaba ve dikkat gerektiriyor ama kötü dediğimiz her şeyde bu özen ve çabaya ihtiyaç duyulmuyor. O nedenle bir konunun, kişinin veya yapının kötüleşmesi iyileşmeye nazaran çok daha hızlı olabiliyor. Sonuç itibarı ile küresel güç mücadelesi kaynaklı bir zemin kaymasının ortasındayız ve bu birkaç sene içerisinde sakinleşip yeni yolunu bulacak gibi görünmüyor, 20 yy başlarında bu gibi değişimler savaşlarla çözüldü ancak çağımızda nükleer silahlar sebebi ile bu kapışma daha dolaylı, karmaşık ve çok boyutlu olmak durumunda bu da yeni dengenin bulunması için gereken zamanı çok uzatıyor o oranda da etkisi ve yayılımı artıyor. Türkiye bağlamında yönetsel anlamda böyle bir kayma, vasatlaşma ve akabinde ortaya çıkan bozulma, çürüme ve toplumsal karmaşayı son 20 senedir artan tempoda tecrübe ediyoruz, 2000’li yılların başından bu yana Türkiye Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemini, en kaotik, en başarısız ve kararsız yönetimini tecrübe ederken tüm toplum kademelerinde, kamu ve özel yapılarda yönetim aşınması ve kötüleşme çamuruna saplandığımız bir gerçek. Durum böyle olunca da iş hayatımızda da kötü yöneticilerle çevrili olmamıza şaşırmamak gerekiyor. Ülkemizde faaliyet gösteren yabancı şirketlerde de durumun farklı olacağını düşünmek yanlış olur o yapılarda da yurt dışı operasyonlar benzer bir kötüleşme temposunu yukarıda anlattığım eğilim doğrultusunda yaşıyorlar, Türkiye operasyonlarında da kadrolar yerel olduğu için Türkiye için yukarıda sıraladığım kötüleşme eğilimi yerli yapılardan ayrışma göstermiyor.
Tüm bu genel gidişata ek olarak Türkiye’ye özgü bir durum daha var: Osmanlı’dan bu yana hem devlet kademelerinde hem de özel girişimlerde kişisel ağlar, yani tanıdıklar her kademe için büyük önem taşıya gelmiş durumdayken, bu konuyu eğitim devrimi ile aşmaya çalışsa da genç Cumhuriyet de çözememiş ve özellikle 1938 ‘den sonra bu odağını süreçle birlikte kaybetmiş durumda. İşsizliğin ve enflasyonun 10 yıllardır yaygın olduğu bir ekonomik sistem içerinde popülist ve kayırmacı siyasetin 2000’li yıllar ile yağma kültürü ile birleşmesi ve ideolojik kamplaşmanın siyasi emeller doğrultusunda teşviki, birilerinin tanıdığı-yakını olma çabasının yaygınlığını arttıran bir tutum haline geliyor. Bu da özel-kamu fark etmeksizin tüm yapılarda liyakatten önce taraftarlık gibi çarpık bir seçme kriterini öne çıkarıyor.
Yukarıda özetlemeye çalıştığım düşüncelerim için “biz ne yapabiliriz?” sorusu akla gelecektir. Sonuç itibarı ile yaşantımız boyunca elimizde olan ve olmayan gelişmelerle karşı karşıya kalıyoruz. Elimizde olmayan gelişmeleri değiştirmek bireysel olarak güç sınırlarımızın ötesinde oluyor, dolayısı ile elimizde olmayan gelişmeleri durduramadığımız için endişe etmemize gerek yok. Ama konu elimizde olan, birey olarak etki alanımızda olan gelişmeler konusunda ne yapmamız gerektiği. Böyle bir bakış açısı ile kendi yönettiğimiz yapılar veya birimlerde bu eğilimleri nasıl engeller ve kötüleşmenin/aşınmanın önüne geçeriz sorusuna cevap aramak gerekiyor. Bunu bulabilmek için de önce kurumsal yapılarda “kötü yöneticiler” tercihinin nedenleri anlamak önem kazanıyor.
Kötü yöneticilerle çevrili olmanın, birçok çalışanın iş memnuniyetini düşürdüğü ve iş yerindeki verimliliği etkilediğini kabul ederek sorunun nedenlerine göz atmakta fayda var. Konu ile ilgili ikinci yazıda ülke yönetimindeki bozulmanın şirketlere yansımasını anlamaya çalışıp nedenlerden çözüm önerilerine yönleneceğiz.
Askeri zaferler veya yenilgilerde sürpriz etkisini çok işitmişizdir. Gerçekten de tarihin akışını değiştiren birçok olay bu sürpriz baskınlar sayesinde yaşanmıştır. Araştırmalar, sürpriz saldırıların karşı tarafın yanlış varsayımlar ve yanlış inançlar tarafından esir tutulması nedeniyle başarılı olduğunu ortaya çıkartmıştır. Bu durumlarda karşı mekanizmaların yokluğu risk işaretlerinin göz ardı edilmesi kaynaklıdır.
Coğrafyamızın jeopolitik kırılma hattının tam ortasında olduğunu hatta daha da ileri giderek yaşam alanımızın medeniyeti yarattığının bilincinde olarak, dünyanın merkezinde yaşadığımızın hakkını vermemiz lazım. O hali ile coğrafyamız kaynaklı risklerimizi ve bu risklerle ilgili sinyalleri doğru algılamalı ve ona göre olacaklara karşı hazır olmalıyız. Bunu başardığımız oranda riskleri ve tehditleri avantaja çevirme imkanına da kavuşmuş olacağız.
O zaman karşımızda duran, yaşamsal önemdeki iki büyük riskin ne olduğunu hatırlamalı ve doğru algılamak durumundayız.
Birinci risk bölgesel ve/veya küresel savaştır. Bizi ilgilendiren tarafı da jeopolitik konumumuzdur. Kuzey, doğu ve güneyimiz Rusya tarafından, batı ve güneyimiz de ABD tarafından çevrelenmiştir. Türkiye’nin herhangi bir zafiyetinde bu iki gücün anlaşmalı veya birbirinden bağımsız bir şekilde topraklarımıza/bağımsızlığımıza karşı bir eyleme girişmeyeceğinin garantisi yoktur. 9 Haziran 1908 yılında Estonya’nın Reval kentinde Rusya ve İngiltere arasında gerçekleştirilen görüşmelerde Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmaya karar verilmesi, benzer şekilde 2. Dünya savaşı sonrasında Churchill ile Stalin’in Balkanlar üzerine pazarlık yaparken Türkiye’yi de masaya koymuş oldukları bu açıdan akıldan çıkmamalıdır.
Böyle bir işbirliği olmasa bile mevcut güç mücadelesinde ABD ve Rusya’nın karşıt kamplarda olması nedeni ile bizim topraklarımız üzerinde bir gerginliğin eninde sonunda ortaya çıkacağını kabul etmeliyiz. “ABD bizimle NATO’dan dolayı müttefiktir o nedenle bize karşı bir askeri harekette bulunmaz” anlayışı kötü bir varsayım ve yanlış bir inanç olmakla birlikte sürprizi yaratacak unsurdur. Tarih olmaz denilen olaylarla doludur ve böyle bir eylem bu nedenle bizim için yüksek oranda sürpriz içerir. Dünya tarihinde Anglo Sakson geleneğin bu tip ters vuruşları meşhurdur. ABD açısından Türkiye güç kullanamayacağı bir müttefik değildir. Çok uzun yıllar boyunca da varlığımıza yönelik tehditleri destekler pozisyondadır. Çıkarlarına tehdit algıladığında çatışmayı göze alabileceği ülkelerden biriyiz, kaldı ki NATO vesilesi ile tüm zayıflıklarımızı bilen ve kontrol eden bir sisteme de sahip bir ülkedir. Batı Trakya-Dedeağaç’ta askeri birliklerinin konumlanması ve Suriye’de ABD destekli PYD/YPG varlığı zamanı geldiğinde fiziki bir müdahalenin sinyallerini yeteri kadar vermektedir. Bunun ötesinde ABD askeri kuruluşları NATO üyesi olan Türkiye ile karada ve denizde savaştığı senaryoları çalışmış hatta bunlarla ilgili yayınlar bile yapmıştır. Bu bağlamda D. Akdeniz’deki gerginliğin arttığı dönemde S 400 savunma sistemlerinin alınmasının ABD’nin bu yöndeki niyetini frenlediğini de ihtimal dışında bırakmamalıyız. Özetle Türkiye ABD açısından en başından beri karşıt cephede olan bir ülkedir.
Rusya tarafında da durum iyi niyetli düşünmeyi gerektirecek bir noktada değildir. Kafkasya, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da Rusya’nın çıkarları Türkiye’nin çıkarları ile çatışmaya çok elverişlidir. Karadeniz’in güneyini kontrol etmemiz sebebi ile de Rusya’nın yumuşak karnı durumundayız. Ukrayna’daki savaşın seyri bu alanlarda Türk-Rus gerginliğini arttıracak bir unsurdur. Kaldı ki tarih boyunca Anglo Sakson yaklaşımı Rusya’yı her zaman bir vekil devlet ile yıpratmak üzerine kurgulanmıştır. ABD tarafında da bu iş için biçilmiş kaftan olarak iki ülke söz konusudur: Polonya ve Türkiye. Bilindiği üzere Ukrayna savaşını takiben Polonya askeri harcamalarını büyük oranda arttırdı ve hükümetin Avrupa’nın en güçlü kara ordusuna sahip olmak gibi bir vizyonu var. Tarihsel süreçte de Polonya en az Türkiye kadar Rusya ile karşı karşıya kalmış bir ülke, kaldı ki Ukrayna toprakları bu karşılaşmaların yaşandığı bir coğrafya.
Benzer şekilde uzun yıllar boyunca Rusya ile Osmanlı arasındaki savaşlar da tarihsel hafızada canlılığını korumakta. Bu açıdan bakınca katılımcı demokrasinin varlık gösteremediği ve üzerinde hiçbir denetim mekanizmasının olmadığı, tek kişinin karar verdiği bir sistemde toplum menfaatlerinin aleyhine olacak olan kararların alınması şaşırtıcı olmayacaktır. Türkiye benzer inisiyatifleri defalarca yaşamıştır ama en ünlüsü ve akıldan çıkmayanı Enver Paşa-Almanya ilişkisidir.
Rusya ve ABD ile ilgili olasılıklar sadece bölgesel planlardan tetiklenecek konular değildir. 2024 başı itibarı ile kabul etmeliyiz ki dünya sıcak bir çatışmaya sürükleniyor. Bu çatışma uzak doğuda da başlayabilir, Avrupa’da da, Ortadoğu’da da. Bunun sebebi de küresel güç kayması. Tarihten edindiğimiz tecrübeye istinaden de emperyalizmin kan dökmeden herhangi bir güç devrini kabul etmediğini anlamamız lazım. Bu mücadelede baş aktörler birbirlerine karşı mümkün olduğu kadar vekil devletleri/organizasyonları kullanmayı tercih edeceklerdir. Dolayısı ile çatışmada avantaj yaratacak ülkelerin/coğrafyaların savaşa sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır. 2023 sonbaharında başlayan İsrail ve Hamas arasındaki çatışma büyük güçlerin değil ama bölgesel güçlerin çatışmasına zemin hazırlayacak bir potansiyele sahiptir. Türkiye’nin tüm kışkırtmalara ve tertiplere hazır olması ve başkalarının vekil devleti olmamaya özen göstermesi gerekir. Eğer bölgede çatışma yayılır ve taraflar birbirini yıpratırsa Türkiye gibi bir ülkenin gücünü kaybetmeden ayakta kalması sadece bizim değil tüm bölge insanlarının yararınadır.
Devleti yönetenler olaylara balıklama atlamamalı ve çatışmaların dışında kalarak iç birliği sağlayıp ekonomiyi hızla düzeltmelidir ancak bunun için büyük bir çaba gösterse bile özellikle ABD yönlendirmesi ile 10-20 yıl içerisinde Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede bir çatışmaya zorlanma ihtimali vardır. ABD’nin 15 Temmuz’dan bu yana Türkiye üzerindeki etkisi azalmıştır. O nedenle de ülkeyi Rusya aleyhine istediği gibi kullanamamaktadır. Mevcutta İran ile ilgili sorunu çözüp çözememesine bağlı olarak Türkiye’yi vekilleştirmek için harekete geçebilir. Son dönemdeki seküler-hilafetçi tırmanışını bu açıdan okumakta fayda görüyorum. Büyük çaplı bir iç hesaplaşmada ABD kaybettiği pozisyonu geri almak için fiziki müdahalede bulunabilir. İç kargaşada dikkati dağılmış ülkede, batıdan Yunanistan güneyden PKK ile eşgüdümlü bir hamleye girişip, başarısına göre Türkiye’yi bölgede sıcak çatışmaların içine çekme hatta Rusya’ya karşı kullanma planını devreye sokabilir. Bu senaryoların işlememesi için Türkiye’deki siyasi kadroların dış yönlendirmelere açık pozisyonları derhal kapatılmalı, karar süreçlerinde katılımcılık öne çıkarılmalı, tek adam yönetimi terk edilmeli, toplumsal ve bürokratik denetim mekanizmaları yeniden kurgulanmalı, hukukun yeniden tesisi ve toplumun adli sisteme güveni süratle geri getirilmelidir. Dini veya etnik ayrışmaya yönelik söylem ve eylemler toplumda infial yaratmadan engellenmelidir.
Özetle önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde tercih ve dilek Türkiye’nin sıcak çatışma dışında kalmasıdır. Ama her şey bizim elimizde olmayabilir, saldırıya uğrama durumunda karşılık vermeye mecbur kalabiliriz. Dolayısı ile Türkiye bu süre zarfında savaştan uzak kalamayabilir.
İkinci risk İstanbul’da beklenen depremdir. Depremin yaratacağı tahribat yukarıda sıraladığımız olasılıkları çok hızlı bir şekilde gerçekleştirebilir. İnsan potansiyeli ve ekonomik gücün beklenen depremde zarar görmesi dışında devlet otoritesinin bir anda ortadan kalkması gibi bir risk de vardır. Bunun ilk emarelerini 1999 depremlerinde hissettik, 6 Şubat 2023’de bu konuda daha da kötüye gidildiğini görüp dehşete kapıldık. Dolayısı ile İstanbul depremine yönelik hazırlık durumumuz şans faktörünü bizden oldukça fazla uzaklaştırmış durumda. Bununla ilgili ne kadar vaktimiz kaldığını bilemiyoruz. Türkiye’deki politik aktörlerin ve zihni koalisyonların ajandaları toplumun menfaatlerine uymuyor, kamuoyunu yönlendirmek için kullanılan suni ve doğal gündemimiz bu konuya yer bırakmıyor, dolayısı ile halen bu tehdit üzerine toplumsal bir farkındalık ve acil durum içerisinde olmamamız, depremle karşılaştığımız anda fena bir duruma düşeceğimizi haber veriyor. Bu şekli ile biz deprem olduğunda yaşayacaklarımızı sürpriz olarak değerlendireceğiz ancak coğrafyamız ile ilgili planları olan ülkeler/toplumlar için bu durum birçok fırsat yaratacak. Onların da bu fırsatları çoktan sıralayıp çıkarlarının önceliklerine göre plan yaptıklarından emin olmalıyız.
Yaşamsal anlamda tüm halkımızın geleceğini ilgilendiren bu iki riskin bize doğru yuvarlanarak geldiğini gördüğümüz noktada ayakta kalmak için yapılması gerekenleri analitik bir yöntemle gözden geçirmekte fayda var. Eğer birileri konuya bu şekilde yaklaşmış ve gerekli tedbirleri almışsa ne ala, ama henüz bununla ilgili bir düşünce yoksa umarım bu düşüncelerim doğru yerlere ulaşır ve Türkiye geç olsa da tedbirlerini alır ve doğru yola koyulur.
Türkiye’nin mevcut durum değerlendirmesi
Detaylı analizler birçok kurum ve kişi tarafından yapılsa da varmak istediğimiz konu ile bağlantısı açısından Türkiye’nin sosyal yaşam, demografi, teknoloji, ekonomi, iş yöntemleri, politika/siyaset(iç-dış), uluslararası ilişkiler ve çevre başlıklarındaki durumunu özet olarak burada sıralamak uygun düşmekte.
Sosyal yaşam: Uzun yıllar genç nüfusumuz ile övündük ama bu nüfusun eğtimini çok önemsemedik. Geldiğimiz noktada nitelikli olmayan büyük bir kitleye sahibiz üstelik bu kitle çalışmak arzusunda değil. İlginç olan ise önemli bir kısmının geçim sıkıntısı ile kıstırılmış durumda olması. Ara kadro ve zanaat eksikliği tüm kesimlerde hissediliyor, üstüne ülke çok erken bir sanayisizleşme dönemine girmiş durumda. Niteliksiz üniversiteler meslek planlaması olmadan gereksiz ve ihtiyaçtan fazla mezunlar verirken, üniversiteli işsiz ordusunu besliyor. Bütün bunların üzerine genç nüfusun aldığı eğitimde fırsat eşitliği tamamen ortadan kalkmışken parası olmayanın iyi bir kariyer sahibi olma şansı da neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Bu da marjinal organizasyonlara insan kaynağı sağlamada büyük bir etken olarak ortaya çıkıyor. Paralı ve iyi eğitim veren okullar ile ücretsiz eğitim veren devlet okulları arasında da müfredat ve eğitim kalitesi makası açılmakta, toplumun en büyük çatlağı olan seküler ve muhafazakâr hayat görüşü de eğitim kurumlarından başlayarak ayrımı derinleştiriyor. Bu şekilde birbirini anlamayan ve yabancılaşmış bir genç kuşağımız var maalesef. Bu da çeşitli etnik ve kültürel geçmişlere sahip bir topluma sahip olmanın verdiği avantajı ortadan kaldıran bir durum yaratıyor. Doğum oranlarının da düşmesi ile birkaç 10 sene içerisinde artık genç dinamik bir nüfustan bahsedemeyecek duruma geleceğiz. Türkiye, sağlık sisteminde son 20 senedeki uygulamalar, tüm sektörü ve toplum tabakalarını olumsuz etkilerken, sağlık sektörüne yönelik şiddet hareketlerinin engellenmemesi yaşam şartları ile birleşince de bu alandaki yetişmiş işgücünün erimesine sebep oluyor. Tarıma yönelik bir strateji olmaması doğal olarak tarım sektörünü verimsizleştiriyor, çalışanın geçimini sağlayamıyor bu nedenle de köyden kente göç hız kesmiyor. Şehirlerde 2000’li yılların başı ile baskın hale getirilen yağma kültürü de iç göçle beslenip başa çıkılmaz hale geliyor, bu da toplumsal değerler ile ahlakın yozlaşmasına, kayıt dışılığın normale dönüşmesi ve adaletsizliğin yaygınlaşması ile suç oranları ve şiddete meyli arttırıyor.
Demografi: Son 20 yıllık yönetimin yanlış tercihleri doğrultusunda demografik yapının değiştirilmeye çalışıldığı bunun da siyasi bir program dahilinde olduğuna şahit oluyoruz. Batı çıkarlarına uygun şekilde sınırların mayınlardan temizlenmesi akabinde Suriye iç savaşı ile başlayan göç dalgasının sınırlar içerisine kabulü ile Afganistan’dan savaşçı erkek kitlelerin elini kolunu sallayarak ülkeye girişi toplumsal gerilimi arttırırken, iş ve geçim şartlarını zorlayarak, ekonomide altından kalkılması zor şartları yaratıyor. Tüm bunların üstüne vatandaşlığın önüne gelene adeta dağıtılması toplumda kültürel çatlakları derinleştirirken bir tarafta da kentlerde ev sahipliği ve kiraya ulaşmayı da ülkenin gerçek sahipleri için oldukça zorlaştırmış durumda. Bilinçli siyasi program 10 Milyonu geçen düzensiz göçmen nüfusunu toplumsal barış ve birliği tehdit edecek bir uygulama haline getirmiş durumda. Ne hazindir ki bu uygulama sonucunda Türkiye’de insanlar iç savaş yaşama korkusunu hissetmeye başlamış durumda ve bu korku nedensiz değil. İç göç ve üzerine eklemlenen düzensiz göçmenler ile satılık vatandaşlıklar kentlerde altyapı imkanlarını zorlamaktayken, İstanbul başta olmak üzere göç alan kentlerde etnik kökenli gruplaşmalar ve mahallelerin oluşumu artık bir sır değil. Bu durumlar iç güvenliği tehdit ederken sıradan vatandaşın da güvenli yaşamına tehdit olan bir hal almış durumda.
Teknoloji: Bireysel anlamda yeni teknolojiye hızlı uyum sağlayan bir toplumuz. E ticaret ve sosyal medya üzerine birçok batılı ülke yurttaşına göre önde olan bir kullanıcı altyapımız var. Ancak Türk Telekom’un tüm itirazlara rağmen özelleştirilmesi ve sonrasında satın alan firmanın adeta yağmalarcasına yönettiği ve borçlarını ödemediği şirketin Türkiye’nin ihtiyacı olan iletişim altyapısına uzun yıllar yatırım yapmaması sonucu 5G teknolojisinde çok geride kalmış durumdayız. Bu da kullanıcılardaki farkındalık kaynaklı avantajı ortadan kaldırmaktadır. Bunun yanısıra çarpık kentleşme sebebi ile birçok küçük ve orta ölçekli firmamız da teknoloji altyapısı eksiklikleri sebebi ile bu yönde yatırım yapma imkânı bulamamakta ve bu kaslarını geliştirmekten uzak görüntü vermektedir. Gümrük birliği sonrasında Türk sanayisinde görülen rekabet azmi ve teknolojiye yatırım yapma, yenilikçi girişimleri destekleme ihtiyacı ekonomi yönetimindeki yüksek dozdaki keyfiyet ve ideolojik görüş doğrultusunda oluan ekonomi yönetim tercihleri ile yanlış bireysel kararların dayatılması, vergilerin ağırlığı ve çeşitliliği sebebi ile oldukça fazla düşmüş durumdadır. Yurtdışına açık birkaç alan dışında yüksek katma değer yaratan teknolojik ürün geliştirme ve bunu dış pazarlara satma imkanları da ne yazık ki çok kısıtlıdır. Hal böyle iken politik aktörlerin de bu yönde bir kaygısı yoktur.
Dünyada yapay zekâ ile ilgili olarak özellikle 2023 yılında devrimsel gelişmeler meydana gelmiş durumda. Ülke yüksek yazılımcı potansiyeline sahip olmasına rağmen ekonomik şartların zorlaması ile Türkiye’deki yazılımcıların önemli bir kesimi yurtdışı işler için çalışmaktadır. Bu da yurtiçi yazılımcı ihtiyacını karşılamayı engellemektedir. Şirketlerin IT bölümlerinin istihdam sorunları varken bu alanda yetişmiş insan ihtiyacı giderek artmaktadır. Oyun sektöründe yazılım becerileri sayesinde Türkiye iyi işlere imza atmakta olsa da gelişmeler plan doğrultusunda değil bireysel çabalarla ortaya çıkmaktadır.
Enerji dışalımı sebebi ile cari açık veren ülkede yenilenebilir enerji kullanımına yönelik ciddi bir hamle maalesef yoktur. Hanelere kadar inecek şekilde bir enerji tasarruf politikası ve çevre yönetiminden zihinler oldukça uzaktır. Halbuki bu konularda Türkiye çok büyük atılımlar yapabilecek bir potansiyele sahiptir. Devlet de çok önemli bir gelir kaynağından kendini anlaşılmaz şekilde uzak tutmaktadır.
Ekonomi: Türkiye 20 yıldan bu yana tek parti iktidarı ile yönetilmektedir, mecliste tek parti olmak yetmemiş üstüne başkanlık sistemine geçilmiş ve tüm yetkiler tek elde toplanmıştır. Ancak bu süreç boyunca tercih edilen siyasi yol nedeni ile ülke bir türlü ekonomik ve siyasi çalkantılardan kendini kurtaramamıştır. Uluslararası pazarlarda Türk ürünleri Pazar paylarını artıramamakta ve erken sanayisizleşme nedeni ile elindeki sanayi potansiyelini Vietnam, Mısır vb gibi gelişen oyunculara bırakmak üzeredir. Yanlış yönetim sebebi ile yüksek enflasyonun geri gelmesi tüm büyüme planlarını altüst etmiştir. Ticari işletmeler öngörülmez ekonomi politikaları ve kurlardaki aşırı artışlar sebebi ile büyüme yerine pozisyonu koruma ve faaliyet dışı gelirlere odaklanmış durumdadır. Türkiye jeopolitiğinin avuçlarına bıraktığı ekonomik fırsatları değerlendirmeyi tercih etmeyen bir görüntü vermektedir. Düzensiz göçmenler ve demografinin değiştirilmesi için kullanılan göç politikaları da ekonominin bozulmasına katkı sağlamıştır. Ülkedeki adalet sistemindeki çözülme de ekonomideki güven unsurunu tamamen ortadan kaldırmıştır.
İş Yöntemleri: Türk iş hayatında verim ana gündem değildir. Kalite, maliyet ve teslim sürelerini aynı anda gözeten ve bunları verimli bir şekilde gerçekleştiren işletmelere ihtiyaç vardır. Bunun için kamu, özel ve bireyde tasarrufları önceleyen ve teşvik eden bir kurgunun devreye alınması gerekir. Sanayi özelinde katma değerli üretimin artması için verim arttıran yöntemlerin teşviki ve yaygınlaşmasında önemli eksiklikler mevcuttur. Model fabrika uygulamaları ile bu yönde adımlar atılmıştır ancak sistemin yaygınlaşması ve bir eko sisteme dönüşmesi için devlet yönlendirmesine ihtiyaç vardır.
Yüksek eğitimin girişimci bireyler yetiştirecek şekilde ele alınması ve ülke sathına yayılmış ve devlet tarafından gözetilen bir sanayi planın eksikliği çok fazla hissedilmektedir.
Ülke ihracatta ana Pazar olarak AB’yi görmektedir, gümrük birliği anlaşmasındaki sorunlu alanlar sebebi ile başka pazarlara yönelim çok düşük seviyede gitmektedir. Yapay zekâ destekli pazarlama anlayışlarının geliştirilmesi, yurt dışı ticari ataşeliklerin hedef pazarlarda işletmelere desteği zayıftır.
Politik (iç-dış): Türkiye maalesef kendi tercihleri doğrultusunda çok uzun süreden beri iç ve dış politik ortamda istikrara sahip değildir. Kararlar anlık verilmekte, elit grupların çıkarları toplumsal çıkarlara tercih edilmekte ve nihayetinde dış baskılara açık bir siyasi kurgu toplumsal dinamikleri baskılamaktadır. Siyasette liderlik vasfı uzun süredir aşınmakta, özellikle muhalefet kesiminde alternatif yaratacak atılım kanalları kapatılmaktadır. Geniş toplum kitleleri ülke siyasetinde etkin ve denetleyici bir durumda değildir. Ana kaygı geçim sorunları ve ayakta kalmaktır. Adalet sistemindeki aşınma da bireylerin kendi hukuklarını korumaya yönlendirmekte bu da iç kargaşa ve güçlü olanın diğerlerini ezmesine yol açmaktadır. ABD ile çıkarların büyük oranda çatışması ve ABD’nin Türkiye üzerindeki etkisinin azalması, D. Akdeniz’deki enerji sahaları ve Karadeniz, Kafkasya ve Ortadoğu gibi alanlarda batı ile Türkiye’nin yaşamsal anlamda çıkar çatışmaları yaşaması dış politikada Türkiye’nin ekstra stres yüklenmesine sebep olmakta ancak tüm bu konular dahil olacak şekilde söylemlerdeki tutarsızlıklar ve eylemlerdeki hızlı dönüşler politik kıvraklıktan çok Türkiye’nin hareket alanını kısıtlayan durumlar yaratmaktadır. AB ile ilişkiler dondurulmuş olmakla birlikte iki tarafta da üyelik sürecini canlandırmaya yönelik bir istek yoktur. Göç konusu AB ile sorunların artmasına neden olabilecek başka bir gerginliktir. ABD’deki yönetim değişikliklerinin paralelinde NATO gibi uluslararası kuruluşların işlevlerinde değişiklikler olma ihtimali vardır, bunu bir miktar Trump’ın başkanlık döneminde görmüş olduk. 2024 seçimlerinde Trump’ın yeniden seçilmesi durumunda ittifakın geleceği ile ilgili değişiklikler ortaya çıkabilir, akabinde ABD-Çin mücadelesinde küçük çaplı bölgesel çatışmaların artacağı öngörüsü ile NATO ülkesi olarak hiç çıkarımıza olmayan çatışmaların tarafı olmaya zorlanabiliriz, böyle bir olasılığı karşılamak için içeride birlik ve beraberliğin sağlanmasına ihtiyaç duyulacaktır.
Son olarak yatırım ve iş yapma ortamını etkileyen yasal düzenlemeler çağın gereklerinin gerisinde kalmıştır. Planlı bir kalkınma hedefi yeniden gündeme gelirse politik stabilizasyonun sağlanması birincil öncelik olacaktır bu sağlanır sağlanmaz iş yapma ve yatırım ile ilgili yeni düzenlemelerin hızla devreye alınması gerekecektir.
Uluslararası sistem: Küresel bir güç kaymasının ortasındayız demiştik. Böyle bir geçişin acısız ve sancısız olmayacağını da kabul etmek durumundayız. Bütün bunların üstünde batı demokrasilerinde milliyetçi söylemler ağırlık kazanıp sol siyaset gün geçtikçe kan kaybederken, ABD’de Çin ile baş edebilmek için otoriterliğe kayma niyetleri 2024 seçimleri sonrasında hız kanma işaretleri vermektedir. Böyle bir durumun Avrupa demokrasilerine de etkisi olacağını değerlendirmek gerekir. Nihayetinde küresel anlamda bireysel özgürlüklerin kısıtlandığı yeni bir döneme girme ihtimali vardır. Böyle bir eğilimin ortaya çıkması durumunda uluslararası sistemde de olumsuz yönde birçok gelişmeyi beklemek mümkün. Bu düşünce geçekleşmese bile ABD- Çin arasındaki gerilimin sıcak çatışmaya evrilmeden önce ekonomi ve ticaret düzleminde gittikçe sertleşeceğini beklemek doğru olur. Bunun küresel ticarette daha önce karşılaşmadığımız türlü sorunlara yol açacağını kestirmek de güç değil. AB ülkeleri özellikle Merkel sonrasında ABD’den bağımsız politika gütme imkanını kaybetmiş durumdadır. Görülüyor ki gelişmiş Avrupa ülkelerinin kamuoylarında da çok önemli bir ABD taraftarlığı vardır. Bu ülkelerdeki insan potansiyelinin düşüşte olması politik anlamda sorgulayıcı bakış açısını da ortadan kaldırmaktadır. Denilebilir ki Avrupa bölgesi ABD’nin avucunun içinde sıkışıp duran bir hamura dönüşmüştür. Bu tarz bir bağımlılığın AB ekonomisine yönelik zararları 2022-2023’de direkt olarak görülmüştür ancak bu ülkelerin boyunduruktan kurtulmak için bir girişimleri ve niyetleri yoktur. Yaşlanan, kötü yönetilen bir göç politikasına sahip, teknolojik gelişmelerde Çin ve ABD’nin çok gerisine düşen, sanayisizleşmiş AB bölgesinde önümüzdeki yıllar için ekonomik sorunların artacağını kestirmek güç değil. Bu hali ile ana pazarını yedeklemeyen alternatif pazar ve iş alanları bulup işletemeyen Türkiye’nin de ekonomik olarak ciddi sorunları olacağını düşünmek doğru olur. Osmanlının 16. yy’da başlayıp yüz yıl süren ve çöküş sürecini tetikleyen Celali isyanlarının temel sebebinin ekonomisinin dayandığı ticari rotaların değişmesi olduğunu ve Avrupa’daki teknolojik ilerlemeler sebebi ile bu bölge ile olan ticareti kaybettiğini, yaşanan karmaşanının da ana nedenlerinden birinin bu olduğunu akıldan çıkarmamamız gerekiyor. Kendi nüfusunu yeterince eğitememiş, meslek ve iş sahibi yapamamış, her sene yeni iş alanları açamamış bir ülke, 10 milyona yakın düzensiz göçmeni topraklarına kabul etmişken, fakirleşmiş ve tüketim potansiyelini kaybetmiş iç pazara AB pazarının talep daralmasının eklenmesi durumunda olacakları hayal etmek zor değil. Dolayısı ile tek pazara bağlı bir yaşamın Türkiye için yaşamsal risk yarattığının farkında olmalıyız.
Öte yandan, güç kayması sebepli küresel siyaset ve ticarette devam eden çatışmanın Türkiye’nin coğrafyası açısından yaratacağı fırsatları da göz ardı etmemeliyiz. G.Kore’nin Vietnam savaşı sebebi ile, Japonya’nın da Kore savaşı nedeni ile oluşan ticari fırsatları akılcı politikalarla destekleyip kalkınma yararına kullandığını akıldan çıkarmamız gerekiyor. Dolayısı ile dozu artacağı kesin olan küresel kaos, yeni ticaret anlaşmaları fırsatları yaratacaktır denilebilir. Doğru diplomasinin de bunu destekleyecek şekilde nüfuz ve etki alanını genişletme imkanları sunacağını anlamamız gerekiyor. Özetle küresel kaosun yaratacağı silahlı çatışmaların lehte ve aleyhte birçok yeni durumun oluşmasına neden olacağını değerlendirmek ve ona göre pozisyon almak durumundayız.
Çevre: Türkiye iklim değişikliğinden ciddi oranda etkilenen ve etkilenmeye devam edecek olan ülkeler arasındadır. İş bu ciddiyetteyken enerji politikalarımız, tabiat ve canlılarımız ile ilgili mevcut yaklaşımımız sürdürülebilir değildir. Doğal kaynaklar, ormanlar, tarihi ve kültürel miras yağma kültürünün saldırısı altında can çekişmektedir. Bu alanlarda yapılacak her iyileştirmenin Türkiye’nin geleceğine çok büyük katkı yapacağını algılamamız gerekiyor.
Şehirlerin belli bir nüfus üzerine çıkmaması ile ilgili planlar yapılıp devreye alınmalıdır. Bu anlamda yerel yönetimlerin de mevcut kurguda devamında sorun vardır. Bahse konu özerk yapılar değildir aksine merkezi hedefler ve performans gözetilerek, denetime açık ve halk katılımını gözden yeni bir anlayışa geçmek durumundayız. Dolayısı ile yerel yönetim alanında ciddi düzenleme ihtiyacı mevcuttur.
Herşeyden önemlisi Istanbul’da beklenen büyük depremdir. Bu Türkiye’nin bütün planlarını bozacak ve sonucu toprak kaybına, bağımsızlığı yitirmeye kadar uzanacak bir riski barındırmaktadır. Tüm kısır tartışmaları bitirecek ve tek derdi depreme hazrılık ve sonrasında ayakta kalmaya yönelik bir plana ve uygulanmasına ihtiyaç vardır. Bireyler hergün deprem tedirginliği ile yaşayamazlar ancak bu konuda ülke genelinde takip edilen sıkı programlı bir uygulama ihtiyacı acildir. Ülkede bunu planlayıp uygulayacak yeterli birikime sahip insanlar mevcuttur.
TÜRKİYE SENARYOLARI
–BELİRSİZLİKLER
Önemli başlıklar altında mevcut durum değerlendirmesi yapıp bu değerlendirmeler ışığında Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşılaşacaklarını toparlayabilmek ve buna göre hazırlık yapmak açısından senaryolar çalışmakta fayda vardır. Bu senaryoların oluşması için en önemli belirsizlikleri ortaya koymak gerekiyor. Bu amaçla Türkiye için gelecek 10-20 yıl içinde karşılaşabileceği iki önemli belirsizliği aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:
Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar:
Türkiye’nin stratejik konumu, hem fırsatlar hem de zorluklar sunmaktadır. Bölgesel güvenlik sorunları, küresel güç kayması ve buna yönelik bölgesel etkiler ve arka plandaki ticari savaşlar Türkiye’nin coğrafyasındaki istikrara yönelik tehlikeli gelişmelerdir. Sınır komşularıyla ilişkiler ve küresel jeopolitik değişimler, Türkiye’nin uluslararası pozisyonunu ve ekonomik istikrarını da bu yönde etkileyebilir. Türkiye’nin tek adam rejiminde ve güçler ayrılığının ortadan kalktığı, denetimsiz bir ortamda adalet sistemindeki artan yaşamsal sorunları ile birlikte böyle bir küresel karışıklığa yakalanması büyük riskleri de beraberinde getirmektedir. Suriye ve Irak’taki durum, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına ilişkin gerginlikler, Yunanistan’ın ABD’nin vekil devleti olma hevesi ve AB ile ilişkiler, gelecek on yıllarda önemli belirsizlik kaynakları olarak öne çıkmaktadır.
Ekonomik İstikrar ve Büyüme:
Türkiye’nin ekonomik performansı, son yıllarda bitmeyen döviz kuru dalgalanmaları, yüksek enflasyon oranları ve dış borç düzeyleri gibi sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye, tarihinde ilk defa yaşadığı ekonomik kriz sarmalından çıkamamaktadır. Ekonomi ideolojik yaklaşımlar ve dar kadro elit grubun çıkarlarının esiri haline gelmiştir. Toplumun iktidarın ekonomik politikalarına karşı güveni kalmamışken muhalefetin de bu yönde güven verici bir programı yoktur. Global ekonomik trendler, ticaret savaşları ve pandemi gibi dışsal şoklar da içerideki ideoloji yüklü yanlış ekonomi politikalarına eklemlenirken, şartlar Türkiye ekonomisinin gelecekteki büyümesini ve istikrarını büyük miktarda belirsiz kılmaktadır. Ayrıca, teknolojik gelişmeler ve dijital dönüşümün hızı, ekonominin yapısal dönüşümünü ve rekabet gücünü etkileyebilir.
Bu iki belirsizlik, Türkiye’nin yakın gelecekteki politikalarının belirlenmesi ve stratejik planlaması için dikkatle ele alınması gereken konuları temsil etmektedir. Her iki alan da hem iç hem de dış faktörlerin karmaşık etkileşimlerini içerir. İki belirsizlik de Türkiye’nin gelecekteki refahı ve uluslararası pozisyonu üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır.
Bu belirsizlikler ve yukarıda sıralanan analizler doğrultusunda aşağıdaki şekilde dört farklı senaryonun Türkiye için geçerli olabileceğini değerlendirmek doğru olur:
–SENARYOLAR
Senaryo 1 :
İdeal Durum (Olumlu Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar, Olumlu Ekonomik İstikrar ve Büyüme)
Bu senaryo doğal olarak olmasını isteyeceğimiz ve gerçekleşmesi için Türkiye’nin odaklanması gereken senaryodur. Başlıca tedbir; beklediğimiz Marmara depremi için bir toplumsal acil durum ilan etmek olmalıdır. Sanayinin ve Marmara bölgesindeki insan potansiyelinin ve ekonomik faaliyetlerin devamını garanti altına alacak bir programı çok acil devreye almak durumundayız. Kentsel dönüşüm söylemleri yanlış olmasa da depreme yönelik aciliyeti karşılayacak bir program değildir.
Istanbul nüfusunun 6 Milyona düşürülmesi ile ilgili radikal bir planın devreye alınıp uygulanmasına ihtiyaç vardır. Bunun dışında böyle bir planın uygulanması sırasında deprem ile karşılaşma durumunda, şehrin tahliyesi, yaralılara müdahale ve asayiş konularının iyi planlanması, kurtarma ekip sayılarının çok acil arttırılması gerekir. Kısacası devlet aygıtı bu felakete bütün varlığı ve gücü ile hazır olmalıdır. Bir felaket yaşamadan evvel meclisin yetkiyi ele alması önemlidir. Meclisin bu anlamda bir kurucu meclis gibi çalışmasına ihtiyaç vardır. Deprem riski ve jeopolitik riskler Türkiye’yi böyle bir tedbir almaya zorunlu kılmaktadır.
Bu senaryoda mevcut yönetim şekli ve zihniyetine yer yoktur. Hatta iktidar maniplasyonu altındaki mevcut muhalefet anlayışına da yer yoktur. Bununla birlikte siyasi parti yasasının da acilen değiştirilip katılımcı ve kurucu değerlerle barışık parti yapılanmasının önü açılmalıdır.
Bu senaryonun siyasi çizgisi kurucu ideallerdir. Partilerin ekonomik yaklaşımlar dışında dinsel ya da etnik ayrımcılığı körükleyen faaliyetlerine izin verilmez. Halk katılımı ve devletin denetimi devlet güçlenirken vazgeçilmez unsurlar olarak kurguda yer alır. Dolayısı ile güçlenen devlet güçlenen kamuoyu ile dengelenir.
Deprem dışında en önemli konu Türkiye’nin ekonomisini toparlayana ve bölgesel bir güç haline gelene kadar herhangi bir sıcak çatışma içerisinde olmaması ile ilgili zarurettir. Bu hali ile Türkiye hem ticaret hem de küresel politikada coğrafyasının verdiği tüm imkanları kullanır, büyük güçlerin ve vekillerinin çatışmalarında taraf olmaz ve gücünü ortaya koyacağı zamanı bekler. Bu süre zarfında eğitim ve insan potansiyelini maksimize ederken çevre ülkelerde de demokratik yönetimlerin yayılması ve bu yönetimlerin Türkiye’nin kurucu değerlerle barışık olmasını sağlayacak politikalar güder.
Bu senaryoda Türk Devletinin tüm kurumlarının çok hızlı ve çağın şartlarına göre restore edilip dinamik yapılara dönmesi zaruridir.
Senaryonun başarısı için Türkiye, diplomatik ve ticari iş birliklerini güçlendirerek bölgesel ve küresel etkisini bir plan dahilinde arttırır. Ekonomik büyümeyi sürdürmek ve yeni pazarlara açılmak için teknolojik yeniliklere, denizcileşmeye, sanayi verimine ve bunu destekleyecek yatırımlara odaklanır. Kamu, özel ve bireysel tasarrufların artması için teşvikler ve programlar uygular.
Senaryo 2 :
Zorlu Uyum (Olumsuz Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar, Olumlu Ekonomik İstikrar ve Büyüme)
Bu senaryoda da ayakta kalabilmek için devlet yapısının revizyonu ve yönetim şeklinin otokrasiden demokrasiye evrilmesi zaruridir. Türkiye bölgesel jeopolitik istikrarın devamında etkili olamayacak olabilir veya saldırıya uğrayıp savaşmaya zorlanabilir. İşte bu şartlar içerisinde ayakta kalabilmek için 1. Senaryodaki ekonomik başarıyı sağlayacak tüm uygulamaları devreye almak durumundadır. Ülke politik çizgi olarak kurucu ideallerde birleşmiş, ayrılıklarını ekonomik gücünün de verdiği, katılımcılığın gözetildiği demokratik bir siyasi sistemde ilerler.
Türkiye Bölgesel gerilimlere ve jeopolitik zorluklara proaktif ve esnek bir şekilde müdahale etmeyi hedefler. Küresel güç kayması, ticari savaşlar ve olası yeni salgınlar nedeni ile oluşabilecek dış kaynaklı şoklara karşı dirençli olmak için üretimi ve iç pazarı desteklemek ana politikalardır. Insan potansiyelini en üst seviyeye çıkarmak için de eğitim ve sağlık sisteminde radikal iyileştirmeler devreye alınır. Bu senaryoda hedef ekonomi ve askerî açıdan güçlü, toplumsal birliği sağlanmış bir ülkenin bölgesel çatışmalardan en az etkilenecek şekilde pozisyon almış olmasıdır. Bu senaryoda deprem riski birinci senaryodaki gibi ele alınmalıdır.
Senaryo 3:
İçe Dönük (Olumlu Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar, Olumsuz Ekonomik İstikrar ve Büyüme)
Bu senaryoda Türkiye içine düştüğü siyasal çıkmazdan kurtulamaz. Arjantin örneğindeki gibi ekonomik başarısızlıklar kalıcılaşır bu da sanayi ve iş hayatındaki verimi ortadan kaldırır, Türkiye’nin rekabet gücü ve insan kaynağı erir. Otokrasi ülkede kalıcılaşır, içerideki ayrışmalar yönetim tercihi doğrultusunda devam eder. Ülke dünyadaki siyasi ve teknolojik gelişmelerden bi haber kendi suni iç gündemi ile yaşar. Bu da ülkenin değil küresel oyuncu olmak bölgesel gücünü de eritir ve ülke oyundan düşer. Askeri gücü destekleyecek güçlü bir ekonomi olmadığından bu savunma sanayindeki gelişmeler de etkisini zamanla kaybeder ve ülkenin askeri gücü caydırıcılığını yitirir. Despot devlet anlayışı devlet yönetimindeki liyakatsizlikler sebebi ile kâğıttan devlete dönüşüme yol açar. Bölgesel jeopolitik istikrar bozulmamış olsa da küresel güç kayması sebebi ile bu tehlike ülkenin geleceğinden eksik olmaz ve günün sonunda ülke ayakta kalabilmek için yeni bağımlılık ilişkilerine girer ya da tekrar Amerikan güdümü söz konusu hale gelir. Deprem riskinin gerçekleşmesi ile birlikte ülke 4. senaryoya yuvarlanır.
Senaryo 4:
Çoklu Kriz (Olumsuz Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar, Olumsuz Ekonomik İstikrar ve Büyüme)
Türkiye’nin mevcut sistem ve iç-dış politikalarının devamı halinde kısa zaman içerisinde içine düşeceği senaryo budur. Küresel güç mücadelesi dozunu arttırmış, dünyada otokrat rejimlere yönelim de bütün gerçekliği ile insanların üstüne gelmektedir. Deprem ve bölgesel çatışma riskleri Türkiye’nin iç ve dış politika anlayışları ve uygulamaları ile birleşince çıkış yolu bırakmamaktadır. Meclisin, siyasi aktörlerin ve Türkiye’deki müesses nizamın durumdaki aciliyet ve risklerin farklına varmasına ihtiyaç vardır. Kurtuluş 1 numaralı senaryonun hayata geçmesi için çalışmaktan geçer.
Son söz
Türkiye küresel koşulların zorlaması ve daha çok kendi tercihleri sebebi ile çok zorlu ve yaşamsal anlamda riskli bir noktaya gelmiş bulunuyor. Bu durumdan çıkış için tek yol birinci senaryonun gereklerini yerine getirmektir. Aksi durumda hayallerle yaşayan ama yoksulluk içerisinde kıvranan ülkede geleceğe dair bir umut kalmayacaktır.
Yukarıdaki senaryolardan görülüyor ki esenliğimiz için öncelikle ekonomimizi düzeltmeliyiz bunun için de devlette ve siyasi parti organizasyonlarında yapısal değişikliklere ihtiyacımız var. Sistemi baştan ve yeniden kurgulamalıyız, aynı hataları tekrar yaşamayacak şekilde. Bu noktada rehber de Türkiye’nin kurucu felsefesidir.
Yurttaş inisiyatifi ile ve devletin herhangi bir özel teşviki olmadan 29 Ekim 2023’te görkemli ve eğlenceli bir 100. Yıl kutlaması yapan Türkiye’nin, kanımca 2023 itibarı ile halk katmanlarında en çok göze batan unsuru ayrışma ve ötekileştirmelerden bıktığı, yeni neslin eğitimli kısmının da bu tarz soğuk savaş yöntemlerine artık pek aldırış etmemesi oldu. Öte yandan kurucu değerlerin sistematik bir program dahilinde on yıllardır gözden düşürülmeye çalışılmasına rağmen ülke ve dünya şartlarına uyum ve gelişim için tek ve alternatifsiz yol olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikrinin tüm olumsuzluklara rağmen zihinlerde canlılığını ve dinamizmini koruduğunu da 2023 boyunca görmüş olduk.
Ancak tüm bu olumlu duruma rağmen Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir genel değerlendirmeyi geçmiş 100 yılı göz önünde tutarak ortaya koyan bir çalışma göze çarpmadı. Halbuki tam da böyle dönemlerde bu gibi konuların ortaya konulup tartışılması ve kamuoyunun da desteği ile ikinci yüzyıl için toplumun tüm katmanlarına yayılması gerekiyor. “Türkiye yüzyılı” söylemlerini bu anlamda ciddiye aldığımı söyleyemeyeceğim çünkü bu söylem Osmanlı’nın güçlü dönemlerine takılı kalmış, yaşadığımız çağın gerçeklerine uymayan ve hatta daha da kötüsü çarpıtılmış bir tarih önermesi üzerinden gelecek hayali kurmaya çalışan ve gerçekte de sadece 2023 yılı Mayıs ayında yapılan seçime yönelik bir söylemden ibaret. Söylemin içerisinde ülkenin önündeki fırsat ve tehditler ile güçsüz yanları ile kuvvetli alanlarını göz önüne alan gerçekçi bir değerlendirme yok ve yurttaşa herhangi bir yol çizilmemiş durumda. Kaba tabiri ile hamasetten öteye bir içeriği yok. Karşıt şekilde muhalefetin “ikinci yüzyıl” söylemi de aynı şekilde bir program sunmaktan uzak. Dolayısı ile söylemde bile ayrılık varken iki söylemin içeriğinin de boş olmasında birleşme vardır.
O nedenle Cumhuriyetin geçmiş 100 yılını kısa bir değerlendirme ile gözden geçirirken, küresel gelişmeler ışığında gelecek 30 yılı öngörmek ve buna göre politikaların belirlenmesi taraftarıyım. Bunlar belki devlet bürokrasisinde tartışılan ve detaylandırılan konulardır ancak bizler yurttaş olarak bunlarla ilgili bilgi ve yönlendirme almamaktayız maalesef. İş böyle olunca da özel hayatımız ve iş yaşamımızla ilgili kişisel planlarımız da bulanıklaşıyor, belirsizliğin yarattığı tedirginlikle manipülasyona açık insanlar haline geliyoruz. İş böyle olunca da dünyada olup bitenleri kaçırıyor, kendimizi yaklaşan fırtınalı ortama hazırlayamıyoruz.
Hayat geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır
Tabiattaki canlılar günü yaşarlar yarın için plan yapmaz ve kaygı duymaz, sadece insan bunun dışındadır. Bu yüzden de başarı ve ilerlemeden bahsederiz. Bizi insan yapan en önemli özelliklerimizden biri bu olsa gerekir. Dolayısı ile yaşadığımız gün yarın nasıl yaşayacağımızı belirler. Aynı şekilde geçmişte yaşadıklarımızdan alacağımız dersler de geleceğimize yön verir, aynı hataları yapmazsak bugünden daha farklı ve avantajlı bir yaşamımız olur.
O nedenle tarihi bilmek, onu iyi analiz etmek, bir ülke ve o ülkenin bireyleri için kritik önemdedir. Nihayetinde bir ülkede olup biten her şeyden o ülkede yaşayan tüm bireyler sorumludur.
Bu bakış açısı ile yaşadığımız toprakla ilişkimizi de hızlıca kısaca gözden geçirmekte fayda var.
Öncelikle şunu idrak etmemiz gerekiyor: Türkler olmadan dünya tarihi eksik kalır. Tarihin her safhasında varolan bir halkız. Cumhuriyet öncesi Türklerin son iki yüzyılı ise Doğu ve Balkan dünyasında dikkate alınması gereken bir dönem.
Osmanlının bir Balkan imparatorluğu olduğunu hatırdan çıkarmadan kültürümüzün derinliğini anlamaya çalışmalıyız, Anadolu yarımadasındaki halkların kültürü ile yoğrulmuş temellerimize Balkan kültürü eklemlenmiştir. Bu nedenlerle Türkler Balkan toplumlarından ayrı düşünülemeyecek bir halktır. Dolayısı ile emperyalist batı düşüncesinin aksine Avrupa’dan kopamayacak bir halkız. Nihayetinde gerek savaşlarla gerekse ticarette Avrupa ile 1000 yılı aşkın ilişkisi de olan bir toplumuz. Bunun ötesinde haritaya bakıldığında küresel jeopolitiğin kırılma hattının coğrafyamızdan geçtiği görülecektir, bu nedenle dünyanın merkezi 21 yy’da bile halen Balkan ve Anadolu coğrafyasıdır desek yanlış olmaz.
Anadolu yarımadasında binlerce yıldır yaşayan ve iz bırakmış, bölgede Araplar dışında tüm halklarla kaynaşmış ve kültürel birlik içerisine girmiş, teşkilat kurma ve yönetme becerileri gelişkin, birlik olduğu andan itibaren çok hızlı hareket eden, doğru liderlikte inanılmaz işler başarmada maharetli, değişkenliklere çok hızlı uyum gösteren insanlarız. Öncü olmak için mücadele eden, önünde model olmadan, muasır medeniyete ulaşmayı hedeflerken onun temsilcileri ile de boğaz boğaza savaşarak tarihini ve kimliğini koruyan ve asla esir olmayan, pes etmeyen gururlu insanların evlatlarıyız. Nihayetinde de işgalden kurtuluşu kendi başına gerçekleştiren ve başka herhangi bir millet veya ülkenin müdahalesine ihtiyaç duymayan bir toplumuz. Bütün bunlar bizleri dünya halkları içerisinde farklı bir konuma yerleştiriyor bize düşen de bunları aklımızdan çıkarmadan gelecek kuşaklara eksiksiz aktarmak olmalı.
Cumhuriyet’in ilk 15 yılı ve sonrası
Yakın siyasi tarihimiz okullarımızda çok üzerinde durulan bir dönem değildir. Belki de Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra yaşanan gelişmelerin halen iç politika malzemesi olması ve ayrışmaların bu politikalar bazında kullanılmasının etkisi olabilir. Öyleyse Türkiye’nin geleceği için yakın tarih olaylarının tarafsız gözle analizi ve gelecek kuşaklara aktarımı gerekir. Bunun için de politikaların ve siyasi partilerin dış etkenlerden bağımsızlaşmasına ve her şeyden önce siyasi örgütlerin kurucu değerler etrafında birleşen ama ekonomik farklılıklar üzerine çözüm getiren yapılar haline gelmesi ve bunun devlet aygıtı ve kamuoyu tarafından kontrol edilmesine ihtiyaç vardır. Yani siyasi partilerin hiçbirinde dinsel ve etnik köken bazında bir siyasi söyleme yer olmamalıdır bunların üstüne herhangi bir siyasi organizasyonun faşizan yöntemler benimseyenleri ya da bu söylemlere sahip olanları da demokratik sistemde yer bulamamalıdır. Cumhuriyet’in kuruluş düşüncesinde bunlar vardır, 1946 öncesindeki çok partili hayat denemelerinde de bu temel prensiplerin gözetildiğini görürüz.
Genç Cumhuriyet sağlık ve eğitim alanlarında çok büyük bir başarı göstermiştir. Öyle ki eğitim harcamaları o dönem savunma harcamalarının üstüne çıkmıştır. İlk 15 yılın bakanlarının yaptıklarına bakıldığında 1-2 sene içerisinde her biri için çok büyük çok hızlı değişikliklerin devreye alındığı görülür, barışçıl ama radikal bir devrimsel süreçtir yaşanan. İş sadece dahi bir liderin varlığına bağlı değildir. Lider, kadro kurmayı ve insan seçip, yönetmeyi çok iyi bilmektedir. Kadro da işlerin aciliyeti ve gerekliliğini kavramış, liderin vizyonuna inanmış insanlardır. İş böyle olunca, davaya inanmışlık duygusu tüm bürokrasiye oradan da tüm ülkeye yayılmıştır.
Cumhuriyetin kuruluş macerası da son derece önemli mesajlar barındırmaktadır. En önemli husus meşruiyete verilen önemdir. Katılımcılık özenle istenmiştir. Muhalefet yapılması sorun edilmemiş hatta muhalefetin hırçınlığı yürütme üzerinde denetim unsuru olarak da kullanılmıştır.
Bu gözle bakıldığında Cumhuriyet’in ilk 15 yılındaki idealist dinamizmi Atatürk’ün ölümünden sonra görmüyoruz. İnönü dahil Atatürk sonrasındaki tüm liderler, yetkiye sahip olunca kurucu felsefenin esprisini kaybetmiş, devrim kazanımlarını da taviz verilebilecek konular olarak görmüşlerdir. Bunun karşılığında da devlet bürokrasisi kuruluş vizyonunu koruyamamış ve yönetenleri denetleyip çizgi içerisine çekememiştir. Bunda en büyük pay ordunun Cumhuriyet döneminde çağın gereklerine uygun gelişiminin belki de bilinçli bir şekilde geri bırakılması, eğitimin de kurucu strateji dışına çıkarılıp ABD güdümüne teslim edilmesi olmuştur. Dünya üzerinde örneği olmayacak şekilde herhangi bir savaş ya da işgal yaşamadan Türkiye tüm ekonomik, eğitim ve askeri kadrolarını başka bir ülkeye açmıştır. Dolayısı ile denilebilir ki Cumhuriyet kadrolarının tüm dinamizmi, 1939 itibarı ile zayıflamaya başlamış, devlet hantal ve dış güdüme açık, halka mesafeli, toplum faydasına karşıt bir yapıya evrilmiştir. Bir başka açıdan da Atatürk sonrasındaki yönetim tarzının -çok partili hayata geçişten sonra bile- denetimden uzak ve belli bir elit grubun hatta liderin iki dudağı arasına sıkışacak şekilde dış yönlendirmelere açık bırakılmış olmasıdır. Buna sebep genç Cumhuriyet’in demokrasi tecrübesinin olmaması gösterilebilir ancak devletin de özellikle NATO’ya girişle birlikte yerelden çok küresel güce bağlandığı ve bunun yarattığı sorunlarla uğraşması gerektiği açıktır.
Atatürk sonrasındaki düşük profilli yönetim ülkenin hızını keserken, küresel etkimiz gelişememiştir. Ancak genel olarak bakınca ülke zarar görse de iç uzlaşmalarla büyük bir savaş ve yıkıma uğramadan 100. Yılına ulaşmayı bilen bir Cumhuriyete sahibiz. Bu şekilde düşününce belki 85 yıl boyunca hatalar yapmış, zig-zaglar çizmiş, kurucu değerleri yeteri kadar takip edememiş olsak da insan birikimimizi ve ekonomik kapasitemizi bir şekilde arttırmayı başarmış durumdayız. Yani aslında durum Türk şirketleri ile de benzerlikler göstermekte. Türk firmalarının birçoğu halen modern yönetim tekniklerini takip etmemekte hatta genel yönetim yanlışlarında ısrar etmektedirler, yani firmalarımızın birçoğunda yönetimler yeterli donanıma sahip değildir ve ağırlıklı olarak yanlış karar ve uygulamalar içerisindedirler, ama ilginç bir şekilde firma içinde işine bağlı insanlar işin devamını ve büyümesini sağlamaktadırlar. Aynı durum Türkiye için de geçerlidir diyebiliriz. Onlarca senedir siyasi partileri yöneten kişileri göz önüne getirdiğimizde hiçbirine işimizi emanet etmeyeceğimiz hatta iş sahibi olsak bu insanları işe bile almayacağımız konusunda hemfikir oluruz. Ama bu insanların ülke yöneteceğine inanıp oy vermekteyiz, bu insanlar da insanı çileden çıkaran türlü yanlışlıkları uygular dururlar. İş böyleyken ülkesini seven, işini görevini iyi yapan bürokratlar ve halk katmanları sayesinde ülke başladığı noktadan daha iyi bir yere gelmiş durumda. Bu bakış açısıyla denilebilir ki belki ilk 15 yılın yönetim felsefesi demokrasi ile güçlendirilerek devam ettirilebilseydi yani devlet etkisi ve gücü artarken devletin toplum tarafından denetimi ve baskı altına alınmasını başarabilseydik bugün G. Kore’den daha zengin ve refaha erişmiş bir ülke haline gelebilirdik ancak kötünün iyisi olarak uçurumlardan aşağıya düşmeden bugünlere gelebilmiş bir toplumuz.
Türkiye’nin en büyük yapısal yanlışlarından biri 1960-1970 arasındadır. ABD boyunduruğundan kurtulmak için gerçekleştirilen 1960 ihtilali ne yazık ki bunu başaramamış ve 1971 yılındaki büyük kırılmaya kadar ülkede iki kutuplu bir mücadelenin ortaya çıkmasına yol açmış, nihayetinde tarafların 12 Mart 1971’deki uzlaşısı sonrasında ekonomik ve askeri avantaja sahip olan küresel güç tüm ağırlığı ile sistemin üstüne çökmüştür. Bu aşamadan sonra kanat ülke kapsamında ABD ulusal çıkarlarına eklemlenen Türkiye’de kontrolün elde tutulması için kurumsal, kültürel ve siyasi aşınma engel tanımadan ilerlemiş ve 12 Eylül’le birlikte kalıcılaşmış, nihayetinde mevcut siyasal parti kurgusu da Türkiye’nin ayaklarına zincir olarak bağlanmıştır.
1965-1970 arasındaki büyüme hızı Adalet Partisi iktidarı ile artmış, yatırımlar hız kazanmıştır ancak İstanbul ve sonrasında Doğu Marmara’nın ekonomik olarak öne çıkması yine bu dönem politikaları doğrultusundadır. Denilebilir ki dönem ile tetiklenen kontrolsüz göç ve plansız şehirler, 2000’li yıllarda varoş ve yağma kültürünün tüm ülkeye kibirle hâkim olmasına yol açan süreci başlatmıştır. Tüm ülkeyi saran bir kanser gibi düşünebileceğimiz kötülüklerin başlangıcı Demirel’in bu dönemdeki iktidarının politikalarıdır. Şehirler iskân izni olmayan ama yerleşime açılan binalarla doludur. Yağma kültürünün ana dayanağı olan hukuksuzluk ve kural dışılık genel kabul gören bir davranış biçimi olarak yıllar boyunca bireylere yerleşmiştir. Ekonomi Istanbul ve çevresinde ağırlık kazanmış, İstanbul yaşanılacak yer olmaktan çıkmış, 1994 yılındaki belediye seçimlerinden sonra da zincirinden boşalmış şekilde büyük şehirlerin tamamı yağma kültürünün etkisine girmiştir. Buna paralel olarak iş kolları ve sanayi dağılımı gözetilmeden yönetilen ülkede coğrafi dengeler bozulmuş, bu da terör ve kara paraya yönelimi arttırmış, nihayetinde ülke sorunlar yumağı üzerine eklenen yeni sorunlarla işin içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklenmiştir. 100 yılını tamamlayan ülkede devletin konumu ve görevleri muğlaklaşmış, devlet kutsal bir kavrama dönüştürülürken yurttaşlar devlet için yaşayan, vergi ve pahalılık altında inleyen varlıklar olarak görülmeye başlanmış, devletin tüm imkanları da dar bir elitin hizmetine sunulmuş, liyakat, katılımcılık, fırsat eşitliği gibi kavramlar toplum gündeminden çıkmış, dozu artan otoriterlik altında bireylerin kendini ifade etme imkânı kalmadığı gibi yönetimi değiştirme gücü ve iradesi de tükenmiştir. Elitin kendi menfaatine olan çarpık sistemi devam ettirebilmesi için bir aygıt haline indirgenen devlet, vatandaşın zor olan hayatını daha da zorlaştıran bir araca dönüştürülmüştür. Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken ülkenin halen ayakta kalmasını sağlayacak olumlu gelişmeler de yaşanmıştır ancak bunların planlı ve düzenli olmaması, olumsuzlukların etkisinin daha büyük olması ülkenin bir türlü kabuğunu kıramamasına yol açmıştır. Olumlu gelişmeleri özetle geçecek olursak; tıp çalışanlarının kalitesi, mühendisliğin tüm sorunlara rağmen halen iyi seviyede olması, sanayi gücünün rekabetçi ve girişimci ruhunu koruması, spor ve sanatta hırslı ve yaratıcı bireylerin yurtiçi ve yurtdışında halen varlık gösterebilmesi, yüksek enflasyon, kötü politik ve ekonomik yönetime rağmen büyüyen ticari işletmelerimiz ve nihayetinde toplumun önemli bir kesiminde kullanımı yaygınlaşan dijital teknolojiler, yüksek nüfusu ve her türlü yıpratmaya rağmen gücünü koruyan, teknolojisini geliştiren ordusu ile karamsar tabloyu her an tersine çevirebilecek tarihsel birikim ülke üzerindeki umudu canlı tutmaktadır.
Türkiye’nin SWOT’u
Yakın geçmişi gözden geçirdikten sonra geleceğe yönelik planlamama yapabilmemiz için iş hayatında yaygın kullanımı olan Güçlü-Zayıf yönler ve Fırsatlar-Tehditler ile ilgili başlıkları gözden geçirmekte fayda var.
Güçlü Yönler:
Stratejik Konum: Türkiye’nin konumu, onu ticaret ve jeopolitik için stratejik bir merkez haline getirecek imkanlar sunmaktadır.
Ekonomi: Tarım, turizm, imalat ve tekstil gibi güçlü sektörleri bulunan bir iş altyapısı vardır. Sanayi ve tarım her türlü olumsuz şartlara rağmen gelişmeye açıktır. Ülkede girişim ruhu canlıdır. İş hayatı hızlı uyum sağlayan, yaratıcı çözümlere alışkın pratiği güçlü insanlarla doludur.
Zengin Kültürel Miras: Türkiye’nin zengin tarihi ve kültürü büyük bir turizm potansiyeli sunmaktadır bu miras küresel imajını artırmaya yarayacak özelliklere sahiptir. Genel olarak ırkçı ve şoven yaklaşımlar kültüre işlememiştir. Toplum hızlı bir şekilde birleşip organize olmaya yatkın insanlardan kuruludur.
Genç Nüfus: Nispeten genç bir nüfus, ekonomik büyümeyi ve yeniliği sürükleyebilir. Teknolojik imkanlara erişim kolaylaştıkça ve eğitimde fırsat eşitliği sağlandığı noktada toplumda yaratıcılık seviyesi artmaktadır. Genç nüfus soğuk savaşın sebep olduğu iç gerginliklerden uzaklaşmış bir kitledir.
Zayıf Yönler:
Ekonomik İstikrarsızlık: Yüksek enflasyon ve paradaki değer kaybı Türkiye’nin ekonomik performans göstermesine engeldir. Yönetime ekonomi konusunda toplumsal güven kalmamıştır.
Politik Kaygılar: İç politik zorluklar ve otoriterliğe dair endişeler, istikrarı ve uluslararası ilişkileri etkilemekte üstüne iç barışı da engellemektedir. İktidarın uygulamaları yaşamı zorlaştırırken muhalefetin de alternatif oluşturamaması çözümsüzlük ve umutsuzluğu tetiklemektedir. Düzensiz göçmen sorunu mevcut sorunlara eklemlenmiş yeni ve suni bir problem olarak iç kargaşayı arttıracak potansiyele sahiptir. İktidar söylem ve eylemleri ile seküler-muhafazakâr-etnik ayrımcılık şeklinde 3 farklı kırılma noktasında toplumsal gerilimi sürekli arttırmaktadır. Kitleler manipülasyona açık, ayrıştırılmış, karşılaştığı sorunlar nedeni ile de baskı altında yaşarken geleceğinden endişelidir. Artan yolsuzluklar ve kanundışı oluşumlar toplumda güvensizlik ve gerginliği arttırmaktadır.
İthalata Bağımlılık: Enerji ve girdi malzemelerde ithalata olan bağımlılık ekonomik performansı engelleyen en önemli sorunlardan biridir.
Jeopolitik Gerilimler: Bölgesel çatışmalar, NATO ve AB ile çatışan çıkarlar, Rusya – Ukrayna savaşı ve Ortadoğu, Kafkasya’daki gerilim ve çatışmalar ve bunlara küresel aktörlerin dahli ve bu aktörlerin bölge üzerindeki planları ülkenin sıcak çatışmaya oldukça yakın olduğu hissini uyandırmaktadır.
Fırsatlar:
Dünyanın coğrafi merkezi: Büyük üreticiler ile Avrupa arasında bir enerji transit merkezi olarak gelişme imkânı mevcuttur. Çin’in Kuşak ve Yol projesi deniz ve karada önemli fırsatlar sunmaktadır. Çin- ABD arasındaki siyasi gerilim ve ekonomik savaş ülke için yeni fırsatlar ve iş birliği imkanları sunmaktadır. AB’nin sanayisizleşmesi, ABD güdümündeki yönetimlerin ısrarlı yanlış politikaları, yaşlanan nüfusu dışında refaha ulaşan batı toplumunun konfor alanının verdiği kayıtsızlık, doğru politikalar izleyen Türkiye için uzun vadede AB etki alanında güçlü bir aktör olma ihtimalini yaratmaktadır.
Tarımın bilimsel yöntemlerle canlandırıldığı bir durumda, coğrafya ve nüfusa uygun eğitim ve iş planlamasını gözeten 30 yıllık sanayi programı ve akılcı bir ekonomi yönetimi ile desteklendiği durumda ülke bölgesel liderliğe sonrasında da küresel bir oyuncuya dönme potansiyeline sahiptir.
Teknolojik İlerleme: Teknolojiye hızlı uyum sağlayan genç nüfus sayesinde, altyapı ile desteklenen bilişim sektörü birçok yeni iş kolunu açmak dışında AB’nin teknoloji merkezi haline gelebilir. Yapay zekâ kullanımının yaygınlaşması ve bu alandaki girişimlerin desteklenmesi, yeni teknolojilere yatırım, sağlık sektörü ve dijital teknolojilerin altyapı yatırımları ile desteklenmesi Türkiye’ye yeni ufuklar açacak alanlardır. Bireysel özgürlükler ve katılımcılığı arttıracak demokrasiyi güçlendirecek siyasi yapılanmanın da yaratıcılık seviyesini arttıracağını değerlendirmeliyiz. Bu da savunma sanayide başlayan teknoloji atılımlarını tüm sektörlere yaymayı kolaylaştıracaktır. Teknolojik ilerleme katma değerli ürün ve hizmet üretimine odaklanılması durumunda ekonomik başarı uzun soluklu hale gelecektir.
Turizmde Büyüme: Ülkenin kültürel ve doğal cazibelerini kullanarak turizm sektörünü genişletme imkanları geniştir. Tüm Anadolu’nun tarih ve kültür birikimine ulaşım, altyapı yatırımları ile desteklenirse büyük gelir imkânı oluşur. Türk damak tadının benzer şekilde küresel anlamda bilinmemesi yeni iş kolları yaratacak potansiyellere sahiptir. Başlı başına şarapçılık, zeytincilik gibi Anadolu’ya özgü sektörler ekonomiye büyük katkı sağlayacak açık alanlardır.
AB İlişkileri: Bağımlılıktan uzak duracak şekilde, ulusal çıkarları gözeten ve çatışma konularını öteleyen, üyelik değil karşılıklı faydayı gözeten, kurumsal yapılarda uyum için yasal düzenlemeleri hızla yaşama geçiren ve alternatif fırsatlara engel olmayan bir ilişki içerinde olmak Türkiye için AB bölgesinde ekonomik ve politik fırsatlar yaratmaktadır. AB ülkelerindeki Türk nüfus bu anlamda çok değerlidir. Türkiye’nin AB’nin ABD’den bağımsızlaşmasında büyük menfaati vardır, bu düşünce etrafında tüm devlet aygıtlarının mesai harcaması beklenmedik imkanları sunabilir. Hiç düşünmediğimiz şekilde Almanya-Rusya-Türkiye iş birliğini ve faydalarını çalışmak da yeni fırsatları ortaya koyabilir. Böyle bir birlikteliğin üzerine eklemlenen uzakdoğu bağlantısı bu ülkeler için yepyeni fırsatları ve bölgesel barışı önümüze koyabilir.
Tehditler
Silahlı Çatışmalar: AB bölgesinin ABD planları doğrultusunda bir savaşa sürüklenmesi, Ukrayna çatışmasının yayılması gibi olasılıklar Türkiye için kâbus senaryolarından biridir. Rusya’nın Ukrayna savaşından zaferle çıkması ve ekonomik ve askerî açıdan güçlenmesi de tarihsel olayların verdiği dersle Türkiye’nin hayrına değildir. Tersi bir durum olarak ABD güdümündeki batılı güçlerin Rusya’yı zayıflatarak, kendi politikalarına uyum sağlayacak bir yönetimin Rusya’da iktidarı devralması da Türkiye’nin hiç istemeyeceği şartları yaratabilir.
ABD pasifikteki çıkarlarını koruyabilmek için bölgemizdeki askeri varlığını azaltmak istemektedir bunun için de vekiller oluşturmaktadır. Türkiye ile ilgili yukarıda bahsettiğimiz planları doğrultusunda bu görevi üstlenecek ülke ve organizasyonlar peşindedir. Tarihinden ders almamış gibi görünen Yunan hükümetleri bunun için hevesli görünmektedir, zayıflığı gördüğü noktada batıdan ve Akdeniz’den Türkiye’ye karşı ABD ve AB desteği ile güç kullanma isteği vardır. Böyle bir durumda ABD’nin Pasifik çıkarları doğrultusunda D. Akdeniz ve Ege’de Türk donanmasına karşı risk almayacağını değerlendirsek bile bu görevin Fransa’ya devrinin mümkün olduğunu da akılda tutmak gerekir. Öyle bir girişimde Türkiye’nin güney sınırında ABD’nin PKK/PYD/YPG unsurlarını da Türkiye’ye karşı harekete geçirme ihtimali vardır. Bunun Türkiye’de büyük bir otorite boşluğu anında olması beklenebilir. Bu da deprem ve/veya iç çatışmanın ortaya çıktığı durumda olabilir. Bu hali ile Türkiye’nin en zayıf olduğu anda Rusya’nın da Türkiye aleyhine devreye girme ihtimali vardır. Tüm bunların gerçekleşmemesi durumunda en büyük risk Iran’a yönelik askeri bir harekettir. Ancak şahsen bu durumun Türkiye’ye yönelik tehditten daha az bir ihtimal olduğunu değerlendirmekteyim. Yani Türk devlet otoritesindeki ani bir zayıflama anında, Türkiye’ye saldırı öncelik sırasında Iran’dan önce gündeme gelebilir.
Turizm, tarım, kültür ve iklim değişikliği: Türkiye’nin içine düştüğü yağma kültürü doğal kaynaklarını, doğasını ve yaşam alanlarını da kemirmekte ve tüketmektedir. Yerleştirilmeye çalışılan İdeolojik yaklaşım da kültürel ve tarih birikimine büyük tehdittir. Tüm bu sorunlar ülkenin çok önemli gelir kaynaklarının potansiyelini ortadan kaldırmaktadır. Küresel iklim değişikliğini ve su kaynaklarının azalmasını da hesaba katarak mevcut yağma politikalarının sadece turizmi değil tarım ve tarıma bağlı yan sektörleri de yok olma seviyesine getirdiğini görmekteyiz. Enerjide dışa bağlı olan ülke tarımsal ürünlerde de dışa bağımlı hale gelmiş durumdadır. Tarım, hayvancılık, kültür ve turizm kaynaklı politikasızlık ekonomik bağımsızlığa yönelik büyük tehdit yaratmaktadır.
Ticaret savaşları: Batılı demokrasiler dahil olmak üzere büyüyen otoriterlik eğilimleri, özellikle AB bölgesinde gelişen ırkçı söylemler, ABD-Çin arasındaki ticaret savaşlarının küresel etkilerini arttıracak gelişmelere sebep olacaktır. Ticaret savaşlarının el yükseltmesi ile pazarlarda korumacılık, yerelden tedarik, ticari ilişkilerin politik hedefler doğrultusunda engellenmesi gibi arayışların artacağını beklemek gerekir. Ticaret savaşlarının bölgesel silahlı çatışmalarla desteklenmesi ekonomik durgunluklar ve ticaret kesintilerini de gündemden düşürmeyecektir. Türkiye tüm bu tehditlere karşı ekonomik performansı ve pazar alternatifleri açısından korumasızdır.
İç Bölünme: Adalet sistemindeki yoldan çıkış yurttaşların sisteme güvenini aşındırmış, akabinde kurumlara güven azalmış, birçok olayda devlet vatandaşın itimatını sarsmıştır. Yurttaşını iten kakan bir tür bürokrasi de uzun yıllar boyunca devlet vatandaş ilişkilerini aşındırmıştır. Tüm bunların üzerine iktidarın ayrıştırıcı söylemlerin devam ettirmesi, kurucu değerleri her fırsatta aşağılayan ve Cumhuriyeti hor gören, hikâye ve hurafeleri gerçeklere tercih eden kesimleri cesaretlendirmiş, hukuk sisteminin adaletli bir şekilde işlediğine inanç yok olmaya yüz tutmuştur. Bu ortamda Türk halkını hor gören ancak başka etnik kökenleri Türk toplumundan üstün gören zihniyetler ve uygulamalar, düzensiz göçmenlerin yarattığı tehdit toplumda ciddi bir ayrışma ve birbirine karşı güvenmeme durumunu pekiştirmiştir. Ortak değerlerin yok sayılması ve ahlaki yozlaşmanın teşviki ile yağma kültürünün politik hesaplar doğrultusunda hâkim kültür haline getirilmesi sonucu ülke içindeki sosyal ve politik bölünmeler, ulusal birlik ve ilerlemeyi engellerken ulusal çıkarlar ve toplum sorunlarına yönelik odaklanmayı ortadan kaldırmaktadır. Bireylerin gün geçtikte birlik olma duygusundan uzaklaşması ve laik yaşamı ortadan kaldırma niyetlerinin açıkça ifadesi toplumu çok tehlikeli bir ayrışmanın ortasına itivermiştir. Böyle bir ayrışma neticesinde ortaya çıkma ihtimali bulunan iç çatışma riski ne yazık ki tarafların hiçbirine fayda sağlamayacak ve belki de ülke bağımsızlığını kaybedecek bir sürece girebilecektir.
İş listesi:
İş hayatındaki genel uygulamada SWOT analizleri Güçlü-Zayıf yönler ve Fırsatlar-Tehditler sıralandıktan sonra bir kenara atılır. Ancak işin doğru olarak uygulaması için zayıflıkların güçlü yanlara dönüştürülmesi ve tehditlerden de fırsatlar yaratılması yönünde bir iş listesi çıkarılıp takip edilmesi gerekir.
Bu bakış açısı ile yukarıdaki analiz doğrultusunda Türkiye’nin yapması gerekenleri aşağıda sıralamak mümkün:
Ekonomi: Ordusu ile haklı bir şekilde gurur duyan bir milletiz. 1990’ların başında başlayan ve donanmanın başını çektiği özgün ve yerli silah sistemlerinde tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye iyi yolda gitmektedir. Ancak bir ülkenin ordusu ne kadar güçlü olursa olsun ekonomisi kötü durumdaysa, dışa bağımlılığı yüksekse olası bir çatışmada orduyu takviye edecek güç çok limitlidir.
2022 yılı Şubat ayında Rusya-Ukrayna çatışmasının başlaması pandemi sonrası artan tüketim ve üzerine eklemlenen ticari savaşlar nedeni ile fiyatlar AB bölgesinde çift hanelerde yükselmeye başladı. Ancak 2022’yi enflasyonla geçiren AB bölgesi 2023’ün son çeyreğinde fiyat artışlarını frenleyip eski seviyelerine getirdi. Dolayısı ile AB ülkeleri enflasyonun ekonomiye olumsuz etkilerinin fazlasıyla farkında olarak ciddi tedbirler alıp uyguluyorlar bu da stabil ekonomide gelişimi mümkün kılıyor, enflasyon sistemlerine kalıcı hasar vermiyor. Ancak Türkiye’de bu durum tamamı ile tersine çalışıyor. Tüm bunların dışında izlenen politikalarla ve çarpıtılmış verilerin bilinçli kullanımı sebebi ile enflasyon sebebi ile oluşan gelir kaybına orta sınıfı ve esnafın da eklenmesi ve toplumun önemli bir kesiminin yoksulluk sınırında ya da altında yaşamaya başlaması iç tüketimi zayıflatıyor. Dış satımı önceleyen ama iç tüketimi de canlı tutan bir anlayışın yatırımlarla desteklenmesine yönelik uygulamalara ihtiyacımız var. Üstelik bunu gerçekleştirecek ekonomik altyapıya da sahibiz. Dış satımı arttıracak tedbirler içerisinde sanayi programının planlanıp uygulanması, denizcilik, bilişim sektörü gibi yeni sektörlere öncelik verme ve her şeyden öte kural ve kanunlara dayalı, girişimciliği özendiren ve destekleyen kamudaki israfı temelden ortadan kaldıran ve performans ve verim odaklı bir ekonomi yönetimine geçmek durumundayız. O nedenle Çin’in Çin Malı 2025, Almanya’nın Endüstri 4.0 programı gibi bizim şartlarımızı gözeten ve ciddi takibini sağlayan bir kalkınma programına ihtiyacımız var. Böyle bir programı sadece sanayi için değil tüm ticari sektörler için planlamalı ve uygulamalıyız. Tarım, hayvancılık, turizm, sağlık, eğitim, çevre ve bilişim sektörü bu anlamda ele alınması gereken öncelikli alanlardır.
Kamu, özel sektör ve kişisel tasarruflar büyüme için çok önemli üç başlıktır. Bu nedenle öncelikle kamudaki israfın ortadan kaldırma azmini göstermeliyiz. Buna yönelik kanuni düzenlemelerin bağımsızca uygulanması kritik önemdedir. Tasarruf teşvik politikalarının disiplinli bir şekilde uygulanması ile yatırımların artması ve üretimin nitelik değiştirmesini sağlamak mümkündür. Buna paralel enerji kullanımı ve sarfiyatının azaltılması, yenilebilir kaynakların teşviki çok önemli tasarruf başlıkları olarak öne çıkmaktadır. Türkiye cari açık vermesine sebep olan enerji dışalımı ile ilgili tedbirlerde çok geri kalmış durumdadır. Bu alanda yepyeni teknolojiler ve fırsatlar ülkenin önünde durmaktadır. Buna yönelik şehir planlamalarının, taşıma sektörünün, enerji üretim yöntemlerinin yeniden ele alınması da hem iş hacmini arttıracak hem de enerji kaynaklı tasarrufa yardımcı olacak bir alandır.
Silahlı Çatışmalar: Ekonomi ve depreme yönelik tedbirler birinci öncelik olarak Türkiye’nin önünde duruyor ve ikisi de birbiri ile etkileşim içerisinde olan konular. Bu durumda yaklaşan depremde devlet otoritesini koruyan ve hızla geri dönüşü sağlayacak yeni bir anlayışı devreye almalıyız, bu da mevcut sistemde radikal bir değişikliğe olan ihtiyacı ortaya koyuyor. O hali ile özellikle ekonomi ve deprem ile ilgili olarak tam yetkinin meclise devri gereklidir ve meclis bu alanlardaki çalışmaları denetlemeli ve yürütmeli, aksayan noktalara müdahil olmalıdır. Bunu sağladığımız noktada devlet güçlenecek, ekonomi toparlanacak ve riskler bertaraf edilirken, iç barış sağlanacak, diplomasi arkasında güven hissederek bölgesindeki çatışmalardan uzak kalmanın yollarını bulacaktır. Bu arada ordumuz ateş gücünün iyileştirilmesine ara vermeden devam edecek ve herhangi bir dış gücün fırsat kollamasına imkân vermeyecek donanım ve kuvvete ulaşacaktır. Bölge ve küresel çaptaki silahlı çatışmalardan ve yaratacağı yıkımlardan uzak kalmanın yolunun demokratik sistemden geçtiği açıktır. Meclis’in gücünün ve politikalarda etkisinin artmasının böyle bir etkisi olacağını hesap etmek gerekiyor. Yani özetle işin sonunda kurucu meclis gibi çalışacak bir ulusal meclise acil olarak ihtiyacımız var.
Bütün bunların dışında küresel çatışma risklerini avantaja çevirmek için Türkiye’nin ABD hegemonyasının Akdeniz ve Ortadoğu’da sona erdirilmesinde çıkarı vardır. Bunu sağlamak için Türkiye tüm imkanlarını kullanırken bir taraftan da kendine vekil kuvvetler yaratmak zorundadır. Güneydeki ABD tarafından oluşturulan tehdidin Afgan göçmenlerle karşılanması gibi olanakları da bun kapsamda gözden uzak tutmamalıyız. En nihayetinde Türkiye için en iyi çözüm bizim bölgesel bir çatışmaya karışmamızdan önce ABD’nin pasifikte bir çatışmaya girmesi olacaktır. O vakte kadar Türkiye bölgesinde herhangi bir oldu bittiye bulaşmamalı ve saldırıya uğramamalıdır. Tüm devlet aygıtlarının bu konuya odaklanması hayati önemdedir.
Politik kurgu: İç barış tüm zorlukların üstesinden gelmeye yarayan temel konudur, o nedenle Türkiye’deki üç temel ayrışmanın ortadan kaldırılması gereklidir. Bu ayrışmalar seküler yaşam, muhafazakâr yaşam ve etnik köken kaynaklı sorunlardır. Bu ayrışma noktalarını ortadan kaldırmak için başlangıç noktası ekonomik refahın artmasıdır. Bunun için denenmiş ve başarılı olmuş bir reçetemiz var. Cumhuriyetin ilk 15 yılında uygulanan kurucu felsefe bize bu yolu gösteriyor. Ekonomik sorunların ortadan kalkması için Türkiye’nin çok hızlı bir şekilde tek adam rejiminden uzaklaşması, katılımcı ve tüm toplumun çıkarlarını kollayan, hızlı karar alıp uygulayan ve kamu denetimine açık bir sisteme geçmesi zaruridir. Bu açıdan yukarıda bahsettiğimiz ulusal meclis yapısının devreye girmesine ihtiyaç vardır.
İyileşme siyasi partilerin kurgusu ile başlar. Siyasi parti kanunundaki anti demokratik yaklaşım düzeltilmedikçe siyaseten değişim gerçekçi olamaz, parti yönetimleri dar kadroların elinde sultaya dönüşmemelidir. Başarısız olan gitmeli, yönetimler iki dönemden fazla görevde kalmamalıdır. O hali ile siyasi yapıların kurguları için de yeni bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bu yeni sistemde partiler arasındaki farklar yalnızca ekonomik sorunlara getirdikleri çözüm yöntemleri olmalıdır. Dış politikada savrulmalara sebep olacak görüş ve düşüncelere yer yoktur, ya da yurt dışı desteğe sahip bir organizasyon (parti veya dernek/vakıf) kabul edilemez. Yine aynı şekilde demokrasiyi, özgürlükleri ve Cumhuriyeti hedef alan hiçbir görüş demokrasinin imkanlarından faydalanamaz. Ülke içerisinde herhangi bir etnik kimliğin diğerine üstünlüğü ya da bir etnik kimliğin suistimal amacı öne çıkarılmasına izin verilmez. Yine herhangi bir dini görüşün toplumun diğer kesimlerine baskı aracı haline dönüşmesi ve suistimali ile politika aracı yapılmasına izin verilmez. Herhangi bir siyasi görüş faşizan eğilimlerle kitleleri tahrik ve sevk ediyorsa söz konusu politik kurgu çerçevesinde devletin gücü bu organizasyonun yaşamasına imkân vermez. Böyle bir politik kurguya sahip olan siyasi sistemin toplumdaki ayrışmaları da ortadan kaldıracağını hesap etmeliyiz.
Vali ve Belediye yönetimlerinde de yeni bir yaklaşıma yönelmek zorundayız. Bu şekli ile şehir yönetimlerinde liyakat ön planda olmalı ama devlet tarafından belli performans kriterlerini sağlayamayan kişilerin bu görevlerde devamı mümkün olmamalıdır. Bu sistemin sağlıklı işlemesini de hak meclisleri denetlemeli bu şekli ile belediye meclislerinin görevlerini halka devretmesi ve buna yönelik yeni bir düzenleme yapılması gereklidir.
Diaspora: Yanlış iç politikalar ve paralel gelişen küresel olaylar sonucu son 4-5 senedir yetişmiş insan gücü açısından Türkiye’den bir kaçış vardır. Ekonomi, hukuk ve yönetimdeki yapısal düzenlemelerle bu göç tersine çevrilebilir ancak bunlar toparlandıktan sonra bile dönmeyecek olan insan kaynağının da yurtdışında Türkiye için çalışan bir diasporaya dönüşmemesi için bir neden yoktur. Politik ve ticari konularda Türkiye’nin dışarıdaki elleri ve kolları haline gelebilecek birikimli bir nüfusun Türkiye için yukarıda sayılan zayıflıklar ve tehditleri ortadan kaldırmada önemli faydası olacağı kesindir.
İnsan Potansiyeli: Kamuda da özel sektörde de başarılı kadrolar yaratmalıyız. Bu kadrolar spor disiplini ile yetişmeli, rekabet ve başarı hırsına sahip olmalıdır. İhtiyacımız olan büyük sıçrama için eğitim sisteminin ilköğretimden yüksek tahsile kadar baştan aşağı yeniden tasarlanması gerekiyor. Lise ve üstü eğitim için sektör ve bölgelere göre meslek ihtiyaçlarını ortaya çıkarıp çalışan nüfus planlamasını yaparken, yeni teknolojilere uygun yeni iş kollarını nasıl oluşturabiliriz bunun çarelerine bakmak durumundayız. Tüm dünya yapay zekâ ve insansız sistemlerden bahsederken, Türkiye kendini bu gelişmelerin dışında bırakmamalıdır. Bunu yaparken de temel gücün insan olduğunu ve insan altyapımızı güçlü tuttuğumuz oranda yeni teknolojilerde başarılı olabileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu kapsamda özel yetenekli insanlarımıza yönelik gerçekçi ve uygulanabilir bir sistemi dünya örneklerinden esinlenerek oluşturulmalıyız. Eğitim sistemimizde sanayi eğitiminin eksikliği vardır, üniversiteler dünyadaki başarılı örnekler gibi sanayi ve iş dünyası ile gerçek anlamda iş birlikleri içerisinde olmalıdır. Eğitim sisteminin iki amacı olmalıdır: birincisi, düzgün ve nitelikli bir işgücü yetiştirmek (çalışan, yönetici ya da iş sahibi) ikincisi de; üstün zekalı çocukların tespit edilip bunların iyi yetiştirilmesi ve gözetilmesi. Gelir grubuna göre çocuk yetiştirmek toplumdaki çatlakları arttırmaktadır, eğitimin kalitesinin paraya bağlanması fırsat eşitliğini ortadan kaldırdığı için toplum kapasitesinde kayıp vardır. Eğitim imkânı Anadolu’nun her karış toprağında aynı kalitede ve ulaşılabilir ve ücretsiz olmalıdır. Toplumda yeteri kadar ayrışma varken eğitim aracılığı ile de bu ayrışmanın artmasına göz yumamayız.
Dijital dönüşüm, yalın dönüşüm, kültürel dönüşüm, stratejik dönüşüm, sürdürülebilirlik dönüşümü vb birçok dönüşüm kavramıyla iş hayatımızda sürekli karşılaşıyoruz ve hatta birçoğunun parçasıyız. Tüm bu dönüşümler içinde bulunduğumuz yapıların/organizasyonların değişerek iyileşmesini hedefliyor yani olumlu anlamları var ancak başka bir dönüşüm var ki hepsinden çok yaygın ve hepsinin tersine çalışıyor. Diğerlerinin aksine kurum içerisinde çok hızlı ve kolay yayılabiliyor. En önemlisi de bu yayılma sürecinde herhangi bir disipline ihtiyaç duymuyor olması. Kurumlarda çok sık görülen bir hastalık olmasına rağmen üst yönetimler tarafından bilinçli/bilinçsiz kolaylıkla tercih edilebiliyor. O hali ile bu kavramı “Kurumsal Sirk Dönüşümü” olarak nitelemek uygun düşüyor.
İşin ilginç tarafı da para ve emek döktüğümüz tüm dönüşümlerin de bahse konu “kurumsal sirk dönüşümünün” yarattığı hasarları düzeltmek üzere bulduğumuz/keşfettiğimiz çözümler olması.
Küçük aile şirketlerinden büyük kurumsal yapılara kadar her çapta şirketin gerçekliklerden kopup bir sirke dönüştüğü durumlar olabiliyor. Sorun da bu durumların artarak genel kabul görecek şekilde kültüre yapışması ve firmanın normali haline gelirken, iş yapış tarzının da topyekûn bir kaosa sürüklenmesi. Çalışanların zaman zaman “ben neyin içine düştüm?” dediği durumlar için çıkış yolu elbette yapıyı yönetenler tarafından bulunmalı, dolayısı ile öncelikle yönetimin sirke dönüşen iş ortamından rahatsızlık duyuyor olması gerekiyor. Aksi durumda halinden memnun bir yönetimle çıkış yolu bulmak mümkün değil.
Sirkten çıkış yolunun bulunması için onu yaratan şartları anlamak gerek. Bu şartlar kurumun yapısı, iş alanı ve büyüklüğünden bağımsız olarak tüm işletmeler için geçerli, tek fark içerdiği insan sayısında. Bu şartlar özetle aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Gösteri: İşlerimizde kârlı büyüme ana hedef iken, özellikle yönetim katındaki iş yapış tarzında gösteri esas konu haline gelebiliyor. Küçük firmalarda bu rakibe, pazara kendini olduğundan farklı göstermekken, kurumsal yapılarda da yöneticinin bir konu ile bağlantılanan bonusu, şahsi kariyer hedefi, yapı içindeki ittifakları, üst kademenin yönlendirmeleri vs gibi daha çeşitli sebeplere dayanabiliyor. Bu şekli ile çetrefilli iş süreçlerini iyileştirmek, toksik davranışları engellemek ve rekabetçi kalmak yerine, gösteriye odaklanarak asıl amaç gözden kaçabiliyor.
Ağustos böceği: Geleceğe yönelik stresi mevcut gerginliklere eklemekten kaçınan bu davranış biçimi özetle sorunlar yumağı içerisinde yolunu bulmanın en kestirme yolu olarak yarınla ilgili bir kaygı duymamayı anlatıyor. “Konu önümüze düşsün o zaman bakarız” tavrı diye açıklanabilen, yarını düşünmek yerine anı halletmeye çalışan bakış açısı büyük sorunların habercisidir aslında. Büyük kurumsal yapılarda üst yönetimin istedikleri dışına çıkmamak da belli bir dönem kariyer garantisi sağladığından bu tutuma sebep olabiliyor. Bugün yaşadıklarımızın dün yaptıklarımızla alakası olduğu yeterince kavranmamış olmasının yanı sıra mevcut iş yükünü arttırma kaygısı ve kendine güvensizlik de yöneticilerde bu tutumu besleyen başka faktörler. Sonuç itibarı ile organizasyon yangın söndüren ve bu yüzden de hiçbir şeye zamanı kalmayan bir kitleye dönüşüyor, nihayetinde acillerin de kendi içlerinde en acil, çok acil, çok çok acil vb gibi anlamsız önceliklendirmelerle yönetilmeye çalışıldığı bir ortam oluşuyor.
Aynı gemideyiz: İş yaşamında en dejenere ve anlamını/değerini yitirmiş, slogan olarak bile etkisi olmayan kurumsal değerlerden biri olarak takım çalışması kavramı iş ortamının sirke dönüşmesinde baş rolü oynuyor. Takım çalışması söyleminin etkisizleşmesinin temel sebebi de söylediği ile yaptığı birbirini tutmayan yönetim olduğu net olarak söylenebilir. İç çekişmeleri körükleyen, sorunları analitik yaklaşım yerine söylentiler/şikayetler üzerinden çözmeyi tercih eden tutum, birlikte çalışma ve yardımlaşma imkanlarını ortadan kaldırıyor. Nihayetinde iş sorunları ilginç bir şekilde kişisel problemlere dönüşüveriyor. Yönetici de kişisel çatışmalardan o an içerisinde kendi ajandasına fayda sağlamaya çalışınca işler çığırından çıkabiliyor. Birbirinin açığını gözetleyen kurum çalışanları iş sonuçlarının gecikmesine, yanlış iletişime ve verimsizliğe neden oluyor. Biz bir takımız söylemi kurum değerlerine yapışmış ve çokça çiğnenmiş bir sakıza dönüşürken kurum içi meydan savaşlarının yaşandığı noktada sirkin karmaşasının kontrolü ele alması şaşırtıcı değil. Sözde kalan takım çalışması, iç çatışmalara yoğunlaşma ile birleşince çalışanlarda odak kaybı, birbirinin açığını bulup ortaya serme gibi toksik davranışları tetikliyor ve sonuçta çalışanlar işlerinin gereklerini yeterince yerine getiremiyorlar. Bu da müşterinin ürün/hizmete ilgisini hızlı bir şekilde azaltacak süreçleri tetikliyor.
Liyakat: İnsanın toplumsal yaşamının her aşamasında adalet birinci öncelikli bir konu. İş yerlerinde de bu durum geçerli. Pozisyonlar türlü nedenlerle liyakati düşük kişiler tarafından doldurulunca kurum içinde rahatsızlıklar baş gösteriyor. Hele ki yönetim kadrolarına eğitimi ve yetkinlikleri yeterli olmayan kişileri atamak, başta atanan kişiye yapılan büyük haksızlıktır. Ancak bu kişi kendine verilen zararı elde ettiği pozisyon, maaş, güç vs gibi sebeplerle fark etmese de başarısızlığı işe başladığı gün kesinleşmiştir. Böyle bir kişinin çalışma arkadaşlarına yaklaşımı yetersizliklerini örtmeye çalıştığı oranda toksik olacaktır. Firma yönetiminin işin sonunda berbat bir ekibe sahip olmak gibi bir özel hedefi yoksa liyakatsiz çalışanlara/yöneticilere sahip olmak ve onları desteklemek bir şekilde o yöneticinin ve nihayetinde kurumun intiharı demek olur. Liyakate önem vermeyen kurumlarda ilk önce işi bırakıp kaçanlar her zaman en iyilerdir, geride kalanlarsa en kötüleri. Dolayısı ile “yöneticinin kalitesi birlikte çalıştığı insanlar kadardır” söylemi boşa değil. Kötü çalışanlarla dolu bir iş yerinin de gün sonunda iyi müşterisi olmaz ve işleri iyiye gitmez. Liyakatsiz kişilerin terfi ettirilmesi/işe alınması, kadrolar içerisinde iş yapmasa bile dokunulmazlar olması gibi adaletsizlikler, yarattığı iç gerginlik dışında kadrodaki aşınma sebebi ile çok yüksek maliyetli bir karardır. Dolayısı ile işe olumsuz etkisinin yanında yaratılan verimsizlik ve insan kaybı açısından oldukça pahalı bir uygulamadır. Liyakate önem vermeyen iş yerlerinde bir başka sorun ise unvanlar; aile şirketleri olsun, kurumsal yapılar olsun, unvanları işlevlerinden düşük veya yüksek olacak şekilde kullandırıyor olmak da çelişkiler ve adaletsizlikler doğurur. O nedenle organizasyon şemalarının da yönetim tarafından dikkatle düşünülerek ve belli bir stratejiye yönelik kurgulanması gerekir. Buna dikkat etmeyen bir yapının sirke döndüğü çalışanlar ve müşteriler tarafından çok hızlı kavranacaktır.
İşimiz kaosu yönetmek: Yöneticilerin iş ve insan yönettiklerini akıllarından çıkarmamaları gerekiyor ancak genelde sadece işi yönettiklerini düşünüyorlar. İnsan faktörü yöneticinin gözünde excel kutucuklarından ibaret olunca kaos ipleri eline alıyor. “İşimiz kaosu yönetmek” argümanını her gün sorunlarla kan ter içerisinde boğuşan ve çıktıda hep sorun yaşayan kurumlar çok sever. Belki de bu şekilde bireyler bir meydan okumayla başa çıkabildiklerini düşündüklerinden işe yaradıklarını varsayarlar. Ancak konu kaosu yönetmek değil kaosu beslememek ve ortadan kaldırmaktır. Kaos varsa süreçlerde karmaşıklık dolayısı ile iş ve zihin gücünde kayıp var demektir. Bu da rekabette sorun yaratır. Kaotik bir ortamda bireylerin fikirlerinin bir önemi yoktur, iyileştirmeler için harcanacak zaman da yoktur. Dolayısı ile işi büyütecek, kayıpları ortadan kaldırıp verimi arttıracak inovasyon da kurumda ortada görünmez. Bir şekilde çalışanların fikirlerini toplayalım diyebilen bir kurum olursa, orada da çalışanlar fikirlerinin uygulanmadığını gördükleri bir ortamda, bir, en fazla iki defa sorunları iyileştirmeye yönelik fikirlerini yönetimle paylaşacaktır, ancak sirkleşen kurumda yönetim, ya bununla yetinecek ya da tekrar tekrar fikir sormaya devam edecektir ama nihayetinde hiçbir öneriyi uygulamaya geçirmeyecektir. Çalışanlar da konunun ciddiyetinin olmadığını kavradıkları noktada duyarsızlaşacaktır. Artık kaçış an meselesidir.
Son Söz:
Kurumsal Sirk Dönüşümü, bir işletmenin sürdürülebilirliği ve başarısı açısından büyük bir tehdittir. Ancak, bu tehdit, yapılandırılmış bir yaklaşım, etkili liderlik ve uygun çözüm stratejileri ile aşılabilecek bir sorun olarak görülmelidir. İşletmeler, bu sirkleşmenin nedenlerini anlamak ve önlenmesi için gerekli adımları zaman geçirmeden atmaktan çekinmemelidir, bunun için de bir şeylerin değişip düzeleceğini beklemenin bir faydası yoktur. Harekete geçilmesi gereken an sorunun anlaşıldığı ve tehdidin büyüklüğü fark edildiği andır.
2023 Yazı itibarı ile Türk iş insanlarını neler bekliyor?
Genel Manzara
Türkiye, Avrupa ile Asya arasında stratejik bir kavşakta yer alan, uzun ve zengin bir tarihe sahip, kadim uygarlıklarla iç içe geçmiş bir ülke. Küresel güç kaymasıyla birlikte artık bölgede önemli bir güç olarak kabul ediliyor. Ancak Türkiye, siyasi istikrarsızlık, ekonomik eşitsizlik ve büyüyen sığınmacı krizi gibi bir dizi büyük problemle de karşı karşıya.
Ne yazık ki 2023 seçimlerinden sonra Türkiye’nin siyasi istikrarsızlık ve ekonomik gerileme döneminin devam ihtimali artmış durumda. Ülkenin ekonomik zorluklarını yönetme yeteneği ve sığınmacı-kaçak krizini ele alma isteği dahil olmak üzere bir dizi faktör geleceğini etkileyecek önemde. Türkiye bu zorlukların üstesinden gelebilirse, dünya sahnesinde önemli bir oyuncu olma potansiyeline sahip, ancak mevcut tüm siyasi aktörlerin sorun çözme yeteneklerinin düşük olması ve yeni sorunlar yaratma potansiyelleri bu ihtimali oldukça fazla azaltıyor. Bu şekli ile de Türkiye’nin bölgede bir istikrarsızlık kaynağı haline gelme olasılığı, bölgesel güç olma olasılığından daha fazla diyebiliriz.
Diğer tarafta dünyanın geleceği de belirsiz durumda. Özellikle batılı ülkelerde önemli bir liderlik sorunu mevcut. Bunun sonucu olarak Çin ile artan gerilimde zaman içerisinde batılı demokrasilerin otoriterleştiğini görme ihtimali artıyor. Batılı ülkelerde yapısal değişiklikler ve otoriterliğe kayma emareleri hissedilirken, Çin’in baskı rejimlerini nüfuz altına almak için ekonomik, siyasi ve askeri alanda desteklemesi, Türkiye gibi bir ülke için büyük riskler taşıyor. Tüm bunların üzerine iklim değişikliği, terörizm, güç savaşları, göç ve ekonomik eşitsizlik dahil olmak üzere bir dizi sorun da uluslararası ilişkilerde karmaşayı arttırıyor. Türkiye bu ortamda mevcut siyasi aktörlerin kendi elleri ile yarattığı sorunların da eklenmesiyle birlikte kendi sorunlarına gömülmüş şekilde, dünyada olup bitenlerden kopmuş bir iç gündemle tüm enerjisini on yıllardır tüketiyor. Bu hali le de Türkiye küresel jeopolitik çatlaklardan kendini koruyabilecek bir savunma mekanizması geliştirmekten oldukça uzak görünüyor.
Bütün bunlara rağmen ülke, yabancı yatırımlar için büyüyen bir pazar, genç ve büyüyen bir nüfus, stratejik bir konum ve düşük maliyetli bir iş gücü dahil olmak üzere bir dizi rekabet avantajına halen sahip durumda. Ancak ülkenin dünya sahnesinde önemli bir oyuncu olması için, liyakatli kadroların öncülüğünde adalet sisteminde, devlet politikasında ve siyasi yapısında önemli değişiklikleri hızlıca uygulamaya koyması gerekiyor. Durum bu iken, 2023 seçim sonuçları bu gerekliliği bir kenara koyarak değişim için gerekli olan toplumsal motivasyonu ortadan kaldırmış oldu.
Adalete güvenin düşük olduğu bir toplumda, dar bir kitlenin etrafında yaratılan büyük eşitsizlikler genele çok hızlı yayılır. Bunun üstüne liyakatsiz yönetim sadece devlet ve siyasi kadrolarda kötü etkisini göstermekle kalmaz, yozlaşmanın yaygınlaşması ile birlikte özel sektörde de düşük potansiyelli yönetim anlayışını hakim hale getirir, eş-dost, tanıdık sarmalı ile kısıtlanan yaşam alanlarında inovasyon, vizyon, gelecek vb kavramlar anlamlarını yitirir. Dolayısı ile Türkiye politik sistemindeki yapısal hastalığı artık iş hayatına da taşımış durumda diyebiliriz. Her ne kadar bu olumsuzluklar iş insanlarının hayatlarını zorlaştırsa da kararlı ve bilinçli yönetimler, sorumluluk alanlarında doğru çözümlerle işlerini sürdürme ve kötü gidişattan korunma yollarını bulabilirler.
İş Hayatı
Türkiye için 2023’te savunma sanayi dışındaki sektörlerde önemli zorlukların devam edeceğini öngörmek zor değil. En büyük pazarımız AB’deki büyüyen durgunlukla birlikte artan fiyat rekabeti ve marjların baskılanması, maliyetlerin düşürülmesine yönelik aksiyonların artmasına yol açıyor. Bu da özellikle verim artışını çok fazla gözetmeyen Türk iş hayatında işverenlerin tercihleri doğrultusunda yetenek kaybı, iş gücünde fiziki ve motivasyon aşınmasına evrilebilecek süreçleri tetikleyebilir. Bu durum Türk ekonomisindeki ağır sorunlarla birleşince yöneticilerin ve iş sahiplerinin işleri ile ilgili oldukça sarsıntılı bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz.
Yüksek enflasyonun kısa zamanda tek hanelere düşmeyeceğini de kabul edersek, Türkiye’de varlık gösteren firmaların yatırımlarını durdurduğu, faaliyet dışı gelirlerin tekrardan gelir tablolarında ortaya çıktığı, rantın yükselen değer olmaya devam ettiği bir ortamda yönetimlerin de büyüme ve inovasyon gibi konular yerine finansal korunma bakış açısına geri döneceğini düşünmek olası.
Kısacası Türk iş hayatı siyasetin yarattığı ağır sorunlar ve çözümsüzlük nedeni ile içinde bulunduğu türbülanstan en az 3-5 sene daha çıkamayacak gibi görünüyor. Bunu jeopolitik kırılganlık ve Avrupa’daki süregiden savaş da besliyor ve beslemeye de devam edecek. Son 7 senedir üst üste krizler yaşayan bir ekonomide durumun devam ediyor olmasının kısa ve orta vadede çok yıkıcı sonuçları olabileceğini de hesaba katmak gerekiyor.
2001 krizinde iç pazarda güçlü olan firmalar krizi fırsata çevirerek ihracata ve yurtdışı yatırımlara yönelmiş ve krizden güçlenerek çıkmıştı. Sonrasında da iç pazar ve ihracat dengesi gözetilerek görece istikrarlı bir ekonomi ve kur ile büyüme sağlanmıştı. 2023 itibarı ile bu seçenek ana pazar AB’deki durgunluk ve küresel pazarlardaki jeopolitik gerilimler nedeni ile riske girmiş durumda. Dış satımda risk büyürken 2021 sonu itibarı ile kurdaki büyük hareketle tetiklenen ekonomik sarsıntının yurtiçi satınalma gücünü büyük miktarda aşındırması firmaların seçeneklerini zora soktu. 2023 seçim sonuçlarına yoksullaşmanın yansımamış olması, ekonomik sorunlara acil ve kalıcı çözümlerin gelmeyeceğinin de işaretlerini veriyor. Bu sorunların iç tüketimde büyük bir aşınma yaratması ve bunun devam edeceği gerçeği firmaların dışsatım – iç tüketim dengesinde kaçış alanını daraltıyor. Bu durumda iş dünyasının kendine küresel alanda yeni pazarları bulup açması gerekiyor, ancak bunun için gerekli olan kaslara da Türk sanayisinin büyük bir kısmı sahip değil.
Son 20 yıllık dönemde Türk sanayisi savunma sektörü dışında teknolojik bir atılım gösterememiş, belli bir sanayi programı olmadan iş gücü ağırlıklı, düşük verim ve ortalama kalite ile günü kurtarırken, 20 sene önceki dinamizminden uzaklaşmış durumda. Bu da yukarıda bahsettiğimiz riski dağıtma ve yeni pazarlara girme imkanını zora sokuyor.
Türk siyasetinin uzun dönemdir başka bir gerçeklikte yaşamayı tercih etmesi ve toplumun tümünün çıkarları yerine, dar bir kesimin ekonomik geleceğini gözetmesi nedeni ile iş sahiplerinin mevcut koşullarda kendi yollarını çizip doğruları bulması ve yeni imkanlar yaratması gerekiyor. Bu zorlu şartların da yeni yaratıcı çözümlere yol açma ihtimalini değerlendirmek lazım. Bu yaratıcı çözümleri içinde barındırabilecek bazı konulara göz atarken seçenekleri de aşağıdaki gibi sıralamak mümkün:
1. İşe alımlarda artış olmayacak
2023’te kurumsal yapılar beyaz yaka pozisyonlarında tam zamanlı çalışanlar için yeni kadrolar açmadan eksiklikleri tamamlamanın bir yolu olarak dışarıdan temin yöntemini benimseyebilir. Bunu doğru bir şekilde uygulamak için de;
Çalışanların şirket içi yetenek hareketliliğini teşvik etme yolu bir seçenek olarak değerlendirilebilir.
Yeni çalışanlar maliyet baskısı nedeni ile ilk tercih olmayacağı için, yüksek öncelikli pozisyonlara yönelik belirli becerilere sahip profesyonellerin dışarıdan hizmet temini ve geçici işçiler gibi alternatif yöntemlerden yararlanma imkanları aranabilir.
2. Hibrit yaygınlaşması.
Masa başı çalışanlar için hibrit çalışma kalıcılaşmış durumdayken, üretim ve sağlık hizmetleri gibi ön saflarda çalışanlar için de yeni esneklik çözümleri uygulamak mümkün. Bu noktada mevzuatın izin verdiği ölçüde öne geçen aracı kurumların ağırlığı artabilir. İş dünyasında kısa dönemde mavi yaka işleri için de yaratıcı çözümleri devreye alması gereklilik halini alabilir.
3.Yöneticiler maliyetler, satış baskısı ve çalışan beklentileri arasında sıkışacaklar.
Bu dönemde iş ve insan yönetmenin daha da zorlaşacağını kabul etmek gerekiyor. Türk şirketleri için verim birinci öncelik olmak zorunda, şirket bazında tasarruf oranlarıyeni KPI olarak yönetimlerin önüne konulursa yapıların ekonomik sağlığı artacaktır. Bu nedenle danışman ve profesyonel dış destek ve/veya bağımsız yönetim kurulu üyelikleri her çapta şirket için göz önünde bulundurulması gereken bir konu haline geliyor. Nakit yönetimi ve nakit varlığı en önemli konulardan biri olmaya devam edeceği için de bu konunun kurum kültürünün önemli bir parçası olacağını beklemek mümkün.
Enflasyonist ortamda rant gelirlerinin şirket finansallarına geri dönmesi, kredi, faiz ve kur problemleri tepe yönetimlerinin daha fazla finans yönetimi gözlüğünü kullanmayı zorlayabilir. Bu şekli ile tepe yönetimlerde 1980’lerin vizyonu düşük-dar kalıplı ve finans odaklı bakış açılarının yaygınlaşması ve bunun mevcut çalışan kuşaklarla çatışmasının firmalarda performans düşmesi ve yetenek kaybına yol açabileceğini öngörmek mümkün. Bilinçli yönetimlerin bu tuzaktan uzak durması işlerinin verimli ve sağlıklı idaresi için önemli bir konu olarak duruyor. Bunun için de firmaların açık vizyonlu yöneticilerle çalışırken, profesyonel dış destek opsiyonlarını da gündemde tutması gerekiyor.
Sonuç itibarı ile mevcut ekonomik şartlarda ana odak sektörden bağımsız olarak verim ve hız olmalıdır. Finansal konular da bu vizyonu bozmayacak ve kültürü kapalı hale getirmeyecek şekilde yönetilmelidir.
4. İşe yerleştirmede yeni yollar lazım
Yetenek avcılığı sektördeki sorunlar sebebi ile işveren ve iş arayan için faydasını bir süredir yitirmiş durumdaydı. İçinde bulunduğumuz dönem özellikleri sebebi ile bu sektörde doğru adayın doğru işe önerilmesi konusunda pragmatik değişikliklere ihtiyaç duyulacaktır. Herşey değişirken bu sektörde yöntemlerin değişmiyor olması, sektör çalışanlarının da yetkinliklerinin ihtiyaçları karşılamaması önemli problemler olarak öne çıkıyor. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir problem değil benzer aşınma Avrupa’da da süregeliyor.
Sektör oyuncularının bunun sebepleri ve çözüm yolları üzerinde çalışması gerekirken, kurumların da teknolojik çözümler ve sosyal ağlar üzerinden yetenek bulma ve işe alma becerilerini geliştirmeleri gerekiyor. Kurumsal yapılar yıllardır yetenek kanallarını genişletmenin ve çeşitlendirmenin stratejik değerinden bahsediyor ancak bu yönde hissedilen bir iyileşme maalesef yok. Geleneksel kaynak bulma yöntemleriyle yetenek ihtiyaçlarını karşılamada sorun yaşayan yapılarda bunu değiştirmek için en doğru zaman şu an olabilir.
2023’te kritik rolleri doldurmak için kurumların, adayları eğitim bilgileri ve önceki deneyimleri yerine yalnızca rolü yerine getirmek için gereken becerilere göre değerlendirme ile ilgili yeni yöntemler bulma konusunda çalışmaları gerekiyor. Bu noktada da kalıplaşmış anlayışlar yerine farklı bakış açıları ve geçmişe sahip dahili veya harici adaylara doğrudan ulaşmanın yollarına bakmak fayda sağlayabilir. Çalışan arayışında kalıplaşmış ön kabulleri firmalar bazında elden geçirmek ve bu noktada firma becerileriyle orantılı olarak yapay zeka destekleri kullanacak şekilde IT ve IK birimlerinin ortak çalışmasını teşvik etmek iyi bir yönetsel tutum olacaktır..
Türkiye’de 2018 yılından bu yana karşılaştığımız toplumsal, ekonomik ve politik türbülans, işyerlerinde üretkenlik ve performansta azalma, işten ayrılma ve işyerinde mutsuzluk ve motivasyon eksikliği olarak kendini gösteriyor.
Bütün bunların üstüne moda terimlerin altyapısını hazırlamadan yönetsel zorlamalarla kuruma giydirilmesini artık bir kenara bırakmalıyız. İşlerimizi insanlarla idare ediyorsak her şeyden önce iç süreçlerimizden başlayarak markamıza kadar tüm yapımızı insanlaştırmanın yollarına bakmalıyız. Bunun için de tepe yönetimden başlayarak işin anlamı ortaya konulmalıdır. 1980’lerin vizyon-misyon-değerler kalıplarını artık dolaba kaldırma vakti geldi.
6. Kuşak konusunda tek odak zarar getirir.
Yine moda şekli ile Z kuşağının iş hayatında yaygınlaşması ve müşterilerin de artan oranda Z kuşağından olduğu savları işe bakış açımızı derinden etkiliyor. Genç kuşaklara yönelik bu odak yanlış olmasa da tek odak olması zarar verecektir. Herkesin gözden kaçırdığı hem Türkiye’de, hem de Avrupa’da 30-55 yaş aralığında çok büyük bir kitlenin olması durumudur. Dolayısı ile hem çalışan tarafında hem de müşteri tarafında bu yaş aralığının işimizi çok büyük oranda etkilediğini ve en azından önümüzdeki 10 senelik performansımızı belirleyeceğini gözden kaçırmamak gerekiyor.
Sadece Z kuşağının değil, herkesin sosyal becerileri 2020’den beri aşınmakta. Tükenmişlik, bitkinlik ve kariyer güvensizliği performansı düşürüyor. Yalnızca Z kuşağına odaklanmak sorunu doğru şekilde çözemeyecek. Kurumlar profesyonel süreçlerini tüm işgücü için yeniden tanımlamak zorunda.
Bu şartlarda, kritik yetenekleri elde etmek ve elde tutmak, tüm çalışanları bütünsel olarak desteklemek ve çalışan verilerini etik bir şekilde toplayıp kullanmak gibi işin en kritik yönlerini ele almayı başaran kurumlar, tercih edilen işverenler olarak kendilerini farklılaştırabilecekler.
Şirketler, bu eğilimlerin önüne geçen ve ortaya çıkan zorlukları proaktif bir şekilde ele alan güçlü iş stratejileri tasarlayarak kendilerini gelecekteki başarı için konumlandırabilirler.
1 Şubat 1979 yılında anneannemin evinde yemekten sonra hep birlikte akşam haberlerini TRT’nin siyah beyaz ekranından izliyorduk. Haberler genel olarak o dönemde olağan hale gelen ve iç savaşı andıran terör eylemleri ile dolu idi, durum o halde dönmüştü ki o Şubat akşamından aylar önce Ankara’daki evimizin arka bahçesine oynarken bizim apartmanın karşısındaki binanın, camı boyalı dairesinde patlama olduğuna şahit olmuştuk. Ölen var mıydı hatırlamıyorum ama kırılan boyalı camın arkasında tuğla ile örülü bir duvar vardı, içeridekiler kimler idiyse, camlardan içeriye ateş edilmesinden korkuyorlardı, bu şekilde bir saldırıdan korunmuşlardı ama dairede bomba patlamıştı.
Her gün her yerde patlayan silahlar canlar alırken, subay olan babamın sık gerçekleşen nöbet gecelerinde ablam, annem ve ben evde korku ile kalıyorduk. Babam, evde olmadığı gecelerde anneme yatmadan önce kapıyı zincirlemesini ama onun üstüne de kapının arkasına masa ve sandalye yığmasını tembihlerdi çünkü az bir zaman önce alt komşulardan birinin evine kapıdaki zincir kesilerek girilmişti. Şükür bir cinayet işlenmemişti ama kadının neyi var neyi yok alınmış üstüne de bayağı bir hırpalanmıştı, yapanlar ise basitçe “anarşistlerdi”, bulunamadılar. Bu şekli ile birçok gece dış kapının arkasındaki eşya yığıntısına korku dolu gözlerle bakarak uykuya daldığımı hatırlıyorum.
O gecelerden birinde henüz gün ağarmamışken, annemin kapı arkasındaki eşyaların arasına girip gözetleme deliğinden dışarı baktığını fark ettim. Sonrasında hızla salona geçip yan komşunun duvarını yumruklamış, duvardan gelen ses üzerine yan komşumuz ayaklanmış ve birkaç dakika sonrasında apartman boşluğunda sesler duymaya başlamıştık. Babamın yokluğunda komşu acil bir durumda anneme duvara vurmasını salık vermişti, ne yazık ki evlerde o dönem telefon yoktu ve annem de bu kararlaştırılan davranışı yapmıştı. Sonradan anladık ki kapının önünde duran çöp sepetimizi birileri karıştırmış, annem sese uyanıp gözetleme deliğinden bakınca da kapının önündeki kişiyi görmüş ve yan komşuyu ortak duvara vurarak uyandırmış, komşu da gürültü ile kapıyı açınca çöpü karıştıran kişi korkup kaçmıştı. O hali ile tüm apartman bizim çöpün başına toplandık. Bütün endişe çöpe patlayıcı konulması üzerine idi, neden sonra yan komşu bir tekme ile çöp kutusunu merdivenlerden aşağı yuvarlayıverdi. Bomba imha operasyonu başarı ile sonuçlanmıştı, çöp kutusunda patlayıcı yoktu, hatta çöp dışında hiçbir şey yoktu. “Belki de silah saklayacaktı” gibisinden yorumlarla herkes evine döndü, kapılarını kapattı. Biz de o korku ile sabah olmasını bekledik ve hayatımıza devam ettik.
1980’e doğru hızla akıp giden o günlerde sıradan bir Türk ailesinin her an, herhangi bir gün başına gelebilecek olaylar bu şekilde kanıksanmıştı ve o 1 Şubat 1979 akşamına kadar bu tip olaylardan ürkmek 6 yaşındaki bir çocuk için hayat standardı olmuştu artık. Haberler başladığında babamın oturduğu koltuğun tepesindeydim. Haber spikeri, gazeteci-yazar Abdi İpekçi’nin arabasında suikasta uğradığını anlatıyordu, çapraz ateşe alınan arabanın camları parçalanmıştı. Siyah beyaz görüntülerden araba içerisinde kan lekeleri zar zor fark ediliyordu. Tüm aile donup kalmıştık, benim izlememi istememiş olacak ki, babam televizyonu kapattı ama o dönem yaşanan türlü olay içerisinde en çok o an korktuğumu söyleyebilirim. O günü hatırladıkça da içim ezilir, büyük sıkıntı ve üzüntü duyarım.
Bu ve bunun gibi travmatik olaylar benim kuşağım için 1980 sonrasında politik mücadelelere karşı mesafeli durmaya yol açtı denilebilir. Ancak 1970-1980 arası ile ilgili olarak ortalama Türk vatandaşının zihninde olayların genelde dış güçler tarafından organize edildiği ve işin sonunun bir darbe ile bağlanması için şiddetin arttırıldığı yönündedir. Bu dış güç yaygın inanışa göre ABD ve batı, görece küçük bir kesime göre de Sovyet Rusya ile iş birliği içerisindeki yerel terör örgütleridir. Benim zihnime kodlanan şekli ile de sağ ve sol olarak ayrışan kamplarda çatışmayı tek bir el yönetmiş ve tırmandırmış sonra da düdüğü öttürmüştür, bunu yapabilecek imkanlar da ABD’dedir, amaç da Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine açmaktır. Buna en önemli kanıt çatışmaların darbenin hemen ertesinde sona ermesi, 24 Ocak 1980 kararlarının darbe sayesinde sorunsuz uygulanması ve basında bu yönde çıkan türlü yazılar, analizlerdir.
Ancak tarihi olaylar aslında üstünkörü aktarıldığı ya da empoze edildiği şekilde gerçekleşmeyen örneklerle doludur ki bu açıdan tarih okuması ve araştırması konunun nereden ve neden başladığını öğrenmeye, sebep ve sonuçlarını sorgulamaya ve sonrasında da gelecek için bu araştırmalardan çıkarımlar yapmaya yarar. Yakın tarih okumalarımdan çıkarımlarım sayesinde bu dönemle ilgili bendeki kodlamanın olayların seyri ve yazılan anılarla tam olarak örtüşmediğini fark etmem mümkün oldu. Türkiye soğuk savaş dönemi boyunca ciddi bir Amerikan etkisi altındaydı ve evet belki 1960 anayasasının getirdiği özgürlükler toplumda etkisini göstermişti, ama ülke üzerindeki emperyalist gücün etkisini ortadan kaldıracak kadar güçlü ve yaygın bir demokratik uyanış bir anayasa ile birkaç yılda oluşabilir miydi de ABD kaybettiği ipleri hemen ele almak için önce iç karışıklık sonra darbe organizasyonu yapsındı. Bunun dışında 1960, 1962, 1963 ve 1971’e uzanan darbe ve girişimlerinde ana söylem: “sorunların devam ettiği ve bunların bir türlü çözüme kavuşturulmadığı o yüzden de askeri müdahale arayışlarının olduğu” şeklinde. Ancak devam eden sorunlardan dile getirilenlerin hiçbiri darbeye yol açacak konular değil. Daha büyük bir dert var ve bu girişimlerin amacı o derdi kökten çözmek. Bu durumda dile getirilmeyen sorun veya sorunlar nedir, anlamak gerekiyor. Bu gibi sorularla konu benim zihnimde tam olarak netleşmemiş hale geliyordu. İşin içinde başka bir şeyler olmalıydı ve aslında biraz yukarıdan bakınca da her şey yine açık kaynaklarda mevcuttu.
Özellikle siyasi tarihte kısıtlı dönem içerisine takılı kalmak olayların önü ve arkasını anlamakta zorluk yaratabiliyor o nedenle dönemin sınırlarını biraz esnetip başlangıç noktasını aramak gerekiyor. Ben de bu yazdıklarımla bunu yapmayı amaçlıyorum. Tamamı ile açık kaynaklardan edindiğim bilgileri toparlayarak kendimce bir akış ve neden-sonuç ilişkisi yaratmaya çalıştım. Tüm bu çabalarım yakın tarihimizdeki “gizemli gerçekleri” ortaya çıkarmak amacını taşımıyor ama çok önemli bir çıktıyı ortaya koymayı hedefliyor. Dolayısı ile okuyacaklarınız, benim okumalarımın yorumudur, sadece yorum, ama konunun en önemli kısmı bugüne ve geleceğe ne çıkarım yapabiliriz tarafı olacaktır.
Dolayısı ile aktarımlarımın sonunda güncel hayatımız ve Türkiye’nin geleceği ile ilgili önermelerim olacak. Yakın tarihte yaptığımız yanlışlıkları düzeltebilecek bir küresel siyasi ve ekonomik dönüşüm içerisinde olmamız Türkiye’nin ayakta kalmasını hatta güçlü bir merkez olmasını sağlayacak fırsatlar yaratıyor, işin kritik tarafı bu yanlışlıkları doğru teşhis edip düzeltemezsek ne yazık ki ülkemizi iyi bir gelecek beklemiyor. Dolayısı ile önermelerim yerini bulursa ya da buna yönelik ufak bir etkileşim yaratırsa bu satırlar anlam kazanmış olacak.
Cumhuriyet tarihinin en önemli kırılma anı 1960-1971 arasıdır.
Genel düşünüşünün aksine Cumhuriyetimizin kırılma anı 12 Eylül darbesi değildir. 12 Eylül, 1971’in 12 Mart’ında yaşanan büyük kırılmanın yarattığı türbülansın durulma ve bir yere evrilmesi anıdır ve sanılanın aksine ülkedeki iki önemli güç odağının ikinci defa uzlaşması ve yeni bir yola yönlenmesidir, ama bu iki güç odağının mücadelesinin bitişi de değildir.
Ülkedeki iki önemli güç odağı nedir sorusuna cevap vermeden önce Türkiye’nin 230 yıllık demokrasi ve modernleşme mücadelesindeki saflaşmaları anlamak ve iki güç odağını besleyen damarları netleştirmek gereklidir.
Birinci güç odağını besleyen damarlar din sömürüsüne dayalı çıkar sahipleri, etnik ayrımcılığa dayalı çıkar odakları ve ticari ayrıcalıklara sahip, hegemon küresel güçle iş birliğini ana çıkar olarak kollayan eşraf ve ticaret erbabı ve son olarak kültürel asimilasyona uğramış, toplumuna yabancılaşmış etki odakları olarak toplarlanabilir. Ülkedeki ayrışmaları kolaylaştırdığı için doğal olarak yurtiçinde bu damarlardan beslenen, dönemin küresel hegemonu ve emperyalist gücüdür. Bu 19 yy ve 20 yy başında İngiltere iken 20 yy ve 21 yy başında ABD’dir. NATO’ya girişle birlikte devlet içinde bu güç odağının ağırlığı ve derinliği artmıştır.
İkinci güç odağını besleyen damar da Cumhuriyeti kuran kadroyu oluşturan iyi eğitimli bürokrat ve aydın kesimdir. Selim III ile başlayan modernleşme saray çevresinde hareketlenirken Mahmut II’yle birlikte bugün Osmanlı dediğimizde karşımıza çıkan modern devlet yapısına evrilen, temeli iyi eğitime dayanan ana unsurların yönetimde söz sahibi olması ile dinamizm yakalayan, bir taraftan yeniden yapılanma ile modern devlet kurgusuna yönelirken, öte yandan yok edilişe karşı başkaldıran bir damardır bahse konu olan. Bu damar devlette köklü ve sağlam bir derinliğe sahiptir. Kendi içerisinde İttihat ve Terakki ile ilk defa toplum içinde yaygın örgütlü bir yapıya kavuşur, ancak bu yapının kusurları bu kanaldaki tarihsel hataların tekrarına sebep olur ve bir süre içerisinde aklı ön plana alan ile aksiyonu ön plana alan ayrışmalarla farklı damarlar ortaya çıkar. Bu damarlardaki ayrışmalar tarihsel süreçte ikinci güç odağını beslese de zaman zaman karşı karşıya da gelirler ve kendi içlerinde de ayrışmalar yaşarlar.
Özet olarak Türkiye yakın tarihinde mücadele içerisinde olan iki güç odağını şu şekilde isimlendirebiliriz: Birincisi; küresel hegemon güç, ikincisi; ulusal-yerel güç. Birinci güç odağı, imkânlarının bolluğu sayesinde sürekli atak yapan, kullandığı aparatlardaki kayıpları kendi varlığına tehdit oluşturmayan ve yerleşim üstünlüğü olan taraftır, ikinci güç de genel olarak savunmadadır, çatışmada güç kaybeder ve toparlanması zaman alır, odak ve kaynak sorunları vardır, ciddi yenilgide topyekûn yok olma tehdidi altındadır. Atak fırsatlarında ise kendi eli ile yarattığı yapısal problemleri ya da tercihleri nedeni ile başarı elde edememiştir ya da başarısı sürüdürülebilir olmamıştır.
Sorunun başlangıcı
230 yıllık mücadele içerisindeki iki güç odağını ve taraflarını tanımladıktan sonra bu mücadelenin Cumhuriyet’e kadar olan seyri, yarattığı etki ve sonuçları ayrı bir çalışma ile değerlendirmek gerekir. Ama Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte bu mücadelede ulusal-yerel güç odağı, kesin bir zafer ve üstünlük kazanır. Bu üstünlük kurucu liderin yaşamının son bulmasına kadar devam eder.
Atatürk’ün 15 yıllık Cumhurbaşkanlığı dönemi ile ilgili okuduklarımda her seferinde iki konu aklıma takılı kalır; bunlardan biri siyasi vasiyet, ikincisi de Atatürk sonrasında yönetim için kimi işaret ettiğidir.
Bu iki konu neden açıkta ve net cevabı yok? Sonuçta tüm hayatını kurmay zekâsı ile kurgulayarak yaşayan dahi bir lider söz konusu, doğal olarak siyasi hedeflerini de bu şekilde belirlemiş ve başarıya ulaşmış. Bu hali ile kurduğu yapının kendi varlığına bağlı kalmasını istemediği hem konuşmalarından hem uygulamalarından anlaşılıyor. En nihayetinde basit bir şirketin kurucusu bile kendinden sonra kurduğu şirketin nasıl devam edeceğini ve onu kimin/kimlerin yöneteceği ile ilgili bir kaygı duyar ve buna yönelik planlar yaparken, Atatürk’ün Cumhuriyet için böyle bir düşüncesinin olmaması pek akla yatkın değil. Bu hali ile bu iki konunun kamuoyunun dikkatinden kaçırıldığı olasılığı akla geliyor, bunun da sebepleri olabilir. Henüz hiçbir kaynakta da bu iki konu ile ilgili net ve kanıtlı bir bilgiye ulaşmış değilim. Siyasi vasiyet ile ilgili spekülatif birtakım kaynaklar mevcut ancak doğal olarak kanıtlarla desteklenmemiş olduğundan varsayımlar üzerinden gidilmekte. Ama akıl yürütmek ile bu konuda kişisel bir kanı oluşabilse de bu kanı da kesin kanıtlara dayanmadığı için varsayımlar ötesine gitmeyecektir.
Ama yazı konusu ve varmak istediğim netice açısından bu iki konu ile ilgili kişisel değerlendirmemi aktarmam doğru olur. İlk olarak kendinden sonra Atatürk’in kimi işaret ettiğini bulmak lazım. Sanıldığının aksine bu kişi İsmet İnönü değildir, ama Şükrü Kaya, Celal Bayar ya da Fevzi Çakmak da değildir. Kurtuluş savaşı boyunca ve sonrasında devrimlerin uygulanması esnasında İsmet İnönü’nün Gazi’nin etrafındaki belirleyici kadroda sürekli olarak yer bulması, başbakan olarak uzun süre hükümeti yönetmesi doğal olarak ikinci adamın İnönü olduğu ve görevin ona devredildiği ve Gazi’nin vefatı sonrasında da bu doğalın gerçekleştiği akla yatkın görünüyor. Ama tarihsel olaylar bunun çok da böyle olmadığının işaretlerini veriyor.
Herkesin bildiği gibi İsmet İnönü çok iyi bir ikinci adamdır, görev sorumluluk bilinci yüksektir. O dönemin yetişmiş üstün kurmaylarından biri olarak olaylar içerisinde çok önemli görevleri ve dolayısı ile etkisi vardır. Az bilinen özelliği olarak Enver Paşa ile de çok yakındır, hatta Atatürk ile ilk tanıştıklarında, Atatürk’ün onu Enverci olarak düşünmesi nedeni ile arada bir mesafe vardır. Kazım Karabekir’le de çok yakındır. Başından beri İttihat ve Terakki içerisinde aktif görevi vardır, hatta 1908 devrimi öncesinde Cemiyet’in 2. Ordu’daki gizli örgütlenmesini üstlenmiştir. Bu hali ile o dönemki ulusal yerel güç odağının tüm eksenleri ile teması vardır ve yine az bilenen şekli ile örtülü operasyon kurgulama ve uygulamada önemli birikime sahiptir. Ancak Türk Devriminin ana fikri konusunda kurucu liderden tamamen ayrı düşüncelere sahiptir. Bu noktada Gazi’nin vizyonunu doğru anlayan ve bunu uygulayabilecek biri değildir. İnönü’nün Gazi’den ayrılan düşüncelerinden en önemlisi mücadelenin dayanağı olan halk gücüne ve birikimine olan inanç eksikliğidir. O dönemki yaygın aydın düşünüşüne göre Türk halkı kendi başına bağımsızlığını kazanıp bunu sürdürebilecek ve medeni bir ülke olabilecek yetkinlikte değildir, bunu kendi kendine kazanması da en azından birkaç on yıl içerisinde mümkün görünmemektedir. Bu düşünüş dönem şartları göz önüne alındığında normal görünebilir ve üstüne sömürgeciliğin bu yöndeki yaygın söylemi de okumuş kesim üzerinde çok etkili olmaktadır.
Bu söylem, doğu halklarının geri kalmışlığını onların yetersizliklerine bağlamak ve büyük devletlerin yardımı olmadan medenileşemeyecekleri üzerinedir. Dolayısı ile kurtuluşu ancak büyük devletlerin yardımı, yani manda ile aramak en garanti yoldur. İnönü’nün Cumhuriyet döneminde doğru veya yanlış netice vermiş tüm siyasi karar ve uygulamalarında bu tarz bir garanticiliği görmek mümkündür. Sorunun başlangıç noktalarından birisi de burasıdır. Bu bakış açısıyla birlikte Türkiye’yi medenileştirecek büyük devlet yıllardır boğuştuğumuz Ingiltere, Fransa, Almanya olamaz, çünkü onların niyetlerini ve uygulamalarını görmüşsüzdür, bu devletler bize mesafe olarak da çok yakındırlar. Ama uzak bir kıtada olan ve o an itibarı ile emperyalist niyetlerini pek belli etmeyen/ ya da Türkler tarafından çok anlaşılmayan ABD, bu açıdan Türkiye için uygun bir çözüm olabilir. Bu düşünce yaygındır, ciddi olarak tartışılmıştır, ama nihayetinde kurucu irade bu fikre karşı çıkmış ve kadroyu buna ikna etmiştir. Dolayısı ile Gazi ile düşünüş açısıdan İnönü’nün en başından beri bu yönde bir ayrışması vardır. İnönü bakış açısına göre Cumhuriyet, Türk halkının gücüne dayanarak kurulsa da mevcudiyetini korumak için mutlaka böyle bir güce yaslanmak zorundadır. Bu fikri altyapıya dayanarak ve şartların İnönü tarzı garanticilikle yorumlanması nedeni ile 2. Dünya savaşı ertesinde tüm kapıların anahtarları ABD’ye teslim edilecektir.
Dış politikadan bürokrasi yönetimine, hükümet uygulamalarından ekonomik görüşlere kadar birçok noktada Gazi ile İnönü ayrışması vardır, bunlar iki tarafın karşılıklı idaresi ile bir noktaya kadar yönetilir. 1929 dünya krizine kadar bu ayrışmayı Atatürk’ün çok sorun etmediğini düşünebiliriz, başta o vardır ve altyapıya yönelik önemli değişikliklerin hazırlanması ve uygulanması ile meşguldur, yurt gezileri ile devrimlerin yayılıp yayılmadığını ve yaşanan sorunları kontrol etmektedir. Yönetsel detaylar vizyonere uygun değildir, yönetim problemlerinden en önemlisi olarak mikro yönetim Atatürk stili değildir dolayısı ile genel çerçeve içerisinde kalmak kaydı ile disiplinli bir yönetimin devrimlerin yerleşmesine yardımcı olacağına inanır, hatta bu o dönemde uygulayabileceği en iyi yöntemdir. Ancak dünyanın yaşadığı buhranın Türkiye’ye etkisiyle birlikte dengeli ve kurgusu devrime uygun olan çok partili hayata geçiş zamanı gelmiştir. Aslında en başından beri Gazi’nin kafasındaki idare şekli budur, bunun benzerini Talat Paşa da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimini değerlendirmesinde dile getirir. Yönetimi sorgulayan vatansever bir muhalefetin eksikliği iki dönem için de sorun olmuştur.
Gazi zaman ve şartların uygun olması ile buna geçiş yapılmasını arzu eder. 1929 itibarı ile çok partili düzene geçişle birlikte toplumdaki sıkışma giderilebilecek, yaratılan yarış ortamında yönetimde sürdürülebilirlik sağlanacaktır. Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi bu şartlarla organize edilmiştir. Çok partili hayatın tek şartı vardır: devrim prensiplerine uygun bir kurgu ortaya konulmalı ve işletilmelidir. Ancak görünen o ki toplumdaki sıkışma devrim karşıtı harekete çok hızlı dönüşebilecek bir potansiyele ulaşmıştır ve bunun en önemli sorumlusu dar kadro bakış açısıyla yönetilen hükümettir. Bu bizim okuduklarımızdan aktarılan kısım, ya da bir başka ihtimalle yönetimde etkili birileri durumun henüz çok partili hayata uygun olmadığı savının öne çıkmasını sağlar.
Serbest Cumhuriyet Fırkası ve yolların ayrılması
Gazi partiyi çocukluk ve mücadele arkadaşı Fethi Okyar’a kurdurur. Fethi Okyar’ın siyasi geçmişi ve Atatürk’le birlikteliği çok önemlidir. Okyar’ın İttihat ve Terakki içerisinde önemli bir ağırlığı vardır ve başından beri Atatürk’le paralel düşüncelere sahiptirler ve İTC yönetimi boyunca aksiyonları birlikte planlar ve uygularlar. Atatürk, CHP’nin karşısında olacak olan partinin başına geçecek kişinin İsmet Paşa’ya muhalif ama kendisine/devrimlere muhalif olmayan biri olmasını ister, bu şekli ile Okyar çok doğru bir tercihtir. Üstüne yeni partiye milletvekillerini bizzat kendisi seçer. Bu hali ile çok partili hayatın Tükiye Cumhuriyeti’nin temel fikrilerine karşı olmayan bir kurguda işlemesini hedefler. Nitekim Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım ve bacanağı Süreyya (İlmen) Paşa da parti kurucuları arasında yer alır. Gazi’nin bu kararında yurt gezilerinde tespit ettiği, halk içerisinde hükümet ve bürokratlara karşı oluşan tepki ve ekonomik sıkıntılar etkindir. Bu şekli ile de yönetim tarzını beğenmediği İsmet İnönü’nün devlet içerisinde güçlenmesini yavaşlatıp, alternatifi olabileceğini gösterirken, kendinden sonraki kurguyu tek adama bağlamamak düşüncesi olduğunu da kabul etmekte sakınca yok.
Partinin programı Atatürk’ün kontrol ve onayından geçtikten sonra son hâlini alır. Program 11 maddelik sade bir metindir ve daha çok iktisadi liberalizmi öngörür. Programın maddelerine bakıldığında kendinden bekleneni verir; CHP’ye genel anlamda bir karşı çıkış ve hafif bir eleştiri vardır, ama daha fazlası değil. Bu hali ile sınırlı sayıdaki burjuvazi üyelerini, büyük toprak sahiplerini ve eşrafı parti çevresine toplar.
Programın somut çözüm önerileri getirmemesine rağmen hükümete duyulan hoşnutsuzluk yeni parti için bir anda arkasında geniş bir kitlenin toplanmasına sebep olur. Kadınlardan yeni partiye açık bir destek görülür. Bütün Türkiye hareket halindedir, nisbi de olsa bir özgürlük havası eser, herkes daha rahat konuşmaya başlar, kısacası bir umut havası oluşur. Öyle ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunu takip eden ilk 13 gün içinde partiye 130 bin kişi kaydolur. Bu hali ile kurulur kurulmaz girdiği ilk yerel seçimlerde, neredeyse katıldığı tüm bölgelerde seçimi kazanır.
Kısa dönemde böyle bir hareketlenme CHP’de ciddi endişelerin doğmasına sebep olur. CHP kadroları iktidarı devretmeye hazır değildir, İnönü de gücün elinden kaçabileceğini görür. İlk şaşkınlığı üzerinden atan iktidar, sistemli manevralarla karşı saldırıya geçmenin hazırlıklarına başlar. Yeni partinin kontrolsüz bir muhalefete doğru evrileceği endişesi hem kamuoyuna, hem üst yönetime yayılmalıdır.
Fethi Okyar’ın İzmir gezisi sonun başlangıcı için vesile olur. Gezide Okyar’ın abartılı ve kurgu olduğu belli olan büyük gösterilerle karşılanması sonucunda olaylar çıkar, CHP binalarına saldırılar olur, iktidar lehine basım yapan bir gazetenin matbaası saldırıya uğrar, Atatürk’ün fotoğrafları yırtılır. Bize aktarılan hali ile bu işleri yapanlar gericiler ve devrim karşıtlarıdır. Serbest Fırka’nın iyi niyetli yöneticilerine rağmen yeni kurulan düzene karşıt unsurlar halen diridir ve yeni partiyi kendi emelleri için uygun görürler. Devrim karşıtlarının muhalif bir partiye yönelmeleri akla yatkındır, ancak bahse konu yapı kontrol altındadır ve o şartlarda, o kadar kısa zamanda böyle bir dönüşüme girmesi pek mümkün görülmemektedir. Burada daha çok bir manipülasyonun olduğunu düşünmekte sakınca görmüyorum. Mesaj nettir: “bu parti devam edecekse ortalık karışacaktır, bu da devrimleri tehlikeye atar, biz iktidarı devretmeye hazır değiliz ve bunu istemiyoruz.” İşin tercümesi budur. Bu hali ile Atatürk’ün bu projeden geri adım attığını düşünmek mümkün, İnönü’nün gücü bu şekilde test edilmiş de olur. Sonuçta 12 Ağustos’ta kurulan parti, 17 Kasım 1930’da kurucuları tarafından fesih edilir.
Serbest Fırka’nın yarattığı etkiyi iki kurmay da değerlendirmiş olmalı, bu olaydan sonra ayrışmanın hızlandığı ve 1937’deki kopmaya doğru gidişin başladığını kabul edebiliriz. Parti kapandıktan sonra Atatürk’ün emriyle Serbest Fırka’nın eleştirileri doğrultusunda ülke sorunlarını araştırması ve bir rapor hazırlaması için bir komisyon kurulur. Sorunları ve ülkenin durumunu yerinde görmek isteyen Atatürk bir yurt gezisine çıkar. Komisyon üyeleri de bu geziye katılırlar ve hazırladıkları raporu Atatürk’e sunarlar. Kayseri’den başlayan ve Trabzon’a kadar uzanan yurt gezisi esnasında Sivas, Tokat, Amasya ve Samsun’a da uğrar. Halkın sorunlarını dinler. 1 Aralık’ta gittiği İstanbul’dan 19-25 Aralık 1930 tarihleri arasında Trakya gezisine çıkar. Sonrasında Edirne’ye geçen Atatürk, 23 Aralık’ta İzmir’de yaşanan Menemen Olayı’nı haber alınca gezisini yarıda kesip, İstanbul’a döner.
Bu denemeden sonraki süreçte ikili arasındaki ipler yavaş yavaş gerilir. 1935 yılında yaşanan Trakya olayları ile gerginlik üst seviyeye çıkar, Atatürk’ün baskıcı yönetimin yerleşmesi ve kalıcılaşması konusundaki huzursuzluğu artar, hayal ettiği yönetimin bu olmadığını çevresine açıkça ifade etmektedir. Parti programında Recep Peker’in önerdiği faşizan değişikliklerin de İnönü tarafından kabul edilmesine yönelik Gazi’nin tepkisi yönetim anlayışı açısından farklılıkları iyice açığa çıkarır.
Sahada ilk elden tespit için yapılan yurt gezileri devam eder. Sorunlar ve uygulamalar yerinde görülür. Gazi muhtemelen kendinden sonra yönetimin nasıl olması, kim veya kimlerde olması gerektiği ile ilgili kurguyu da o dönemde yoğun olarak düşünmüş ve tartışmıştır. Bu şekli ile devrimin anlamı, yönetimi ve geleceği ile ilgili İsmet İnönü‘de oturmayan konular sebebi ile Atatürk’ün kurguladığı planının İsmet İnönü merkezli olmadığı kanısına varmak doğru olur.
O zaman nasıl bir kurgu hayal edildi? Cumhuriyet’in ilk 15 yılı içerisindeki Türk devriminin gerçekleştirdikleri ve kurucunun kadrosuyla birlikte ortaya koyduğu uygulamalar ve hedefler aslında bu soruya cevabı veriyor. Bu açıdan sistemdeki gücün kurucu liderden sonra bir kişi elinde toplanmaması ve gücün iyi yetişmiş devlet bürokrasisi içerisinde dağıtılması, dolayısı ile uzun dönemli yıpratıcı tek adamlık bir yönetim yerine ikili ve veya üçlü alternatifleri olan, toplumda ekonomik veya siyasi sıkışmalarda değişim imkânı veren ve başarısızın görevi bırakıp yenilikçi ve yaratıcı kadroların yönetimi ele alacağı bir yapı arzulandığını söyleyebiliriz. Bu yapının da hiçbir şeklide küresel hegemon güç odağının kontrolü altına girmemesi ve hegemonun yurtiçindeki olası işbirlikçilerinin hiçbir zaman güç sahibi olamayacağı bir sistemin arzulandığını düşünmek yanlış olmaz, bu hali ile devlet kadrolarına çok ciddi görev düşecektir. Bunun için de bir kontrol mekanizmasının ya da güç ve yetki dağılımının devrede olması gerekir.
Kadro hareketinin ortaya çıkışı ve bir dergi ile yayın hayatına girişini de bu açıdan değerlendirmek doğru olur. Kadro hareketini bizzat Atatürk teşvik eder. Kadrocular Kemalizmi bir sistem haline getirmeye çalışır, kamuoyunu doğru yönlendirecek ve devlet kurumlarında etkin olacak, siyasetten bağımsız, devrimin vizyonunu anlamış elit kadroların yetişip devamını sağlamaktır amaç. Derginin ilk sayısındaki Kadro başlıklı başyazıda şöyle yazılır:
“Türkiye bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı. İnkılabımız derinleşme ve genişleme istikametindedir. Bu inkılap kendisine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkılaba ideoloji olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş değildir. Kadro bunun için çıkıyor.”
Birçok başka önemli konu gibi bu kurguyu işletip hataları giderecek bir sürece ihtiyaç vardı ancak maalesef toplamda 15 yıl bunu sağlamak için yeterli bir süre değildi, kaldı ki dünya siyasetinde o dönem baskıcı rejimlerin popülarite kazanması ve bir dünya savaşına doğru gidişin görünür olması bu yöndeki girişimlerin elini zora sokmuş durumdaydı.
Gerek dünya tarihinde gerekse Türk tarihinde tek adam odaklı devlet kurgularında bırakın yakın çalışma arkadaşlarını, yönetim babadan oğula geçse bile oğul, babanın hükümranlığındaki performansın aynısını gösteremez. Baba ile oğulun yetişme koşulları farklıdır bu hali ile vizyon, bakış açıları ve hayalleri/korkuları farklıdır. Baba büyük bir liderse genelde bunu sonraki gelen aynı çizgide tutturamaz, oğul başarılı bir yönetim sergilese de kendinden öncekinin tuttuğu yol değildir o. Kendi yoludur. O yol da o yapı için doğruları sağlarsa yapı büyür ve gelişir, değilse dağılır ve çöker. Ama sürekliliği yoktur, ta ki yapı tek kişinin kararlarına bağlı olmaktan çıkıp dayandığı topluma gücü dağıtıp, gücü o insanların menfaatlerine uygun kullanan bir şekle dönüşene kadar. Bu hali ile de Atatürk’ün yönetsel zaafiyetlerini ve yönetim vizyonu ile yetkinliklerini çok iyi bildiği İsmet İnönü lehine böyle bir devri istemeyeceği ile ilgili elde yeterli kanıt vardır.
İkinci önemli konu da siyasi vasiyettir. Bununla ilgili spekülatif birçok şey yazılı olsa da Gazi’nin dış politikası, açıklamaları ve takip ettiği uygulamalar yeterli veriyi veriyor. Tek eksik devletin bunu yüksek strateji olarak benimseyip tüm siyasi aktörlerle birlikte toplumun önüne koymaktan kaçınmış olmasıdır. Bunun nedeni de İnönü’nün en baştan beri Türk devriminin ana fikrine ve Gazi’nin vizyonuna yakın olmamasıdır. Bu siyasi vasiyet Inönü siyasetine göre fazla atak, riskli ve başarısızlığa mahkumdur. Yönetim devri Gazi’nin planladığının dışında gerçekleşip tek adam kontrolüne geçtiği için de üzeri örtülmüş ve hayali ülkülere dönüştürülmüştür. Kısacası yeni liderin kısıtlı vizyonu devrimin enerjisini soğurup, hızını kesip, başarısızlığı garantileyen ama bunu da zamana yayan başka bir yola sokmuştur.
Siyasi vasiyet ile ilgi uzun ve detaylı bir görüş ortaya koymak mümkün, bunun Türkiye’nin geleceğine hatta dünya politikasına etkilerini de o kapsamda tartışmak gereklidir. Ama bu belki de başka bir yazı konusu olacaktır. Ancak bu yazının bağlanacağı nokta açısından bu vasiyetin ana çizgilerini açmak önemlidir. Başlangıç noktası; içeride birleşmiş ve kavgası olmayan bir toplum yapısını kurgulamaktır. Etnik köken, dini inanış ve siyasi görüşlerin birbiri ile çatışması ve birbirini yoketmeye yönelmesi bu anlamda ortadan kaldırılması gereken en önemli tehdittir. Bu üç konunun da uzlaşmayı kollayan ve sağlayan bir yönetimle gözetilmesi yaşamsal önemdedir. Başlangıç noktası olan iç barış ve huzura ulaşmanın en önemli yolu da ekonomik refah ve iyi/kaliteli ve yaygın eğitimdir, zenginleşmektir. Ekonomik refah değer tüketimi yerine değer üretimine odaklanan, toplumun yetkinliklerine göre planlanmış ve yönetilen bir sanayi ve tarım programının uygulamada olmasıdır. Kendine yeterli, bilimsel yönetimleri öğrenen, yaratan ve uygulayan yüksek seviyeli bir vatandaş profilinin yaygınlaşması ve topluma egemen olması gereklidir. Böyle bir vatandaş profili de yüksek kalitede bürokrat ihtiyacını besleyecektir. Yurttaş profili iyi insan, iyi vatandaş olarak özetlenebilir.
İç koşulların ve iç barışın sağlanmasına paralel olarak ekonomik gücü yüksek devletin, coğrafyasının sağladığı tüm avantajları kullanarak, bölgesel bir merkez olması, yakın sınırlardan başlayarak tüm çevre ülkelerinin de demokrasiyi, barışı, refahı ve iş birliğini kovalayan yapılara bürünmesi hedeflenir. Türkiye, sivil ve asker bürokrasisi ile hedefe odaklanmalı, ilgili tüm mücadeleleri vermelidir. Buna “bölge merkezli dış politika” denebilir. En önemli unsur ise hedefi gerçekleştime yolunda Türkiye’nin hiçbir hegemona yaslanmamasıdır. Gerekli durumlarda da çatışma göze alınmalıdır.
Dış politikada ilk hedef gerçekleştiği noktada, modelin okyanus sınırlarına ulaşması gerekir, Türkiye’nin ana çıkar odağı da Atlantik değil Hint Okyanusudur. Bu hali ile Orta Asya’daki Türk varlığına yaslanan, Balkanları ve Akdeniz’i kapsayan iş birliklerini hedeflerken, tüm komşuları ile siyasi ve ekonomik iş birliklerini zorlayan, yayılmacı hegemonların bölgesel varlığı/gücünü kıran, dünyanın en önemli merkezi olmaktır siyasi vasiyet özetle. Siyasi vasiyetin gerçekleşmesi için de Türk Jeopolitiğini iyi bilen ve iyi kullanan yönetimler iş başında olmalıdır. Bu çerçevede böyle bir vasiyeti hayal ve macera olarak tanımlayanlar olabilir, ancak Türk Kurtuluş savaşının hangi şartlarda başarıldığı ve geldiği neticeyi de 1919 yılı Mayıs ayında hayal ve macera olarak niteleyenlerin sayısını hatırlamak gerekir. Bizim dışımızda Çin gibi bir ülkenin 30 yıl içerisinde gerçekleştirdikleri ve büyük stratejileri üzerindeki ilerlemeleri örneğini de aynı kapsamda değerlendirebiliriz. Dolayısı ile bahse konu vizyonun gerçekliği ve yapılabilirliği ortadadır, bunun için odaklanma ve arzu gereklidir.
O zaman nasıl oldu da İsmet İnönü gücü eline aldı ve ülkeyi bambaşka bir yola sevk etti? Bu noktada İnönü’nün vatanseverliği ve devrime katkısını sorgulamak doğru değil. O da dönemdeki tüm vatanseverler gibi kurtuluşu isteyen ve bunun için mücadele eden varını yoğunu ortaya koyan birisi ancak vizyon ve anlayış kurucu liderden farklılık gösterdiği için uygulamaları istenmeyen sonuca evrilmiş durumda. İnönü’nün kurtuluş savaşına katılmış diğer tüm liderlerden farklı bir özelliği var. Karabekir, Cebesoy, Orbay gibi komutanlar erken safhada Atatürk’ün karşısına geçip pozisyon almış durumdalar. Atatürk’ün çatışmaları ve iç çekişmeleri ustaca yönetmesinden sonra vizyondan ayrı düşmeleri sebebi ile çok hızlı saf dışı kalıyorlar. İnönü bunu görüyor ve işin sonunda kendinin de devrim vizyonuyla çatışmaya gireceğini anladığı için, uzun döneme yayılan bir uyum stratejisi ile devlet ve ordu içerisindeki gücünü arttırmayı planlıyor ve uyguluyor. Bu sayededir ki İnönü açısından ayrışma netleştiğinde saf dışı bırakılması diğerleri kadar kolay olmayacaktır. Onun yönetiminde CHP kadroları ile halk arasındaki gerilim bu nedenle artıyor. Kadroların mutlak itaati öne alması öncelikleri değiştirirken, İnönü ekibi dünyadaki eğilimlerin de otoriterlik yönünde belirginleşmesinin yardımı ile daha katı ve totaliter bir yönetime evrilmenin hesaplarını yapmaya başlıyor. Dolayısı ile onun yönetiminde halkın CHP’den kopmasının ana nedenlerinin özünde sistem içerisinde kalmak için uyguladığı strateji olduğunu düşünmek doğru olur. Nitekim çok partili siyasi hayata geçişle birlikte siyasal parti kurgusunu da ona göre oturtuyor. 2023 yılı itibarı ile halen siyasi partilerde bu anlayışla siyaset yapıldığını görüyoruz, yani dar kadro ve otoriter bir yönetim. Yeni ve farklı görüşlere kapalı, liderin iki dudağı arasında. Liderin değişmesi çok zor ama örgütü yönetmesi oldukça kolay.
Gazi ile ayrışma netleşmeye başladıktan sonra İnönü’nün kendi varlığı ile ilgili endişe duyması ve buna yönelik tedbirlerini arttırdığını düşünmek yukarıda anlattıklarımızı göz önünde bulundurarak doğru olur. İnönü’nün endişelerine ve bunu besleyen aralarındaki gerilime rağmen, Atatürk’ün arzuladığı düzende İnönü’nün varlığını ve etkisini devam ettirmesini istediğini düşünüyorum, belki de onu sistemin emniyet sübabı olarak değerlendirdi. Eğer tasfiyeyi isteseydi bunun çok hızlı gerçekleşebileceği önceki örneklerden görülebilir. Buna rağmen İnönü yukarıda bahsettiğimiz sebeplerle kendi tedbirlerini alıyor. Devlet yönetimindeki uzun süreli tecrübesi ve karşısında güçlü bir alternatif olmaması nedeni ile de bu çabalarının onun saf dışı kalmasını engellediğini düşünüyorum. Bunun dışında en önemli güç olarak ordunun başındaki Fevzi Paşa’nın da İnönü lehine kazanılması, Gazi’nin vefatı sonrasındaki olası bocalama ve karışıklığı engellemiş durumda. Bu şekli ile Gazi belki de yaklaşan büyük savaş ortamında bir karışıklığa sebep olmamak için İnönü aleyhine bir tedbir almazken, İnönü Gazi sonrası için tedbirlerini hızlandırıyor. Gazi’nin vefatı ile istenen sistem henüz kurulamadığı için yönetimin İnönü’ye devri kısa bir heyecan ve tereddütten sonra sorunsuz bir şekilde gerçekleşiyor. Yani denilebilir ki bu geçişi İnönü planlar ve uygularken, Atatürk buna şartların elverişsizliği sebebi ile müdahale etmiyor/edemiyor.
Yeni dönem ve raydan çıkış
Atatürk’ün vefatının hemen sonrasında özellikle dış politikada büyük değişiklikler devreye alınır. Bunun yaklaşan savaşın yarattığı endişe nedeni ile olduğunu anlamak mümkün. Yeni Cumhurbaşkanı’nın aklındaki Cumhuriyet, önceki satırlarda yazdığımız şekli ile öz kaynaklara dayanarak ayakta kalabilecek bir yapı değildir. Bunun için dış destek gerekiyor. Öte yandan insan kaynağı son derece yetersiz, sanayisi yok denecek kadar az, tarımı zayıf ve ekonomisini savaş koşullarında ayakta tutacak bir ticari güce ulaşamayan ülkede yeni liderin çıkış için bulduğu formül tarafsızlığı sağlarken içeride baskıyı arttırmak olarak ortaya çıkıyor. Ancak yönetimdeki düşük vizyon, kararlardaki tereddütler ve bürokrasideki verimsizlik birleşince savaş Türkiye için savaşa girenler kadar yıkıcı bir şekilde geçiyor. Savaş sonunda da çıkışı ABD desteği ile bulma ümidi yeşeriyor. Bu noktada milli mücadele başındaki manda düşüncesinin hala canlı kalması ve batı Avrupa’nın kendini ABD’nin eline bırakması, kararı etkileyen faktörler olarak değerlendirilebilir. Sonuçta eğitimden, siyasi kurguya, devlet kadrolarından askeri organizasyona kadar tüm kademeler ABD’ye açılıveriyor.
Atatürk döneminde Sovyet Rusya ile kurulan ilişki, Stalin’in yarattığı algı ile birleşen tarihi Rusya korkusu sebebi ile birden yön değiştiriyor. Üstüne Amerikan yönlendirmesi ile sola karşı yaklaşım siyasi kadrolarda fikir birliği olarak yeşeriyor.
Bu noktada rejimin karşı duracağı ve kontrol altında tutması gereken alanların kuruluş döneminden farklılaştığı ve büyük stratejinin belirsizleştiği anlaşılıyor. Çok partili hayata geçişte siyasi kurgunun devrim ve ilkeleriyle barışık olması ve kontrol altında tutulması gerekliliği ve hegemon gücün etkisinden uzak olarak planlanması gibi ana ilkeler gözardı ediliyor. Burada hemfikir olunan tek konu sistemin sola karşı olması. Bu anlamda CHP ve DP’nin ana hedefi solun Türkiye’de güç kazanmaması olarak ortaya çıkıyor. Bu noktada devrim ilkelerinden geriye gidişin önünde herhangi bir kontrol ve fren mekanizması kalmıyor ve raydan çıkış bizzat İnönü’nün iradesi ile uygulamaya konuluyor.
Bu raydan çıkışın sonraki dönemlerde itirafı da yine İsmet Paşa’dan geliyor. 1960’lı yıllarda Başbakanlık görevini yapan İnönü: “Bir görev veriyorum, sonucunu, kendi bakanımdan önce Amerikan sefirinden öğreniyorum!“ diyor. Dolayısı ile ABD Türkiye’de 1946 ‘dan itibaren ve özellikle 1950‘den sonra aşama aşama devlet organizasyonunda yöneticilerden daha güçlü ve etkin hale geliyor. İnönü açısından en olumsuz durum Kıbrıs olayları sırasında gerçekleşiyor. Kıbrıs’ta Türklere karşı girişilen katliamlar karşısında ABD’nin tepkisiz kalması sonucu, 16 Nisan 1964’de Başbakan İsmet İnönü’nün Time’da bir demeci yayımlanıyor:”Amerika’nın mesuliyetine inanıyordum. Bunun cezasını görüyorum demek. Müttefikler tutumlarını değiştirmezlerse, Batı ittifakı yıkılabilir… Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur.” diyor. Devam eden ve tırmanan olaylar karşısında Bakanlar Kurulu tarafından alınan Kıbrıs’a askeri müdahale kararına ABD Başkanı Johnson’ın 5 Haziran 1964’de İnönü’ye yazdığı ağır bir mektupla karşı çıkması ve kararın uygulanamaması sonucu Türkiye içinde bulunduğu koalisyona karşı büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.
Bütün bunların dışında pek tartışılmamış bir konuyu da buraya aktarmakta fayda var. Atatürk’ün Anadolu’ya geçişi öncesinde İstanbul’da geçirdiği ve Kurtuluş Savaşı’nın planlarının yapıldığı 6 aylık dönemde Rauf Bey, Mustafa Kemal, Fethi bey, İsmail Canbulat planlamanın merkezindeki kilit 4 kişidir. Bunlara İttihatçı ve Talat Paşa’nın bir numaralı adamlarından Kara Kemal de o dönem katılıyor. Savaş sonunda ülkeyi terk ederken Talat Paşa’nın tüm İTC örgütüne Mustafa Kemal‘e destek verilmesi direktifini verdiği ve hatta Enver Paşa’nın da direnişi örgütlemek için askeri kanatta Mustafa Kemal’i işaret ettiği biliniyor. Her ne kadar İTC liderleri ile ilişkileri iyi olmasa da Atatürk’ün başından beri İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadroları ile teması ve mesaisi vardır. İşte bu nedenledir ki direniş planlarında Karakol cemiyetiyle birlikte Teşkilat-ı Mahsusa bağlantıları kullanılmıştır. İlk aşamalardan itibaren Fevzi Çakmak yardımı ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsameddin Ertürk de kurtuluş hareketine dahil ediliyor. Bu açıdan Fevzi Çakmak’ın Anadolu direnişine desteği ve katılımı çok önemlidir. Kurtuluş savaşının ilerleyen safhalarında fevri İTC kadroları ve Enver Paşa taraftarları saf dışı kalıyor. Paralelinde 1. Dünya Savaşı sonunda tasfiye edilen Teşkilat-ı Mahsusa MM grubuna dönüşerek tüm odaklanma iç istihbarat çalışmalarına verilebiliyor ve Cumhuriyet sonrasında da bu kadrodan fayda sağlanıyor. Ancak İsmet Paşa’nın Atatürk sonrası için planlarında kontrolü dışında güçlü bir organizasyon olması işini zorlaştıracağı için önce Hüsameddin Ertürk, sonrasında da Fevzi Çakmak zamana yayılarak pasifleştiriliyor. Yorumum olarak bu ikilinin devreden çıkması ile iç istihbarattaki dinamik bir anda değişiyor ve zayıflıyor. O hali ile de ABD’nin devlet kadrolarına yerleşmesi ve yayılması kolaylaşıyor.
1950 – 1960 arası uyanış
İkinci Dünya Savaşı öncesi hükümet uygulamaları sebebi ile oluşan İnönü yönetimine yönelik olumsuz düşünceler, İkinci Dünya Savaşı dönemi boyunca yönetsel bocalamalar ile had safhaya ulaşıyor. Varlık vergisi uygulaması, ağır vergiler, çiftçinin mahsulünün zorla elinden alınıp plansız bir şekilde depolarda çürütülmesi, savaş nedeni ile yapılmayan ithalatın yol açtığı yokluklar ve karaborsa ve nihayetinde büyük bir iş gücünün orduda atıl tutulması, ülkenin savaşmış kadar yıkım yaşamasına yol açıyor. Ardından dümenin ABD’ye kırılmasıyla birlikte iktidarın değişmesi ve sonrasında DP’nin ilk dönemindeki ekonomik rahatlama toplumda değişimi tetikliyor. Ancak DP yönetiminin kısa süre içerisinde devrim karşıtı hareketleri hızlandırması, yolsuzluklar ve baskıcı yönetimi devreye alması değişimin enerjisini DP aleyhine çevirmeye başlıyor. NATO’ya katılmayla birlikte devlet kadrolarındaki sızıntı hızını arttırıyor. 1950’lilerin sonuna gelindiğinde Türkiye’de birileri ipin ucunun kaçtığını ve gidişatın doğru bir yere çıkmadığını görüyor.
Bu dönemde NATO’ya girişin tüm olumsuzluklarla birlikte Türk ordusu için farklı bir açıdan avantaj yarattığını düşünüyorum. Ordu 1923’den sonra savaşmamış bir ordu. Başındaki generaller ise yüzyıl başındaki Prusya geleneğinden yetişmiş ve yeni savaş konseptlerine kapalı, modern ordu anlayışından uzak dolayısı ile orduyu geliştiremeyen bir kadro. NATO vesilesi ile genç subaylar dünyaya açılıyor ve yeni kavram ve teknolojilerle tanışıyorlar. Modern dünya yaşayışını ve batı standartlarını görüp ülkeleri ile kıyaslıyor. Sonunda köhneleşmiş yönetim ile modern askeri eğitim almış kadrolarda bir ayrışma başlıyor.
Harp okullarında o dönem okuyan subayların hatırlarında bahsettikleri bir konu öne çıkmakta. Dersleri veren subayların önemli bir kısmı İttihat ve Terakki üzerinde çok duruyorlar. Bu hali ile Cumhuriyet’in öncülünün İttihat ve Terakki Cemiyeti olduğu çokça işlenen bir kavram olarak öne çıkıyor. Kaldı ki komitacılık, fedailer ve Teşkilatı Mahsusa konuları genç dimağlarda heyecan yaratacak olaylarla dolu. Ancak o döneme ait Alman etkisinin ağırlığı da yurtsever zihinlerde 1950 sonrasının ABD etkisi açısından hatırlamalar ve benzerlikler ortaya koyuyor. ABD etkisinin artması, Türkiye’ye yönelik sömürge yaklaşımı ve tutumlar ordu içerisinde büyük rahatsızlık yaratıyor. Dönem ile ilgili ordu mensuplarının anılarında Amerikan subaylarının Türk subaylarına ve rütbelilere karşı gösterdikleri tavırlar da çok ciddi sorunlar yaratıyor. Her şeyin ötesinde genç dimağlar devlet yönetiminde kontrolün kaybedildiğini ve bağımlılığın sonuçlarını görüp anlıyorlar. Tüm bu olanlar aslında 1950 öncesinde de erken dönemde bir müdahale düşüncesine neden oluyor. Bu dönemde hedef İnönü iktidarıdır ve 1950 seçimlerinin yapılması ile bu hareket rafa kalkıyor.
Bunların dışında İTC geleneğinden gelen iki liderin yani Bayar ve İnönü’nün Türk Devrimi ve Atatürk vizyonundan ne kadar uzak olduklarını görmek çok üzücü. Bu ikilinin başında olduğu siyasi organizasyonlar özellikle 1946’dan sonra devrim karşıtı eylem ve uygulamalarda yarışa giriyorlar. 1950’ler boyunca Bayar’ın güç zehirlenmesi etkisi ile olsa gerek, baskıcı ve uzlaşmaz tutumu da hükümeti dikta rejimine sevk ediyor. Her ne kadar günümüzde Bayar ve Menderes için demokrasi kahramanı tanımlaması yapılsa da dönem ciddi anlamda otokratik ve baskıcı bir dönemdir ve diktaya doğru hızlı bir yönelim vardır. Dönem anılarında Bayar için “diktatör” suçlamasının sıkça kullanıldığına rastlanır. Uğur Mumcu’nun, Bayar’ın darbe esnasında teslim alınmasında büyük rolü olan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanı Osman Köksal’ın anıları ve mektuplarını derlediği kitabında bazı detaylar dikkat çekiyor: Muhafız Alay komutanlığı için önerilenler arasında Sezai Okan isminde bir subay vardır (1960 ihtilalinde aktif görev alır), Sezai Okan ise dönemin generallerinden Zekai Okan’ın kardeşidir. Zekai Okan da Türkiye’nin NATO’ya girmesine karşı olan önemli komutanlardan biridir. Dolayısı ile Bayar, Sezai Okan’ı muhafız alayının başında istemez ve bağlantılarından habersiz olduğu Osman Köksal’da karar kılar. Köksal’ın atanmasının akabinde Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel hiç yapmadığı bir şeyi yapar ve Muhafız Alay komutanını tebrik için ziyaret eder. Döneme ait anılardaki detaylardan anlaşılıyor ki Bayar ordu içerisindeki ulusal güç odaklarının farkındadır ve bundan rahatsızdır, bunlara karşı kendini ve iktidarını korumak için de ABD’ye yanaşmıştır. Bunun karşılığı da ağır şartlarla bağıtlanmış gizili ikili anlaşmalardır.
Özetle ağırlıklı olarak genç askeri çevrelerde ülkenin içinde bulunduğu teslimiyet, ekonomik zorluklar DP iktidarının baskıcı yönetimi ve özellikle ABD ile yapılan, içeriği bilinmeyen ikili anlaşmalar bu çevreleri DP istibdatına karşı koyacak bir konuma getiriyor. Üst askeri kadroda bunu değiştirmeye yönelik bir eğilim olmaması da ateşin içten içe büyümesine etki ediyor.
Bütün bunların dışında gidişatı hızlandıran başka bir gelişme daha ortaya çıkıyor. Özellikle 1957 seçimleri sonrasında DP iktidarının diktayı andıran yönetimi İnönü safında da raydan çıkışın fark edilmesini ve bunun düzeltilmesi yönünde bir karara sebep oluyor. Dönemle ilgili araştırma ve anılarda satır aralarında geçen şekli ile İnönü etrafında örtülü bir organizasyondan bahsedilmektedir. 1960 ihtilalinden sonra da faaliyetlerine devam eden, Ekrem Acuner liderliğinde organize olan yapının adı Milli Devrim Ordusu olarak ifade ediliyor. Bu örtülü organizasyon diktaya karşı sivil direnişi örgütlüyor, DP hükümeti de buna sert karşılık verince olaylar tırmanıyor ve en sonunda 1960 yılında genç subaylar yönetime el koyuyor. Darbenin en güçlü karakteri olan Madanoğlu’nun İnönü ile direkt teması vardır, her ne kadar bununla ilgili olarak inkar ve yalanlamalar olsa da. Ancak iktidara el koyan genç subayların da tamamının İnönü taraftarı olduğu ve onun yönetime gelmesini istediğini kabul etmek pek mümkün değil, bu aşamada bir işbirliği olduğunu ve uzlaşmanın varlığını düşünmek gerekiyor. Aslında süreçte İnönü’nün etkisinin olduğunu kabul ederken, öbür tarafta da İnönü’nün de tasfiye edilmesi gerektiğini düşününen bir ya da birkaç klik mevcut.
Ulusal/yerli güç odağında İnönü etrafında bir kümelenme şekillenirken başka birlikteliklerin de oluştuğu, genel olarak İnönü kliğine karşı olsalar da ABD merkezli güç odağına karşı devleti geri alma amaçlı bir genel işbirliğinin 1960 öncesinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Nitekim 1960 darbesinden sonra Cemal Madanoğlu bir söyleşide 1960 hareketinin ABD’nin gözünü açtığını söylüyor. 1960 darbesi sonrasında ABD Türkiye üzerindeki etkisini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu fark ediyor. Dolayısı ile 1960 darbesi ilk bakışta DP’nin baskıcı rejimini sonlandırma amacı ile yapılmış olsa da, aslında devletin ABD’nin elinden geri alınması amacı taşıyan bir hareket olarak görülmelidir. Bu sürecin başında İnönü’nün kabahati olsa da gelinen aşamada iş kontrolden çıkmış, rejim kurgusu bozulmuş, devletin kontrolü de yabancı bir güç odağının eline geçmiştir. 1960 ihtilaline yol açan süreci bu bakış açısıyla yorumlamak, sonrasındaki gelişmelerin önemli bir kısmını anlamak açısından önemlidir.
1960 – 1973 ABD için de önemli bir kırılma dönemidir.
Türkiye’de 1960 İhtilaliyle birlikte hegemona ait güç odağına karşı bir atak başlarken, Avrupa’da da 2. Dünya savaşı sonrasındaki gelişmeler doğrultusunda, özgürlüğün bedeli olarak ağır Amerikan denetimi Fransa’da savaş ertesi toparlanma ile birlikte direnişe dönüşüyor ve Fransa’nın başını çektiği ABD kontrolünden çıkma teşebbüsleri başlıyor. 1966’da Fransa NATO’nun askeri kanadından çıkıyor. İlginçtir hemen akabinde, 1968 olayları dediğimiz tüm dünyaya etkisi yayılan kitlesel eylemler Fransa’da boy gösteriveriyor. Bu açıdan bakıldığında aslında Türkiye’de 1960 ihtilalinin zamanlaması Amerikan baskısından kurtulmak için çok uygundur. Ama 1960‘ların dünya politiğinde ABD, etki alanlarında ipleri kaçırmasının pahalıya patlayacağının farkına varıyor ve karşı hamlelerini küresel olarak planlayıp uygulamaya koyuyor. Ancak her etkinin bir tepki de yaratması nedeni ile dönem küresel bazda büyük dalgalanmalara ve karşı koyuşlara yol açıyor.
ABD ana karasında da politik güç mücadelesi açısından 1960’larda her şey iyi gitmiyor. Soğuk savaşın tüm hızı ile sürdüğü yıllarda ABD ‘deki kurulu düzenin koruyucuları kendi anakaraları dahil olmak üzere tüm kritik etki alanlarında mevzi kaybettikleri anda büyük bir değişimin başlayacağını ve bunun da Amerikan hakimiyeti için yaratacağı riski fark ediyorlar. O nedenle ilk önce ABD anakarasında olmak üzere sertliğin dozu artıyor. Bunun da başlangıçının Kasım 1960 ‘daki ABD başkanlık seçimleri olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Söz konusu seçimde Cumhuriyetçi Richard Nixon’u yenerek 43 yaşında genç bir başkan olan Kennedy ile birlikte ABD’deki kırılma ve bu kırılmanın etkilerinin tüm dünyada hissedilmesini sağlayacak bir dönem de başlamış oluyor.
Küba’da Castro’nun yarattığı heyecanla birlikte, Vietnam’daki komünist tehlike ABD’nin başını ağrıtırken genç başkanın söylem ve uygulamaları güç kırılması tehlikesini yaratıyor. Kennedy’nin İngiliz kanadını önceleyen politik yaklaşımı, Vietnam Savaşı konusunda ayak diretmesi, siyahların haklarına yönelik pozitif tutumu, İsrail nükleer programını reddedip yahudi lobisini geri çevirmesi, Cezayir’in bağımsızlığını desteklemesi, Mısır ile iyi ilişikiler kurmaya çalışması ve genel olarak savaş karşıtı tutumu, savaş kaynaklı gelire yönelik tehlike çanlarını çaldırması, kurulu düzen koruyucularının gelecek endişesini arttıran tutumlar olarak öne çıkıyor. Ancak Kennedy’nin zıddı olan Johnson’un başkan yardımcısı olması sayesinde ABD katı tutumunu sürdürecek ve komünizme karşı olan egemenlik mücadelesini kazanacaktır. Nitekim başkana suikastle ABD’de tedhiş ve baskı dönemi başlıyor. Devamında siyahi hak savunucularının ortadan kaldırılması, sol ve liberal kesime baskı, savaş karşıtlarına yönelik yıldırma eylemleri ardı ardına geliyor. Bazı durumlarda Charles Manson davasında görüldüğü gibi kamuoyu algısını yönlendirmek pahasına dikkat çekici, vahşi cinayetler bile işlenebiliyor. Kendi topraklarında sert ve hoyrat bir mücadele yürüten kurulu düzen koruyucularının, SSCB karşısında önemli olarak gördüğü coğrafyalarda da kontrolü kaçırmaması ve bunu da kaba bir şekilde yapmasının önünde bir engel kalmıyor.
1960 devrimi ile başlayan ABD- Türkiye çatışması
1960 ihtilaline ve DP‘nin kapatılmasına rağmen askeri kanattaki huzursuzluk devam eder. Bunun üzerine de yeni darbe hazırlıkları başlar. Bunun üç sebebi olduğunu değerlendiriyorum: Birincisi 1960 darbesini yapan kadro homojen bir kadro değildir, bir uzlaşma ile yönetime el koyuyorlar. Sonrasında klikler ayrışıyor, bu klikler içerisinde kendi ajandası olanlar da var, İnönü’nün etrafında toparlanan da. Dolayısı ile iç çatışma hemen başlıyor ve devleti geri alma ve rejimi yerine oturtma fikri geri plana düşüyor. Devlet ve organizasyon tecrübesi olan İnönü kliği öncelikle sağ kanadı tasfiye ediyor, ama devleti geri almaya yönelik bir atılım yapamıyor, burada İnönü’nün risk alamama ve büyük güçle uzlaşma tutumu devrimsel dönüşümü frenliyor. İkincisi ihtilali yapan kadro ilginç bir şekilde 1908 ihtilalinin bir kopyası haline dönüşüyor. İhtilali planlayan ve yapanların genç olması vesilesi ile yönetim ihtilalin tam olarak içinde olmayan bir askeri lidere devrediyor. Yetki, rütbe ve tecrübe sorunu nedeni ile devrim bir ağabeyin ellerine bırakılıyor. 1908’de Mahmut Şevket Paşa ile yaşanan 1960’da Cemal Gürsel ile tekrarlanıyor. Aynı şekilde sivil liderlik de ister istemez İnönü’ye kalıyor. Üçüncüsü ABD baskısı yukarıda bahsedilen iki konu nedeni ile ortadan kaldırılamıyor, ABD de Türkiye üzerindeki etkisini kaybetmemek için kendi planını devlet içerisindeki varlığı sayesinde başarı ile yürütüyor, diğer yanda da Sovyet tehdidini ustalıkla işliyor ve manipüle ediyor bu da özellikle İnönü’nün zihnine yerleşmiş olan Rus tehdidini ABD çıkarları yönünde kullanmak açısından büyük fayda sağlıyor. Dönemin hızlı gelişmeleri içerisinde DP’nin kitlesine sahip çıkması istenen AP’nin de kontrolünün bir gecede el değiştirmesi ile 1960 ihtilali boşa çıkmaya doğru hızla yol alıyor.
1960 ile birlikte devletin geri alınmasının o kadar kolay olmayacağının ve bunun İnönü ile gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması ile birlikte yeni cuntalar oluşmaya başlar. Silahlı Kuvvetler Birliği adı ile bu cuntalar konsolide olur ve bu durum 1960 ile ortaya çıkan ordu içerisindeki bozuk hiyerarşik düzeni pekiştirir, üstüne İnönü kliğinin diğerlerini tasfiye etmeye yönelik plan ve girişimlerine set çekerek iç çekişmeyi arttırır. Bu hali ile sol ağırlıklı kanadın sorunu kökten çözmek amacı ile uzun vadeye yayılan ve ordu içerisindeki üst düzey kadrolara yerleşme planı yürürlüğe girer. Bu girişimler içerisinde 1971 darbesinde ABD lehine etkin rol alacak kişilerin de üst kademelerde yer alması için ABD de örtülü ama yoğun çaba gösterir. İnönü kliğinin sol kanada cevabı gecikmez ve bu kanadın ön plandaki popüler liderini hamle yapmaya ve öne çıkmaya zorlar. Strateji kurgulama ve uygulama becerisi İnönü’ye göre oldukça düşük olan Talat Aydemir liderliğinde gerçekleşen 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihli başarısız iki darbe teşebbüsü ile bu kanadın bir kısmı deşifre olup, tasfiye olur. Ancak bizzat Aydemir’in beyanına göre kanadın önemli bir derinliğini vardır, tamamı ortaya çıkmaz ve ajandaları zamana yayılır. 1960-1965 arasında Sol kanat Aydemir olayıyla birlikte şartların 1960’tan farklılaştığını görür ve hareketin askeri kanattan yürümesinin yanı sıra sivil bir tabana da sahip olması gerektiğini değerlendirir. Bu noktada 1961 yılında yayına başlayan Yön dergisi etrafında oluşan aydın ve bürokrat hareketi, fikri altyapı hazırlığı açısından çok ses getirir. 1960 anayasasının verdiği özgürlükler sol kanadın gelişimi açısından iyi değerlendirilmiştir. Ana fikir Kemalist devrimlerin yarım kaldığı etrafındadır ve hareket sosyalist görüşlerin ağırlıklı olarak yer aldığı bir yapıda olmakla birlikte Türkiye’ye özgün bir “ulusal sol” kimliktedir.
Ancak Yön hareketi “hemen” sonuç isteyenlerle, “uzun vadeli daha gerçekçi çözüm” isteyenler arasında bölünerek 1967’de son bulur. Doğan Avcıoğlu çevresinde toplanan “hemen” ekibi, kısa süreli bir aradan sonra Devrim gazetesi ile yoluna devam eder ve sivil kanatta koordinasyonu üstlenerek askeri kanatla hızla birleşirken, sol cuntanın ana yayın organı haline gelir. Bu şekli ile 1970’li yıllar başlarken darbe ve devrim artık an meselesi haline gelir.
Kıbrıs’taki olayların tırmanmasıyla birlikte, Johnson mektubuTürkiye’deki ABD karşıtlığını zirveye taşır. 1966 yılında da kamuoyuna açıklanan Dickson raporu alarm zillerini çaldırır. Artık ABD de kılıcı çekmiş Türkiye’de karşısında yer alan veya alma ihtimali olan önemli isimleri nötralize etmek üzere harekete geçmiştir, hedef içerisinde İsmet İnönü de vardır. Bu aşamadan sonra İnönü çevresi de çizmelerini giyer ve 1960 öncesi gibi ABD karşıtı klikler tekrar konsolide olmaya başlar. Fikri altyapının da sivil aydınlar öncülüğünde topluma güçlü bir şekilde yayılması sonucu Türkiye Demirel iktidarına bilenmiş bir şekilde giriş yapar.
Demirelli yıllar
1962 yılında Adalet Parti’sinde siyasete giren Demirel, aynı sene partinin genel idare kuruluna girer, 1963’de siyasetten çekilir. 1964 yılı Haziran ayında emekli general Ragıp Gümüşpala’nın ani ölümü üzerinde siyasete döner ve AP’nin Genel Başkanı seçilir. Bu şekli ile Cumhuriyet kuşağından yetişen ilk Genel Başkan olur.
1960 ihtilalini takip eden ve oldukça çalkantılı geçen yıllar sonrasında AP, 1965 yılında yapılan genel seçimlerde % 52.8 oy ile tek başına iktidar olur ve Demirel 12. Başbakan olarak göreve başlar.
Demirel’in 1965-1971 yılları arasındaki başbakanlığı döneminde enflasyon %5 kalkınma hızı %7 ortalama ile seyir ederken önemli sanayi ve altyapı yatırımları yapılır, sanayide özel sektör montaja dayalı da olsa büyük bir ilerleme gösterir. Ancak ekonomik verilerdeki iyileşmeler toplumun tamamına refah olarak yansımaz. Türkiye’nin 2000’li yıllarda başına çok büyük sorunlar açacak olan çarpık kentleşme ve kentli yozlaşma kültürü bu dönemde başlar. Türkiye gecekondulaşma uçurumuna doğru ilk adımlarını hızlı bir şekilde atmaya başlar. 1960’ların sonuna doğru büyük sermaye çıkarlarının gözetilerek ithalata dayanan bir sanayileşme politikasının güdülmesi, İstanbul/Marmara odaklı sanayi kurgusunun devreye alınması, ve nihayetinde yabancı sermaye işbirliğindeki kartellerin oluşması ile oluşan rekabet koşullarında Anadolulu küçük esnaf, tüccar ve toprak sahipleri büyük yıkım yaşamaya başlar. Türkiye’de ekonomik koşullar gelişmektedir ama çarpık, düzensiz, son derece kuralsız ve sağlıksızdır. Kontrolsüz gelişen kapitalist ekonominin yarattığı bu toplumsal rahatsızlıklar sonucu olarak da 1960’lar sonu itibarı ile sağın temsilcisi AP’de kopmalar başlar.
Toplumun aydın kesimleri ve öğrenci örgütleri ise bu dönemde anayasanın verdiği özgürlükler neticesinde güçlü bir muhalif taban oluşturma imkanına sahip olur. Küresel çapta gelişen öğrenci olayları ve sol dalga da buna zamanın ruhu olarak destek verir. Ordu içerisindeki sol klik de kontrolsüz kapitalist yönelimden, yozlaşma ve rejim karşıtı gelişmelerden ve nihayetinde DP’nin devamı görüntüsü veren politikalardan rahatsızdır. Bu kesim açısından Demirel’in verdiği genel görüntü de ABD güdümünde olmaktır. İnönü kliğinin koordinasyonuyla cuntalar birleşir ve hareketlenir. DP iktidarının 1960 ihtilali öncesinde yaşadığı gençlik protestolarının benzerlerini AP iktidarı da yaşamaya başlar, bu şekli ile ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968’de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki boykot ile gerçekleşir. Sonrasında boykot ve işgaller artar ve yayılır, ABD’nin elinin işin içine girmesi ile birlikte sağ ve sol öğrenci grupları arasında kanlı çatışmalar boy gösterir.
1970 yılında AP içindeki karışıklıklar had safhaya çıkar, bütçenin red oyu alması ile Demirel zor duruma düşer, takip eden süreçte Celal Bayar çevresindeki AP’liler, partiden koparak yeni bir parti kurarken aynı dönemde islamcı kanat da ayrılarak Milli Nizam Partisi’ne katılır. Bu kopmalar hükümetin iyice zayıfladığını ve yönetim yetisini kaybettiğini iddia edenlere önemli bir dayanak verir. Ana argüman “yönetemeyen hükümet devrilmelidir” olarak ortaya konulur.
Demirel hükümeti parti içi karışıklıklar ile uğraşırken, öğrenci olaylarındaki artış iç gerginliği iyice arttırır, tüm bunların üstüne ABD hükümeti Demirel’den haşhaş ekimini yasaklamasını ister ve büyük baskı uygular. 1965 sonrasındaki Sovyetlerin Türkiye ile yakınlaşması ve haşhaş konusu ABD-Türkiye ilişkilerini oldukça gerginleştirir. Demirel her taraftan sıkışırken siyasi tabanı olan kırsal kesimi haşhaş yasağı ile kaybetmek istemez, ama ABD bahane dinlemez, bu hali ile Demirel’in başbakanlığı ABD için de artık arzu edilmez hale gelir.
15-16 Haziran 1970 işçi eylemleri, Türk lirasının %66 değer yitirmesi, grevler, artan anarşi olayları, öğrenci olayları derken, Demirel iktidarı her yönden saldırı altına alınır. Artık sağ ve sol cuntalar darbe planlamalarını gizlemek için çok büyük çaba göstermezler.
Demirel’le yaşanan 1965-1970 yılları arasındaki hızlı büyüme dönemi, yanlış politikalar, gelirin haksız dağılması sonucu nihayete erer. Bu dönemde ordu içerisindeki sol eğilim, gençlik ve sivil aydın kesimde de örgütlenmeyi genişletmiştir. Ordu içerisindeki sol cunta Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri komutanlıklarına kendi taraftarı olduğuna inandıkları rütbelileri getirmişler, Genel Kurmay Başkanlığını da almak üzere hamlelere başlamışlardır. ABD yanlısı sağ cunta buna karşı tedbirini almış, Sunay kişiliğinde Cumhurbaşkanlığı, Genel Kurmay, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve MİT başkanlığı ile etki ve güç sahibi pozisyonunu korumuştur.
Bu şekli ile 1971 yılına doğru hızla bir askeri müdahaleye giden Türkiye’de iki ana güç odağı karşı karşıya gelmiş kozlarını paylaşmak üzere hazırlanmaktadır.
Demirel ve Sovyetler
Demirel’in Genel Başkan oluşu ve sonrasındaki süreçte yaşananlar gözden geçirilince ABD desteğinin varlığı gözden kaçmaz. Bu şekli ile ABD Türkiye üzerindeki denetimini devam ettirirken, ulusal güç odaklarının devleti ABD’den kurtarmasına yol vermemiştir. Ancak aynı dönemde Demirel yönetimi ABD’nin hiç hoşlanmadığı bir ilişkiye de girecektir.
Dönem itibarı ile soğuk savaşın en sert ve yoğun yaşandığı bir dönemdir ancak bir taraftan da ABD, SSCB ile iyi ilişkiler ve anlaşma yolları aramaktadır. Kendisi böyle bir girişimdeyken bağlaşıklarının bu yönde eğilimler göstermesini şiddetle reddeder. 1960’lı yılların ABD’nin kendi içinde de sert bir mücadeleye sahne olduğunu hatırlarsak, kendine bağlı yabancı hükümetlere ne kadar hoyrat davranabileceğini anlayabiliriz. İşte bu şartlar altında Türkiye, 1953’den bu yana artan Sovyet yakınlaşmasını 1965 sonrası fiili işbirliklerine döker.
Demirel’i böyle bir tercih yapmaya iten nedenleri bulmak ayrı bir çalışma konusu olabilir ancak basitçe Demirel’in popülist bir lider olduğu ve iktidarda kalabilmek için kamuoyunu da bir şekilde gözetmesi ve oy aldığı geniş toplum kesimlerinin refahını arttırıcı çalışmalara ihtiyaç duyduğu bunu da altyapı ve sanayi yatırımları yaparak yeni iş alanlarının açılmasını arzu ettiğini düşünmekte fayda var. ABD Türkiye özelinde sanayi yatırımları ve altyapı üzerine destek konusunda istekli değildir. Bu aşamada 1953’de başlayan Sovyetler – Türkiye yumuşaması Demirel döneminde fiili desteklere dönüşür. Bu aynı zamanda kuzeydeki tehdidi yumuşatmak anlamında da Demirel hükümetinin istediği bir şeydir. Ama SSCB’nin güneyinde bir yumuşama doğal olarak ABD’nin takdir edeceği bir durum değildir.
SSCB ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişimini kısaca hatırlamak gerekirse;
30 Mayıs 1953’te SSCB’nin Türkiye’ye verdiği nota ‘’ Sovyet Hükümeti Sovyetler Birliğinin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan eder.’’ cümlesi ile son bulmaktadır. Stalin’inin saldırgan tutumu Türkiye’yi ABD kucağına itmiş politik ve ekonomik ilişkiler yok denilecek noktaya gerilemiş, Türkiye kuruluş ideallerinden kopmuş, hızla kenar kuşak ülkesi olarak bağımlı bir yapıya dönüşmüş, Sovyetler de güneyden kuşatılmıştır. Ancak 1953 ‘de Stalin’in ölümünden birkaç ay sonra gönderilen bahse konu bu nota, ilişkilerin yeniden düzelmesinin başlangıcını oluşturmuştur.
Temmuz 1957 yılında İş Bankası ile SSCB bir cam fabrikası kurulması için antlaşma yapar ve Türkiye’ye 3,5 yıl boyunca üretilecek üründen alma garantisi verir. Bu ilişkinin kurulmasında daha önce Türkiye ile SSCB arasında 1925’te imzalanan dostluk antlaşması başta olmak üzere pek çok antlaşmanın imzacısı olan ve SSCB ile iyi ilişkiler kurulmasında önemli katkıları olan, Atatürk dönemi Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras önemli bir rol oynar.
1958’de bu kez Sümerbank, bir Sovyet firması ile tekstil fabrikası anlaşması imzalar, 1950’de yaklaşık 400 bin ruble olan ticaret hacmi bu gelişmelerle birlikte 1958’de 18 milyon rubleye yükselir.
1960 ihtilali sonrasında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı yapılır. Sanayileşmeye ağırlık veren ithal ikameci ekonomik model devreye girer ve ülke sanayi için gerekli altyapı yatırımlarına ihtiyaç duyar. Bu noktada uzanan el Sovyetlerden gelir. Türkiye’nin yeniden sanayileşmeye ağırlık verecek şekilde planlı ekonomiye dönüşü, onun SSCB ile ilişkilerini de düzeltmiştir denilebilir.
25 Mart 1967’de iki ülke arasında bir antlaşma imzalanır, buna göre yıllık 1 milyon ton çelik üretim kapasiteli İskenderun Demir Çelik Fabrikası; yıllık 200 bin ton üretim kapasiteli Seydişehir Alüminyum Fabrikası; Manavgat Hidroelektrik santrali; yıllık 3 milyon ton petrol üretme kapasitesine sahip Aliağa Petrol Üretim Tesisleri; yıllık 120 bin ton asit üretim kapasitesine sahip Bandırma Asit Fabrikası; yıllık 28 bin ton üretim kapasiteli Artvin Ahşap Üretim Fabrikası; 270 bin kilovat saat elektrik üretim gücüne sahip Oymapınar Hidroelektrik Santrali’nin yapılması kararlaştırılmıştır. Demirel Hükümeti bu işletmelerin devreye alınmasını hükümet programına ekler. Türkiye coğrafyası kaynaklı olarak komşuları ile iyi geçinmek durumundadır, özellikle de kuzeydeki büyük komşu ile iyi ilişkiler içerisinde olması onun büyümesi ve gelişmesine yardımcı olacaktır, bu şekli ile de ABD ile daha dengeli bir ilişki içerisine girebilecektir. Ancak bu kararı verip uygulamak kolay değildir. Toparlayacak olursak, Demirel döneminde, 1960’ların sonuna doğru, Türkiye’nin büyük sanayi yatırımlarına destek Sovyetlerden gelir ve bu da ekonomik ve siyasi ilişkileri geliştirir.
Sol kanat ve İnönü kliği 1965 – 1971
Demirel’in genç yaşta başbakan olması ve dinamik bir yönetim sergileyerek sağı konsolide etmesi karşılığında İnönü’nün 1960 sonrasındaki performansı, Kıbrıs sorununda ABD’ye karşı elinin düşmesi, sol kanat içerisinde İnönü liderliğinin sona erdirilmesine yönelik eğilimleri arttırır. Buna paralel olarak popülist Demirel politikalarının yarattığı toplumsal çözülmeler ve rahatsızlıklar, iktidarın seçimlerle ele geçmeyeceği kanısını güçlendirir. Nitekim 1961 yılındaki seçimlerde DP izleri silinmemiş, aksine varlığını güçlenerek korumuş, koalisyonlar nedeni ile güçsüz kalan hükümetler ihtiyaç duyulan devrimsel dönüşümü sağlayamamış nihayetinde de 1965 seçimlerinde Demirel’in zaferi gelmiştir. Bu hali ile sol kanatta, Türkiye’nin devrimleri tamamlamadan demokrasiye erken geçtiği, eğitim ve bilinç seviyesi düşük, devrimlerini yerleştirememiş bir toplumda da demokratik seçimlerden devrimci bir hükümet programının çıkamayacağı yaygın kanı olarak yerleşmiştir. Çözüm olarak da devrim programını baskı altında uygulayacak otoriter bir yönetimin iktidarı zorla ele alarak, dönüşümü tamamladıktan sonra demokrasiye geçişi planlayıp uygulaması öne sürülmüştür. Böylelikle Türkiye ABD güdümünden de kurtulacak ve kendi politikalarını belirleyebilecek ve devlet kapitalizmi ile yoluna devam edecektir.
Bu eğilim İnönü açısından birçok risk barındırır; sol kanadın Kemalizm üzerinden Sosyalizme ulaşmak hedefi Sovyetlerin etkisine açık hale gelmesine yol açacaktır, ABD’nin de bölgede buna izin vermeyeceği düşüncesi ile hareketin yaratacağı çatışma ortamı İnönü’yü ürkütmektedir. Böyle bir yönetimin devamlılığında sorun vardır, üstüne otoriter bir rejim hedeflenmektedir, bu şekilde gerçekleşecek bir dönüşüm diktatörlüğe evrilme riski taşır ve bu baştan beri Türkiye’nin hayali değildir. Ancak sol kanat kendini zinde kuvvetler olarak tanımlamakta, gençlik ve aydın kesimde popülaritesini arttırmakta ve güçlenmektedir, nihayetinde anlaşılmaktadır ki 1962 ve 1963 darbe denemelerinden sonra da varlığını devam ettirmekte ve silahlı bir güç olarak büyümektedir. 60’ların son yıllarında da harekete geçmek için fırsat beklemektedir. Dickson raporuyla birlikte İnönü, ABD tarafından da tasfiye edileceğini görünce harekete geçer ve gelişmelerin kontrolünü elde tutmak için işin içinde olmak gerekliliğine inanır. Böylece sol kanat ile İnönü kliği güç birliğine girer ve darbe konsolidasyonunda İnönü kliği aktif görev alır. Madanoğlu, İrfan Solmazer ve Orhan Kabibay 1960 hareketinin önde gelen isimleri iken bu sefer sol cuntanın koordinasyonunu ve bağlantılarını sağlama görevi üstlenir. (Orhan Kabibay ilginç bir kişiliktir, 1960 ihtilalinde ordu mensubu olarak görev alırken, 1971’e giden süreçte sol kanadın bağlantılarını kuran kişilik olarak öne çıkıyor ve nihayetinde 1980 darbesi sonrasında konsey üyelerinin belirlenmesinde de kritik görevler alıyor. Tüm bu olaylar içerisinde de ne gözaltına alınıyor, ne tutuklanıyor ne de bir soruşturmaya uğruyor). Kemalistler ve sol-sosyalist kanadın İnönü kliği ile birleşmesi, bu üç kanadın yönetime birlikte el koyması fikrine dönüşür. Sol kanat her ne kadar güçlenmiş olsa da darbe yapıp bunu kontrol altında tutabilecek olgunluğa erişmemiştir. Benzer şekilde Kemalist kanat da kendini yeterli güce sahip olarak görmemektedir. Çare devlette etkisi bulunan İnönü kliği ile birleşmektir. Yöntem olarak DP’ye karşı başarı ile sergilenen toplumsal direniş seçilir.
Karmaşa kontrolden çıkıyor
Ancak şartlar 1960 öncesi gibi değildir. Madanoğlu’nun deyişi ile ABD’nin gözü açılmıştır. Masum öğrenci gösterileri, muhafazakâr karşıt grupların ortaya sürülmesi ile anarşik eylemlere dönüşür. Can kayıpları başlar. Bu karmaşanın Demirel iktidarını yıprattığı ve yönetim zafiyeti nedeni ile bir müdahaleyi haklı çıkaracağı kanısı sol cuntaya da, ABD yanlısı sağ cuntaya da yerleşir.
ABD açısından Demirel artık eskisi kadar kontrol altında değildir. Sovyetler konusu dışında haşhaş ekimi de hegemonun istediği gibi yönetilmemektedir, sol kanadın yönetime el koyması işleri ABD açısından kabul edilmez bir noktaya getirecektir o hali ile Demirel düşecekse yerine ABD çıkarlarına uygun bir yönetimin gelmesi gerekecektir. ABD el yükseltir, akabinde karşı taraf da pozisyonunu alır.
Masum gençlik eylemleri, sağ cuntanın organize ettiği gençlik örgütlenmesinden silahlı yanıt görmeye başlayınca, Filistin’deki eğitimlerden sonra ordu malı silah ve cephanenin tedariki ile artık silahlı eylemlere dönüşür. İrfan Solmazer’in “Deniz Gezmiş ile Sarp Kuray’a mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum, nereye ne zaman bomba atacaklarına demokratik bir şekilde birlikte tartışarak karar veriyoruz” dediği bir döneme girilmiştir artık.
1970 itibarı ile gençlikteki kamplaşma devlet içerisinde de hissedilir noktaya gelmiştir. Kadrolar birbirlerini izler, haber alır. Sol eğilimli gençlik örgütlerin içinde artık sadece sol cunta değil ABD yanlısı sağ cuntanın da eli vardır ve sol örgütlerde mitoz bölünmeler başlar. Ordu içerisinde bu örgütlenmelerin izleri yoğun olarak görünür. Kimin ne tarafta kimin çıkarı için çalıştığı karışır. Ordu üst kademesinden devletin başına kadar yönetime el konulması şekil ve yöntemi açıkça konuşulur hale gelmiştir. Gelinen son noktada sol cuntayı ABD yanlısı sağ cunta deşifre eder ve hareket anı gelir.
9 Mart 1971’de ne oldu?
Sol cuntanın bir koalisyon olduğunu Kemalistler, sosyalistler ve Inönü ekibinin birlikteliğinden kurulu olduğundan bahsetmiştim. Bu kanatta işleri koordine eden üç önemli isim vardır. Birincisi Hava Kuvvetlerinden Aydın Kırışoğlu’dur. Tuğgeneral rütbesindeki Kırışoğlu hareketin dinamosu ve beynidir. Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi aydınlarla koordinasyonu sağlar, yanısıra dönemin güçlü kişiliği ve sözde lideri Hava kuvvetleri komutanı Muhsin Batur’un da en yakınındaki kişidir. En önemli görevinin, darbe koordinasyonunu sağlamak ve hareketin Hava Kuvvetleri ayağını organize etmek dışında Muhsin Batur’u yönlendirmek ve kontrol altında tutmak olduğu da anlaşılıyor. Ancak darbe kaçınılmaz hale geldiği noktada şüpheli bir şekilde ağır bir hastalığa tutulur, durumu çok hızlı bir şekilde kötüleşir ve nihayetinde Muhsin Batur’un talimatı ile tedavi için Ingiltere’ye gönderilir, o Ingiltere’deyken 9 Mart vakası yaşanır ve ardından 12 Mart darbesi gelir. Mayıs 1971’de ülkeye dönen Kırışoğlu kendini karşılayan dava arkadaşlarına “bir tabancanız da mı yoktu?” şeklinde sitem eder, darbeden çok kısa bir süre sonra da vefat eder. Dava arkadaşları hastalığı ve ölümünü şüpheli olarak değerlendirirler. Dönem ile ilgili anılar ve yazılarda Aydın Kırışoğlu’nun hastlalığı olmasaydı ve hareket içerisindeki etkinliği devam edebilseydi 9 Mart hareketinin başarılı olacağı belirtilmektedir.
Muhsin Batur ise farklı bir kişilik olarak ortaya çıkar. Anılarından ve hakkında yazılanlardan anlaşılıyor ki ideolojik derinliği yoktur, olaylar onu bir yerlere getirmiştir daha da ileri olarak hareket içerisindeki etkin kişiler onun yükselmesini organize etmişlerdir. Yani görünenin aksine cuntanın lideri değildir. Anılarında da fark edileceği üzere kariyer hırsının zirvede olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir organizasyon için bu durum önemli bir açık noktayken sol cunta bunu yönetebileceğini düşünmüş olmalıdır. Askerlik kariyerinin başlarında Dersim harekâtında özel görevler almıştır, 1960 ihtilalinde de Menderes’i gözaltına alan ekibin içindedir, dolayısı ile önemli olaylar içerisinde yer almış, güven kazanmış ve önemli ilişkilere sahip olmuştur. Ön plana çıkma hevesi de cuntanın planlarına uygun olarak hedeflenen noktaya gelmesini sağlamıştır. Bu şekli ile 1960’lı yıllarda hızlı yükselişi başlamış ve ordu içerisindeki sol cuntanın adamı olarak sivrilip Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kadar getirilmiştir. Planlanan darbe sonrasında öngörülen hükümetin başı olarak görev biçilmiştir. İşlerin zorlaştığı dönemlerde de teamüllere aykırı olsa bile Genel Kurmay Başkanlığı’na kadar ulaşmanın yollarını yine sol kanat desteği ile zorlamış ve en nihayetinde ordudan ayrıldıktan sonra senatörlüğe geçip 1970’lerin ikinci yarısında CHP’nin adayı olarak sürekli tekrar eden ve bir türlü sonuca ulaşmayan Cumhurbaşkanlığı seçim turlarına katılmıştır. Muhsin Batur’un 9 Mart’a giden süreçte ani ve kritik ABD ziyareti dikkati çeker. Sonrasında 9 Mart’ın başarısızlığı üzerine etkisi büyük olan iki kişiden biri olarak ortaya çıkar. Sol kanat ile ilişkisi 12 Mart sonrasında da ileri geri devam eder. Ancak sol cunta tarafından genel olarak güvenilir biri olarak tanımlanmazsa da, bu görüş ancak işler sarpa sardıktan ve başarısızlık geldikten sonra yüzeye çıkar.
Sol cuntanın Kemalist kanadında Celil Gürkan etkindir. Görevi Kara Kuvvetlerini organize etmektir. Birlikte olduğu ekibin cunta ile bağını Orhan Kabibay’ın sağladığını anılarında yazar. Hava Kuvvetleri gibi Kara Kuvvetleri komutanı da sol cuntanın desteklediği Faruk Gürler’dir. Ancak Gürler yeteri kadar güvenilir değildir, amacı daha çok oluşacak yeni dönemde pozisyon sahibi olmaktır, ordu içinde sevilen bir komutan olması cuntanın onu desteklemesine neden olur. Darbenin başarısı Kara Kuvvetlerinin etkin bir şekilde harekete destek vermesini gerektirdiği için Gürler’in kontrol altında tutulması önemlidir ancak kuvvetin başı genel bir oyalama ve karasızlık içerisindedir. Faruk Gürler 9 Mart toplantısını kuşkulu ve tereddütlü davranışları ile paralize eder ve 12 Mart’a yol verir. Kısa dönemli Genel Kurmay başkanlığı sonrasında Cumhurbaşkanı olacağı vaadi ile kuvvetten istifa eder ancak senatörlükle yetinmek zorunda kalır, kısa bir süre sonra da hayattan ayrılır.
9 Mart’a giden süreçte sol cunta içine Korgeneral Atıf Erçıkan sızmış ve hareketin askeri kanadını ABD cuntasına deşifre etmiştir. 12 Mart sonrasında bu nedenle de evi bombalanır. Atıf Erçıkan, Talat Aydemir olaylarında da benzer görevler üstlenerek darbe girişimlerinin boşa çıkmasında etkin görev almış biridir. Bu sebeple Deniz Kuvvetleri kanadı darbe öncesinde ısrarla Atıf Erçıkan’ın cunta organizasyonundan çıkarılmasını ister ancak Erçıkan’ın İnönü kliği bağlantısı, rütbesi ve görevi nedeni ile sahip olduğu etki alanı dolayısı ile hareketten dışlanması gerçekleşmez. Kara Kuvvetlerinin koordinasyonunu sağlayan Celil Gürkan, 12 Mart darbesinden hemen sonra ordudan emekli edilir ve 1973 yılında tutuklanır, elleri zincirlenir ve işkence ile ün salmış Ziverbey Köşkü’ne gönderilir. Amaç Faruk Gürler ve Muhsin Batur dahil tüm bağlantıların Celil Gürkan’dan alınacak ifade doğrultusunda tasfiye edilmesidir. Ancak Gürkan bilgi vermez ve sol kanadın baskısı ile Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün devreye girmesi sonucu serbest bırakılır. Anılarında 9 Mart’ın Hava ve Kara Kuvvet komutanlarının desteği olmadan yapılıp yapılamayacağını sorgulamıştır. Sol cunta içerisindeki sosyalist kanat bunu mümkün görürken Celil Gürkan aynı kanıda değildir ve rütbesinin kuvveti yönlendirmeye yetmeyeceğini düşünmektedir. Dolayısı ile Gürler ve Batur’un hareketi ortada bırakmasından sonra yetkiyi üstüne almaz, kan dökülmesi yerine mücadelenin geri planda yürütülmesini tercih eder.
Deniz Kuvvetlerinin koordinasyonundan sorumlu olan Tuğamiral Vedii Bilget ise sosyalist kanadın lideri olması dışında açık kaynaklardan anlaşıldığı şekli ile cuntanın istihbarat faaliyetlerini de yönlendirmektedir. Vedii Bilget 1962 ve 1963 darbe girişimlerinden sonra ordudan çıkarılan Harbiyelilerin iş ve sosyal hayata tutunmalarına destek vermesinden başka çok önemli görevler de üstlenmiştir. Bunların başında da ABD’den gizli bir şekilde, Johnson mektubundan sonraki süreçte, sonradan Kıbrıs Harekatında kullanılacak olan çıkarma gemilerine tank motorlarının takılması ve işler hale getirilmesi gibi başarıları vardır. Yakın çalışma ekibinde yer alan Erol Bilbilik’in açıklamasına göre de Teşkilat-ı Mahsusa benzeri gizli bir yapılanma ile ordu içerisinde etkin olmaktadırlar, buna örnek olarak da Erol Bilbilik, Eşref Bitlis ve Güven Erkaya’nın kendi tarafından yemin ettirilerek organizasyona dahil edildiğini, bunlara benzer rütbelilerin de henüz hayatta olması dolayısı ile açıklayamayacağını ama bu şekli ile ortaya çıkarılamamış önemli bir derinliğe ulaştıklarını belirtmektedir. Vedii Bilget’in işi Kuvvet Komutanı açısından biraz daha zorludur çünkü dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı ABD yanlısı cuntaya açıktan destek vermektedir.
Sol kanatta önemli isimler bu şekilde özetlendikten sonra 9 Mart’a giden süreçte neyin değiştiğini ve sol cuntanın neden başarısız olduğunu değerlendirmek gerekiyor. Önce 1960 darbesinden öğrenilenler ve sonrasında da Talat Aydemir olayından alınan derslerle sol cunta hükümet darbesinin organize ve planlı olacak şekilde, toplumun aydın kesimi ile de iletişim içerisinde ve gençlik hareketleri ile birlikte koordine edilmesine karar verir. Bunun için de orta-uzun vadeye yayılan bir strateji uygular. 1970 itibarı ile de Kara ve Hava Kuvvetlerinde kazanılan etkinlikle birlikte artık harekete geçme zamanının geldiğine inanırlar. Bu arada ABD yanlısı sağ cuntanın da hazırlıklarını arttırdığını ve pozisyonunu güçlendirmeye çalıştığını görürler. Bu nedenle bir şey yapılacaksa artık 1971 başında yapılmalıdır. Muhsin Batur’un anılarından anlaşıldığı kadarı ile de darbe sonrası ortaya çıkacak hükümet modeli şekillenmiş, darbe sonrası rejimin de otokratik sol bir rejime dönüşmesi planlanırken, devlet aygıtının da ABD’nin elinden tamamen geri alınması amaçlanmıştır. Bu ortamda arka planda pazarlıklar devreye girer. Sol cunta içerisinde İnönü’ye yakın kanadın en büyük korkusunu sağ cunta körükler buna göre solun darbesi başarılı olursa ülke ikiye bölünecek, iç savaş başlayacak bu ortamda da SSCB boş durmayacak ve Türkiye’yi fiili olarak etkisi altına alacaktır. Bu askeri müdahaleye kadar gidebilecek ve ABD de Türkiye’yi korumayacaktır. Tehdidin arkasından ABD yanlısı sağ cunta yeni bir teklifle gelir; buna göre karşılıklı güç mücadelesi yerine devleti birlikte yönetelimderler. Böylece ABD karşı tarafa ödün vererek devlet yönetiminde alan açacaktır. Bu noktada İnönü kliği Kemalist ve Sosyalist kanattan kopar, ABD yanlısı cuntanın teklifini kabul eder. Atıf Erçıkan Genel Kurmay başkanı Memduh Tağmaç ile 8 Mart 1971 günü bir görüşme yapar bu görüşmeden sonra Gürler ve Batur ile görüşür ve ikiliyi uzlaşmaya ikna eder. Gürler ve Batur’un rütbeleri ve dolayısı ile etkinlikleri açısından bu fikre ikna edilmeleri sol cuntanın hareketini durdurur. Sol cunta elini çabuk tutmak amacıyla 9 Mart 1971 günü darbe için düğmeye basmak ister ve Gürler ve Batur’u baskı altına alarak harekete geçilmesi kararını Hava Kuvvetlerinde organize ettikleri toplantıda çıkarmak isterler. Ancak Gürler ve Batur cuntayı oyalar ve toplantıyı binbir stres altında bitirir ve ertesi gün yapılacak olan yüksek komuta konseyi toplantısının beklenmesini söyleyerek toplantıdan ayrılırlar. Bu noktada darbeyi küçük rütbeli subayların yapması gerekecektir ancak bunun da başarıyı getirmeyeceği ve topyekûn tasfiyeye sebep olacağı düşüncesi ile harekete geçilmez. Paralize edilen sol cuntanın bağımsız hareketini önlemek üzere de 12 Mart’ta bilindik muhtıra ile hükümet devrilir ve asker kontrolünde yeni bir hükümet göreve başlar. Muhtıradan birkaç gün sonra da sol cunta içerisinde etkin olan 13 isim ordudan emekliye sevk edilerek tasfiye edilirler.
İşte bu andan itibaren anlaşma doğrultusunda zorunlu olarak “birlikte yönetmeye” yönelik birtakım değişiklikler olur. Buna örnek olarak MIT’in başında o dönem ABD’ye yakınlığı ile bilinen isim olan Fuat Doğu 27 Mart 1971’de görevinden ayrılır, sonrasında 12 Eylül Darbesinde etkin görev alacak olan Nurettin Ersin’in 2 yıl görev yapmasından sonra sol kanada yakın olan Amiral Bahattin Özülker MİT’in başına geçer ancak 9 ay sonra Samsun’da otel odasında ölü bulunur.
Aslında ABD yanlısı sağ cunta 12 Mart ile zaman kazanmış ve müdahaleden sonra zaman içerisinde inisiyatifi ele alarak aşama aşama sol cuntayı tasfiye etmiştir, bu şekli ile solun gücünü kırar, bazı dönemlerde de sol kanat kısa dönemli mevziler kazanır ancak uzun soluklu olamaz. Olan biten içerisinde artık İnönü liderliğine güven kalmamıştır, süreç içerisinde Bülent Ecevit’in görevi devralmasına yönelik destek verilir. Sonuçta İnönü devreden çıkar ve bir dönem kapanır. Süreç içerisinde Fahri Korutürk’ün Cumhurbaşkanlığı görevini almasının sağlanması, sol kanat için önemli bir kazanım olsa da ABD yanlısı kanadın etkinliği oranında sol kanadı adım adım ezmesi ve tasfiyesinin önüne geçilemez. CHP içerisinde hiziplerin ortaya çıkmasını da bu bakış açısı ile değerlendirmek doğru olur. Bu sayede Ecevit’in CHP içindeki etkinliği düşürülür, seçimlerde mutlak başarı kazanması engellenir (bu hizip organizasyonunun ucunun 2010 yılındaki kaset skandalı ile açığa çıktığını ve o tarihe kadar hangi kritik konularda nasıl yönlendirildiğini hatırlamakta fayda var). Demirel ABD için yeniden kullanışlı ve makbul siyasetçi olur ve dönem Demirel’in ABD’nin etki alanında siyaset yaptığı bir evreye girer. Demirel’in Milliyetçi Cephe yönetimleri, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini sabote etmesi, Erbakan’ın çıkışları, siyasi arenada karmaşayı körükler. Bu gibi manipülasyonlarla Kıbrıs başarısı CHP için tam yetkili bir hükümet gücüne dönüşmez. Üstüne ambargo ile başlayan ekonomik sorunlar siyasi tabloda durumu oldukça karışık bir hale getirir. Yani aslında artan kaos sayesinde, “birlikte yönetelim”, “ben yönetmeye devam edeceğim”e dönüşmek üzeredir.
1980 darbesine doğru koşar adım
1975 ‘den sonra iki taraf arasında bu mücadelenin dozu artar ve sokaktaki şiddetle de kendini gösterir. Bu şekli ile 1971-1980 arasındaki dönemde bu topraklarda ABD ve Türkiye arasında istihbarat savaşları yaşanmıştır diyebiliriz. Yukarıda bahsettiğim siyasi karmaşa ve ekonomik bunalımlar dışında sokağa dökülen silahlı çatışma maalesef o dönem Türk gençliğinin heba olmasına, insanların can ve mal güvenliklerinin ortadan kalkmasına yol açar. Yazımın başında anlatmış olduğum hatıralarım işte bu süreç sonunda Türkiye’nin vardığı noktadır.
1980’e doğru giden süreçte sol kanadın etkisinin yavaş yavaş ortadan kalkması, mücadelenin sokaklara sıçraması ve iç savaşa dönüşmesi, bu taraf için başarı şansını oldukça zora sokmuş görünmektedir. Seçilen mücadele yöntemi de başarıdan uzak bir şekilde kontrolden çıkmak üzeredir. Üstüne meclisteki bölünmüşlük de yönetilemez hale gelmiş, Türkiye ekonomik olarak çıkmaza girmiştir. ABD açısından da durum her ne kadar karşı tarafı etkisizleştirmede mesafe almış olsa da parlak değildir. NATO içerisinde asker adedi bakımdan çok önemli bir güç olan Türk ordusunda hiyerarşi sorunu devam etmektedir, olası bir NATO-Varşova Paktı çatışmasında bu dağınıklık Rusya’ya güneyden karşı koymada sorun yaratacaktır. Kenar kuşakta SSCB karşısında önemli bir cephe olan Türkiye, dönemin gelişen bölge şartlarında mevcut ekonomik yapısı ve kilitlenen yönetimi ile İran örneğinde olduğu gibi elden çıkma riski yaratmaktadır. Kıbrıs çıkarması sebebi ile uygulanan ambargo Türk ordusunun ikamesine de zarar vermektedir. Mücadelenin yeni bir uzlaşma ile sona erdirilmesi iki tarafın da hayrına olacaktır.
Böylece 12 Eylül müdahalesini yapacak kadro organize edilir ve yeni bir uzlaşma ile yönetime el konulur. Yeni bir dönem başlarken sol kanat, radikal unsurlardan ayıklanır ve ulusal kanada dönüşür, ideolojik duruş değişir ve mücadelenin yeniden başlaması için güç toplamaya başlar, bu süre yaklaşık 10 sene sürer bu dönemde de ABD yanlısı taraf Türkiye’de yeniden güç ve yaygınlık kazanır.
9 Mart olayının eleştirisi ve sonuçları
Ana söylemin “Tam Bağımsız Türkiye” olduğu, bu bağlamda en önemli hedefin devleti ABD’den geri almak olan 1960-1971 döneminde, 9 Mart’a giden süreci tetikleyen Yön hareketi içerisinde takip edilecek yoldaki ayrışmayı Mümtaz Soysal 1986 yılında şöyle aktarıyor: “Türkiye’nin yönü, bağımsızlıktan, planlı ve hızlı kalkınmadan, yapısal değişikliklerden uzaklaşan, her şeyi oluruna hatta daha da kötüsü başkalarının oluruna bırakan bir yol olmamalıydı. Ancak doğru bildiğimiz yöne nasıl gideceğimiz konusunda aramızda tam bir görüş birliği yoktu. Kimimiz hızlı ve kestirme çözümleri, kimimiz de yığınların bilinçlenip örgütlenmesine dayalı yavaş ve uzun çözümleri beğenmekteydik”
Sivil kesimde Doğan Avcıoğlu liderliğinde organize olan sol cunta, parlamenter rejimin Türkiye’deki toplumsal yapı nedeni ile devrimsel dönüşümlere izin vermeyeceğini, emperyalist emellere de bu nedenle karşı koyamayacağını ileri sürer. Kalkınmanın da merkezi planlama ile devlet kontrolünde ve bizzat devlet eli ile gerçekleşebileceğini, bunun dışında bir yolun başarı şansı olmadığını düşünürler. 1946’dan beri çok partili siyaset denenmiş ve başarılı olunamamıştır. Hızlı ve kesin bir dönüşüm sağlayacak otokrat bir rejime geçmek için zaman kaybetmenin anlamı yoktur, aksi durumda ABD yanlısı güç odağı harekete geçecek ve tasfiyeye başlayacaktır.
Hızlı ve kestirme çözüm isteyenler bu şekli ile ön alır, aslında büyük bir risk de almışlardır, nitekim hayal ettiklerini elde edemezler, süreç 12 Mart, arkasından 12 Eylül’e evrilir. Hedef birkaç mevziiyi tutma dışında gerçekleşmez. Türkiye çok önemli yıllarını ve insanlarını kaybeder, bir dönem gençliği heba olur. İzleri 2020’li yılların politik kültürüne sarkan derin ideolojik ayrışma ve kamplaşmalar ortaya çıkar. Ulusal güç odağı çok büyük mevzi kaybeder. Bu mevzi kayıpları 1990’lardaki siyasi cinayetlerle birlikte zirveye ulaşır. 1980 askeri darbesi toplumda çok ağır yaralar açar, süreç toplumun ve rejimin ana damarlarının kesilmesine kadar uzanır.
9 Mart 1971 hareketinin yani dönemin sol cuntasının sivil ve askeri kanatta dinamik gücü sosyalistlerdir. Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim yazılarında çok partili demokratik parlamenter sisteme inancı olmadığı net şekilde ifade ediliyor. Çözüm olarak tek bir devrim partisi altında, sosyalist ekonomi programına sahip otoriter bir rejim öneriliyor. Böyle bir yönetimin de parlamenter rejim altında gerçekleşme imkanı olmaması nedeni ile hızlı ve kesin çözüm olarak “zinde güçlerin” yönetime el koymasını arzuluyor. Avcıoğlu geniş halk kitleleri içerisinde böyle bir talep olmadığının farkında, bu nedenle hayal ettiği yönetime ulaşmak için mevcut sistemin tıkanması ve yönetilemez hale gelmesi gerektiğini biliyor. Yukarıda bahsettiğim şekli ile sağ ve sol cuntaların faklı ajandaları olsa da, bu noktada iki taraf da Demirel hükümetinin başarısızlığı için çaba gösteriyor ve bunu bahane etmeye çalışıyorlar. Biraz ütopik bulduğum şekli ile sosyalistlerin kendilerine 1917 Ekim devrimini şablon olarak aldıklarını düşünüyorum. Rusya’daki Sosyalist devrim, 1905 devrimi ile tetikleniyor. 1905’deki devrim, 1917 Şubat’ında bir başka devrimle yeni bir yola evriliyor ancak karışıklıklar organize şekilde artıyor ve oluşan kaosta en örgütlü olan taraf yani bolşevikler Ekim 1917’de iktidarı ele geçiriyorlar, yani genel kanı dışında Rusya’da büyük kitleler komünist bir rejim peşinde değildir ama oluşan kaotik ortamda çoğunluk olmamalarına rağmen en örgütlü güç olan bolşevikler ideolojilerini dayatma fırsatını buluyorlar. Sol cuntanın sosyalist kanadının dönemdeki kaos tansiyonunun arttırılmasıyla benzer bir sonuca ulaşmayı hedeflediğini düşünmek yanlış olmaz. Ancak bu kaos ortamının sağ cunta tarafında da benzer bir amaç ile kışkırtıldığı, hatta planlandığını, solun da buna ayak uydurduğunu değerlendiriyorum.
1971’e uzanan süreç içerisinde gençlik liderlerinin eline silah tutuşturulması ayrı bir kayıp ve çok büyük bir yanlıştır, bu yanlışın sonraki süreçte radikal solun silahlı direnişi tek yol olarak görmesine yol açtığını ve demokratik mücadelelerin önünü tıkadığını düşünmek lazım. Halbuki dönemin gençlik hareketleri silahlı eylemlerle ilişkilendirilmeseydi ve tüm baskılara ve sert tepkilere rağmen barışçıl hareketler olarak devam etseydi etkisi ve sonuçları uzun vadeye yayılsa bile daha kuvvetli ve başarılı olurdu. O hali ile Türkiye’de sol/sosyalist taban oluşma ve güçlenme imkanı bulabilirdi, ya da en azından demokratik kültür daha sağlıklı gelişirdi. Nitekim ABD’de aynı dönem içerisinde ortaya çıkan savaş karşıtı veya siyah toplumun haklarını savunan eylemler yönetimin şiddet içeren ağır tepkisine rağmen silahlı direnişe dönüşmedi ve inatla devam etti. Sürecin sonunda ABD Vietnam’dan çekilirken, o dönemdeki demokratik eylemlerin bugün ABD’de “konuşma özgürlüğü” kültürüne önemli bir katkı yaptığı, ırk ayrımcılığına ve kadın-erkek eşitliğine yönelik kalıcı bir hafıza oluşturduğunu kabul etmek gerekir.
Türkiye’de 2013 yılı Mayıs sonunda ortaya çıkan Gezi eylemleri de katılımcılarının ağırlıklı olarak genç beyaz yakalılardan oluşması nedeni ile bir çeşit gençlik hareketi sayılabilir. Bu olaylarda eylemciler belirli bir ideoloji etrafında toplanmadı, çevresel kaygılardan başlayarak yönetimin yanlış uygulamalarına bir karşı çıkış ve ses yükseltme olarak gelişti ve büyüdü. Gezi eylemlerini yönlendiren ve planlayan örgütlü bir yapı olmaması ile birlikte göstericiler silahlı eylemlerden özenle uzak durdu. Olaylar şiddet göstererek ve kan dökülerek bastırılmasına rağmen toplum hafızasında barışçıl ve etkili eylemler olarak yer aldı ve bir kuşağı etkilediğine şüphe yok. Nitekim 2019 yerel seçimlerindeki yönetim değişikliklerinde de bu eylemlerin izlerini aramak doğru olacaktır. Özellikle Istanbul seçimlerinde CHP adayının kısa propaganda dönemine rağmen kazandığı başarı ve elde ettiği popülariteyi Gezi’den gelen demokratik dip dalga olarak yorumlamak mümkün. Aynı şekilde 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli deprem sorasında sivil inisiyatifin devleti beklemeden organize olup deprem bölgesine yardım yığmasını da buna örnek olarak gösterebiliriz. Doğan Kuban hocanın deyimi ile Türkiye’de eğitimli , meslek sahibi ve işini iyi yapan bir “Kaya Sınıfı” oluştu. Bunlar barışçıl eylemlerle ortaya çıktılar ve bu kaya sınıfının siyasette, toplum ve çevre konularında etkisi gün geçtikçe artacak gibi görünüyor.
Bunun dışında 9 Mart darbesi başarılı olsaydı ne olurdu diye de akıl yürütmekte fayda var. Hedeflenen yeni rejim/yönetimle belki devlet ABD’den geri alınabilecekti ama yönetim baskı rejimiyle olacağı için demokrasi kültürü yerleşmeyecek, kapalı ekonomi içerisinde hayal edilen kalkınma mümkün olmayacak ve çok büyük ihtimal ki birbirini deviren diktatörler peşi sıra iktidara gelip hegemonların yeni oyuncakları haline gelecekler ve belki de Irak, Suriye, Libya ya da Iran benzeri bir karmaşanın içerisine yuvarlanıp gidecekti. Acı şekli ile 19 ve 20yy’da tecrübe ettiklerimiz doğrultusunda modern çağda Anadolu coğrafyasında diktatoryal rejimlerin artık yaşama şansı olmadığını anlamak gerekiyor, bir dönem hayat şansı bulsa da süreç sonunda yıkıma yol açıyor ve sonuçları hesaplanandan çok farklı noktalara geliyor.
Avcıoğlu’nun parlamenter sistemde tutucu güçler koalisyonunu alt etmeye yönelik yılgınlığı ve inançsızlığı dışında silahlı kuvvetler içerisindeki Kemalist ve Sosyalist eğilimlerin harekete geçme arzusu kestirme yolu deneme kararında mutlaka etkili olmuştur. Ancak Mümtaz Sosyal’ın önermesi öne çıksa ve buna göre uzun soluklu bir strateji uygulansaydı ne olurdu diye düşünmek de gerekiyor. Hızlı ve kestirme çözümler yerine yavaş ve uzun çözümler tercih edilse ve hareket planlı ve akılcı bir şekilde zamana yayılsaydı, çok farklı bir Türkiye’ye ulaşmış olacaktık.
Bugünden bakınca Yön hareketinin dünya ekonomisindeki evrime göre zaman içerisinde değişiklik göstermesi gereken yaklaşımları ve değerlendirmeleri vardır. Bu önermeler zamana yayılan bir planda iyileştirilip realiteye uygun hale getirilebilirdi. Her şeyden ötesi merkeze aldığı Kemalist vizyonun “bilimi”, “liyakati”, “insan yaratıcılığını” ve “humanizmi” ön planda tutan yönünü keşfetmeleri soruna yaklaşımlarındaki yanlışları toparlayabilirdi. Bahse konu uzun dönemin de 30-40 yılı bulmayacağı dolayısı ile bir ülke için çok büyük bir zaman aralığı sayılmayacağını değerlendirmek mümkün. Dolayısı ile fikir, “aksiyonu öne alan” kesim tarafından hızla ve kolayca tüketilmiş, “aklı öne alan” kesim bu tutum sebebi ile çok büyük yara almıştır. Gün itibarı ile de Yön hareketinin tespitleri ve öne sürdürdüğü çözüm önerileri meraklı gözler dışında fark edilmeyen nostaljik bir fikir yürütme olarak tarihin tozlu raflarında kaybolup gitmiştir. Bunun yanısıra Türkiye 1980 itibarı ile büyük bir savrulma yaşamış, 1990’ların ortalarına doğru yeniden var-yok olma savaşına girmiştir.
1980 Sonrası Türk Amerikan çatışmasının seyri
12 Eylül 1980 darbesinin ülkedeki karışıklığı sona erdirmek için iki güç odağı arasında yeni bir uzlaşma sonucu olarak organize edildiği savında bulunmuştum. Ancak ulusal güç odağı 1971-1980 arasında mücadeleyi sürdürecek kuvvete artık sahip değildir. Buna rağmen hegemonun atakları ve ülkeyi içine soktuğu çıkmaz, rakibini yıpratmıştır ama kendine de zarar verme noktasına gelmiştir. Bu nedenle bir uzlaşma ile çatışmayı sona erdirmek her iki tarafın da lehinedir. Kenan Evren ismi etrafında organize edilen uzlaşmalı müdahale sonrasında hegemon güç odağının talepleri ağırlık kazanır, öte yanda ulusal gücün tek kazancı varlığını devam ettirecek bir sahaya sahip olmaktır. Kendi kabuğuna çekilir ve güç toplar.
1984’de emperyalist güç odağı için çok kullanışlı bir aparat olan ırkçı terör örgütü sahneye çıkar. Organizasyon 1978 yılında Suriye’ye aktarılmıştır. Örgütün başındaki kişinin devlet içerisindeki bir takım odaklarla ilişkileri yazılır çizilir. Bu odakların özel çabaları sonucu hareketin eylemselliği artar ve dönem dönem güç kazanır, nitekim 1990’larda terör eylemleri şehirlere iner ve bölünmeye ramak kalır. Ancak bu aşamada ulusal güç odağı devreye girer ve izleri 2000’li yıllara sarkacak yeni bir mücadele başlar. Bu araya girişle birilikte Türkiye’nin soğuk savaş sonrası rotasının da çizilmesi hedeflenir ancak bu rota hegemonun istediği rota değildir.
2000’li yıllarda maalesef Türk radikal solu emperyalizmin kullanışlı aracı olan ırkçı-faşist terör örgütünün söylem ve uygulamalarının savunucusu ve yancısı durumuna düşecektir. Türkiye’de sol hareketler bu aparatın oyun alanına kıstırılır, sosyalist mücadelenin ana söylemleri artık ön planda değildir, sol siyasette var olabilmek için devlet ile silahlı mücadele eden ırkçı terör örgütünü ve eylemlerini desteklemek ilk şart haline gelir. Sol, 1960-1971 döneminin milliyetçi söylemlerini artık terk etmiştir. Popüler söylemle milliyetçiliğin her türlüsü red edilmeli ve Türk halkına özel bir “kimliksiz” yaşam önermesi yapılmalıdır. Ancak bu yeni kuşak sol’un “radikal demokrat” olarak tanımladıkları ırkçı-faşişt örgütün, emperyalist bağlantıları ve milliyetçiliği bu sol kesim için çelişki değildir. Bu noktada kendini sol-sosyalist olarak tanımlayan çevrelerin Türkiye’nin tüm sosyal sorunlarına “emperyalist batı” gözlüğü ile bakmaları dikkatlerden özenle kaçırılmaktadır. Özetle solun hafızası silinmiş, 1980 sonrası yeni bir hafıza, kimlik ve misyon yüklenmiştir.
1980 yılındaki darbe yardımıyla Türkiye uluslararası ekonomik sisteme bağlanır. Ancak ulusal güç odağının her zaman bir tehdit unsuru olması ve Sovyet sisteminin yıkılması sonrasında Türkiye’nin pozisyonunu sorgulamaya ve yeni düzene ayak uydurmaya çalışması, hegemon güç odağında büyük rahatsızlık yaratır. Bu hali ile mücadele tekrar alevlenir. Ayrılıkçı terörün emperyalist odaklarca açık bir şekilde desteklenmesi ile birlikte 1990’larda ülkenin bütünlüğünün ciddi tehdit altına girdiğini biliyoruz. Paralelinde, aynı yıllarda Kemalist çevrelere yönelik ağır bir saldırı da başlar. Bu dönemde üst düzey emekli subaylara yönelik suikastler, Kemalist aydın suikastleri ile eşgüdümlü olarak yönetilir. Toplumu infiale sürükleyecek iç karışıklıklar çıkarılır. Ulusal güç odağı askeri alanda kısıtlı da olsa karşı hamlelerini uygulamaya başlar. Güneydoğu bölgesi ve Irak ağırlıklı olmak üzere askeri harekatlarla terör örgütü zayıflatılırken 1990’ların ortasında Türk donanması kendi savaş gemisini üretme programına başlar (MİLGEM). Kabuğundan sıyrılmaya başlayan ulusal güç odağı bu dönemde düşünce kuruluşları kurup yayınlar yaparken Atlantik sistemine karşı Avrasyacılığı ve çok kutupluluğu öne alan bir stratejiyi ortaya koyar. 2000‘li yıllara girerken her türlü zorluğa rağmen toparlanma mümkün olmuş, Ecevit koalisyonla da olsa iktidara geri gelmiştir. Ancak 2002 seçimleri ile birlikte değişen siyasi yönetim vasıtası ile demokrasi perdesi altında başta Türk donanması ve sonrasında Türk ordusu ciddi bir saldırıya uğrar. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında hegemon güç Türkiye’deki inisiyatifini kaybeder, ve Türkiye ABD etki alanından büyük ölçüde sıyrılır, ancak yola devam etmek için ulusal güç odaklarının mevzileri yeterli değildir. Şartlar yönetimden “elde kalanlar” ile, ulusal güç odağının marjinal kesimini “niyet” koalisyonu kurmaya iter. Fikirsel olarak ayrı dünyalara sahip ve hedefleri faklı olan, uygulamalarda çelişkilerin ortalığa saçıldığı, birbirine benzemeyen bu koalisyonun zorunlu birlikteliği 2023 yılına kadar iniş çıkışlarla, iç çatışmalarla devam eder.
Bu şekli ile bu birlikteliğin taraflarının herbirinin hayallerindeki gelecek ile ilgili farklılıklar mevcuttur ve paralel olarak dünya güç eksenindeki kayma, ekonomik zorluklar ve jeopolitik kırılganlıklar nedeni ile bu birlikteliğin 2023 yılı sonrasında devam etmesi pek mümkün görünmemektedir. Ancak özellikle niyet koalisyonundaki marjinallerin 2023 sonrası için yeterliliği ve hazırlığı konusunda elde veri olmaması dolayısı ile sürecin nereye evrileceğini kestirmek pek mümkün değil. Şubat 2023’de yaşanılan deprem felaketinde görüldüğü üzere devlet reflekslerindeki düşüş, organizasyondaki aşınma, ekonomik şartlar, devletin dar bir ekibin yönetimine girmesi, baskı yönetiminin dozajının artması bu “niyet” koalisyonunu çıkmaza sokmuş durumdadır, tüm bunların nihayetinde de toplumsal tabanı kaybetmek üzeredirler. Birliktelik zorunluluklar dolayısı ile devam ederse, Türkiye’nin önümüzdeki 5 yılı sağ-salim çıkarabileceğini düşünmek de aşırı iyimserlik olacaktır.
Sistemin en büyük defosu: Siyasi Partiler
1980 darbesinin kurduğu yeni düzen, emperyalist güç odağının istekleri doğrultusunda toplumun her alanını sıkı denetim altında tutmayı hedefler. Buna göre demokratik hayata geçilse bile baskı rejimi devam etmelidir. Bunun için de siyasi partilerin rahat yönetilmesi/yönlendirilmesi gerecektir. Formül Siyasi Partiler Kanunu ile netleşir. 1980 öncesi de anti-demokratik yapılara sahip bu organizasyonlar anayasada belirlenmiş şekli ile kalıcı şekilde oligarşik yapılara dönüştürülür.
Yasal olarak demokratik düzen baskılanırken, siyasi partilerin iç yapılarında da oligarşik yönetim yolu ile demokratik kanallar tıkanır. Merkez soldaki ana damar olması gereken SHP sonraki şekli ile CHP, mezhep ve/veya etnik kökeni uygun olmayan siyasetçiye ilerleme yolunu kapatmıştır. Bu organizasyonda üst basamaklarda bu özelliklerin olması liyakatin önüne geçer. Öte yandan Ecevit’in 1980 sonrası kurduğu ve binbir özveri ile büyüttüğü DSP ise liderin ve eşinin tercihi olarak dar ve liyakatsiz, lidere koşulsuz bağlı kadrolarca yönetilir. Parti içerisinde herhangi bir dinamik istenmez. Merkez sağ partilerde durum daha da vahimdir. Yönetimler entelektüel seviyesi düşük liderlerin elinde, parti organları ise çıkar odaklarının etkisindedir. Bu hali ile Türkiye’de siyasi partilerde idealist genç insanlara yer yoktur. Dahası kendini Kemalist olarak tanımlayan kesimin herhangi bir siyasal organizasyonda bulunma ya da kendini ifade ederek ilerleme imkanı kalmamıştır. Aksi iddia edilse de 1938 sonrasında Kemalist kesim için Türkiye’de siyaset kanalları kapatılmıştır. Bunu deneyenler ya tasfiye olmuştur ya da şiddet eylemleri sonucunda ortadan kaldırılmıştır. Dolayısı ile 1938 sonrasında Kemalist düşünce tam anlamı ile bir kıyıma uğramış, siyasi partilerde siyaset etnik köken, dış odak, mezhep veya tarikat bağlantıları etrafında yürütülmüştür.
Bunun böyle olmasının en büyük sebebini siyasi partilerin işleyişinde aramak gerekir. Parti organizasyonları lider sultasına uygun tasarlanmıştır. Bu 1980 darbesi ile pekiştirilmiş olsa bile 1946 yılında çok partili hayata geçiş ile birlikte bunun kurumsallaştığını değerlendirmek gerekir. Parti lideri olmak zordur. Ancak bir kere liderlik ele geçirilirse organizasyonu yönetmek çok kolaydır. Görev değişimi tabiata aykırı bir durum yoksa mümkün değildir. Sistem kamuoyu düşüncesine kapalı olduğundan seçim kaybetmek veya siyasi başarısızlık liderliği sarsmaz. Bu hali ile parti yönetim kadrosu liyakatsiz, güncelden kopuk sadece lideri kollayan kişilerle dolar. Devrimci düşüncelere sahip bireylerin bu barajı aşmasının tek yolu vardır, kendini gizleyip uygun zamanı kollamak, bu süre zarfında diğerleri gibi davranmak; ancak bu da risklidir, çünkü yukarı doğru ilerlemek liderin kararına bağlı olduğu için liderin keyfiyetini tespit etmek alt kadrolar için mümkün değildir. Bu organizasyonların liderleri de kendi üstün yetenekleri dolayısı ile bu makamlara gelmezler. Ülkedeki hakim güç odaklarının kararları veya uzlaşmaları sonucunda mevkiye ulaşırlar. Bunun içindir ki parti üst kadroları düşük profilli, kolay yönlendirilebilir kişilerden oluşur ve 2023 itibarı ile görünen o ki kolay yönlendirilmelerinin en önemli sebebi bu kişilerin önemli açıklarının olmasıdır.
Aslında 1970’lerin en önemli iki lideri bu formata uymaz. Demirel ve Ecevit her ne kadar şarşıt iki güç odağının desteklediği liderler olsalar da sağlam altyapıları, iyi eğitimleri ile örnek entellektüellerdir. Bu özellikleri ikisinin de kolay yönlendirilemeyen insanlar olmasına yol açar. Kendilerine ait bir duruşları ve vizyonları vardır, dünyayı ve tarihi bilirler, bu nedenle de destek aldıkları odakların her istediğini yaptırabildikleri liderler değillerdir.
Türk siyasetinde alt yapısı zayıf siyasi figür sanırım Çiller ile başladı. Altyapı eksikliği, davranışsal problemleri ve açıkları gelecekteki politikacılarda standart hale gelecek unsurları taşıyordu. Nitekim 2002 seçimleri ile birlikte kötü altyapı, yüksek dozdaki popülizm, takkiye, düşük profil ve liyakatsizlik siyasette ana kural haline gelirken, safları sıkı tutmak için toplum içi gerilimler ve ayrışmalar desteklendi, cehalet yükselen değer haline getirilirken kibirle taçlandırıldı. 2023 yılına doğru artan oranda gerçekliklerden kopuşla birlikte popülizm örgütlü kötülükle birleşerek toplumun muhalif kesimine karşı hukuk dışı güç gösterilerine evrildi.
Biz bu şekilde bir dönüşüm yaşarken dünyanın birçok ülkesinde de benzer lider tercihleri ön plana çıktı. Bunun zirvesini ABD‘de Trump ve sonrasında Biden ile görürken, Brezilya’da Bolsanaro’yu başka bir uç örnek olarak gördük. Türkiye gibi tüm dünyada siyasette olan bitenlerin hiçbirinin anlık ve tesadüfen olmadığını kabul etmek gerekiyor. Bu anlamda hiçbir ülkede siyaseten ön planda olanlar kendi insiyatifleri, liyakatleri, birikimleri yüzünden buralarda değil diyebiliriz. Eğilim gösteriyor ki kolay yönlendirilen, açıkları olan ilkesizlerin bu görevleri üstlenmesi tercih ediliyor ve bu tüm dünyada böyle. Böyle bir eğilim varken küresel anlamda lider kişiliklerin bitişini izlemek zorunda kalışımız, tüm dünyada belirsizliği, karmaşayı, bölünmüşlüğü ve aşırılığı arttırırken, sağduyuyu ortadan kaldırıyor.
İşin Türkiye kısmında, 2002-2023 dönemi boyunca yaşadığımız büyük çalkantı, erozyon ve çöküşle birlikte durumu tersine çevirecek bir siyasi yapı söylediğimiz sebeplerle ortaya çıkmazken, AKP’nin sürekli seçim kazanmasını muhaliflerin farklı yorumladığını gördük. Zayıf altyapılı liderliğin hükmünde, seçim kazanmanın yolunun; ana çizgilere sahip olmamak, söylemlerdeki tutarsızlık ve karşı mahalleden oy devşirme için çelişkili mesaj ve uygulamalar olduğu gibi bir düşünce yeni tip siyaset gerekliliği olarak zihinlere yerleşti. Her yöne ve herkese mesaj verme kaygısı zayıf altyapı ile birleşince ortaya güvensizlik ve başarısızlığı getirdi. Karşı cepheden oy devşirme kurnazlığı yapmadan çizgi sahibi, söylediğine inanan, tutarlı bir kadronun karşı cepheden de oy alabildiği gözden kaçtı.
Sağ eğilimli partilerde dinci-muhafazakar söylemler ağır basarken, kurucu değerlerin açıktan hedef alınması ana siyaset olarak benimsenmiş durumda. Milliyetçi sağ yapılarda “Kurtlar Vadisi” kültürü yaygınlaşmış, mafyatik tutumlar, kaba, yoz söylemler bu organizasyonların söylemlerine yerleşmiş halde. Bu ortamda sol partiler sistem eleştirisi yapmak zorunda hissetmekte ancak onların tamamında da Türkiye’nin kurucu fikirleri yaşama şansı bulamıyor. Merkez solda mutlaka etnik ve mezhepsel ayrımcılığa oynamak, sosyalist solda ayrılıkçı milliyetçiliğin faşizan söylemlerine hapsolmak ve onun üzerinden yürümek gerekiyor. Hegemon, devlet içerisindeki gücünü 15 Temmuz kalkışması ile kaybetmiş olsa bile sağ ve sol siyasi yelpazede yarattığı deformasyon sebebi ile etkisini ve zihinsel varlığını koruyor. Bu şekli ile hegemonun devlet içinde etkinliğine tekrar kavuşması için büyük imkanı var denilebilir. 2023 seçimlerinde iktidar değişse de değişmese de hegemonun devlet içine yeniden sızmasını sağlayacak bir siyasi parti kurgumuz var ne yazık ki. Bu şekli ile kurucu ideolojinin kendini geliştirebileceği ve tüm siyasi yelpazeyi söylem, ülkü ve vizyonla kapsayacağı bir ortam da maalesef yok.
Çözüm
Türkiye Osmanlının son dönemlerinden bu yana Rusya’da olan bitenlerden etkilenen bir ülke. Buna örnek olarak Rus Çarı Aleksandr III’un sonrasında da Nikolay II’nin uyguladığı baskı rejiminin bir benzerini Osmanlı’da Abdülhamit II’de uygulamaya başlamasını verebiliriz. Rus rejiminin Aleksandr III’den sonra başa geçen Çar Nikolay II zamanında yıkılması gibi Abdülhamit II’den sonraki dönemde de Osmanlı yıkılıp dağıldı. Bugün de Rusya’nın Boris Yeltsin döneminde yaşadığı çöküntüden Putin liderliğinde çıkışını örnek alacak şekilde, Putin tarzı bir otokratik rejimle Türkiye’nin sorunlarını halledeceğini hayal eden bir zihniyet var. Baştan sona oligarklarla kurgulanan baskı yönetiminin Rusya’da belirli bir dönem başarı sağlamış olması onun devamlılığını ve ülkenin refahını sağlamıyor maalesef. Bu anlamda Türk tipi başkanlık sistemi ile Türkiye’de de Rusya tipi bir otokrasiye geçme niyeti olduğu anlaşılıyor. Sadece başkanlık sistemi şeklinde değil, ihalelerle büyütülen bir takım şirketlerin de Türkiye’nin oligarkları olması planmış gibi görünüyor. Ancak bu sistemin yürümeyeceği ve Türk halkına bu elbisenin uymayacağı çok çabuk ortaya çıktı. Sistem bozuk olan düzeni daha da fazla bozdu ve çürüttü. 2023 itibarı ile de devlet düzeni maalesef ortadan kalktı. Dış ilişkilerlerde büyük savrulmalar Türkiye’nin vizyonunu dağıttı, tüm bunların üstüne yarın yeni savrulmaların olmayacağını kimse garanti edemez hale geldi. Dolayısı ile Rus tipi otokrasi hevesi kurumsal devlet anlayışını çok kısa zamanda yok etti.
Bu sistem denge ve denetleme mekanizmalarını ortadan kaldırdığı için, Türk insanının çeşitliliğine yaratıcılığına yetkinliklerine değil merkeziyetçiliğe, otoriterliğe ve keyfiyete yaslanıyor. Bu şekli ile halka hizmet için varolması gereken devlet yerine devlet için varolması öngörülen bir güruha dönüşüyor yurttaşlar. Bu durumda toplumun bir arada yaşamasını sağlayan ortak ülkü de ortadan kalkmış oluyor çünkü güruh devlet için, devlet de yöneten ve oligarklar için gerekli hale geliyor ve refahın oluşturulması ve bunun dağıtılması gibi medeniyete giden yollar ortadan kalkıyor. Kadına, doğaya, hayvana kısaca yaşama karşı saygısız hatta düşman, entelektüel seviyesi düşük kişilerle kurgulanan sistem kısa sürede bütün eksenlerde büyük sorunlara yol açıyor. Nitekim Türkiye boş tartışmalarla 20 yılını kaybederken, 2023 itibarı ile tarihinde ilk defa yedi yıldır üst üste ekonomik kriz içerisinde ayakta kalmaya çalışıyor. Otokrasi Türkiye’de olumsuzlukları değiştirip düzeltmekten çok bütün kuralları bozmakla meşgul, bu da kitleleri dayanaksız ve güvensiz bırakıyor. Adalet duygusunun ortadan kalkması ile halkın ortak ülküsü bir anda belirsizleşip ortadan kalkıyor.
Son yirmi yılda otokrasiye savuruluş ile birlikte görüyoruz ki aslında Türkiye 1946’dan bu yana temel sorunlarından hiçbirini zamanında ve gerektiği biçimde siyaset marifeti ile de, askeri yönetimlerle de ve nihayetinde otokrasi ile de çözememiş.
Bunun temelinde karar alıcıların, etki odaklarının Türk toplumunun istikrarlı, özgür, kurum ve kuralları tanımlı ve işleyen bir hayat istediğini algılamıyor olmaları yatıyor. Aslında halk olarak istediğimiz çok basit: refahtan pay alma, geleceğe yönelik plan yapıp bunu uygulama şansı bulma, kendi hayatlarımızın daha kaliteli bir yere doğru gitme imkanının mümkün olmasını istiyoruz. Batılı toplumlar gibi hayata dair neşe ve heyecanları tatmak, ağır sorunlardan uzak yaşama özlemini duyuyoruz.
Tüm bu yaşadığımız sorunları çözmek için Türkiye’nin kurucu ayarlarına geri dönüp siyasi yapılanmasını yeniden düzenlemesi gerekiyor. Bunu da tek parti ya da otoriter bir yönetimle değil hak, hukuk, adalet uzlaşma ve barış içinde, demokrasimizi kurum ve kuralları ile yeni baştan kurgulayarak gerçekleştirmemiz gerekiyor. 9 Mart hareketinin ideoloğu Doğan Avcıoğlu’nun ülkedeki Amerikan etkisinin demokratik bir rejim içerisinde ortadan kaldırılacağına inanmadığı ve böyle bir rejim içerisinde de ABD ile baş edilemeyeceğini düşündüğü için bir askeri darbe ile bağımsızlığın sağlanacağını ve önerdiği ekonomik planın uygulamaya konulacağına inandığını anlamak mümkün, ancak o yöntemde de Türkiye başarılı olamayacaktı.
2023 itibarı ile durum farklıdır. Yukarıda bahsettiğim gibi 15 Temmuz sonrasında ABD devlet içerisinde eskisi kadar etkin değildir. Bu birçok konuda manevra kabiliyeti vermektedir. Demokratik parlamenter sistemin yaşaması şartı ile ilk ve çözülmesi gereken en büyük sorun siyasi parti kurgusudur. 12 Eylül yasaları ile güvence altına alınan otokratik parti yönetimleri yasa ile nihayete erdirilmelidir. Yeni kurguda partiler din/ırk/mezhep/etnik köken ayrımcılığı veya bunlara yol açacak söylem, uygulama ve politikalar geliştirmekten men edilmeli bunlar anayasal suç haline getirilmelidir.
Türkiye’nin rejimi ve bütünlüğünün siyasi tartışma konusu yapılması engellenmeli, kurucu değerlerin siyasi mücadelede tartışma dışında kalması ana kural olmalıdır. Devlet organizasyonu bu yönde girişimleri önleme ve engelleme konusunda tam yetkili olmalı buna yönelik de anayasal kurumlarını oluşturup siyaseten bağımsızlaştırmalıdır.
Partilerin mücadelesi sadece ekonomik program faklılıkları ve söylemleri üzerine olmalıdır. Parti organizasyonlarının tamamında münakaşa, müzakere ve uzlaşmayı merkeze alan, başarısızın hemen geri çekildiği, yeni ve dinamik olanın ön plana sürüldüğü, yönetimin en fazla iki dönem yönetimde kalabildiği, milletvekillerinin halk tarafından seçildiği, mali gücün de seçimlerde etkin olamayacağı bir kurguya ihtiyaç vardır.
Gücün bir kısmı yönetenlerin ve parlamentonun elindeyken diğer kısmının da siyasetten bağımsızlaşmış ve bu bağımsızlığı anayasa ile güvence altına alınmış iyi yetişmiş devlet bürokrasisi içerisinde dağıtılması gereklidir. Bunların işlerliği yasalar ve bağımsız kurullar aracılığı ile denetlenmelidir. Yeni kurgunun da hiçbir şeklide küresel hegemon güç odağının kontrolü altına girmemesi ve hegemonun yurtiçindeki olası işbirlikçilerinin hiçbir zaman güç sahibi olamayacağı bir sisteme ihtiyaç vardır. 2023 itibarı ile din ve etnik kökeni araç olarak kulanan, cehalet ve yozlaşmayı öven ve değerli kılan siyasi bakış açısını geri gelmemek üzere ortadan kaldıran bir sistem kurgulamak ve işletmek zorundayız. Bu sistemin işlerliğini sağlamak yüksek liyakate sahip devlet kadroları kadar Kaya Sınıfının da sorumluluğundadır ve bunun nasıl yapıldığını batılı demokratik ülkelerde görmek mümkündür.
Bu açıdan belki Anayasayı Koruma Kurumu gibi yapılara da ihtiyaç olacaktır. Bu hali ile devlet kadrolarına ve eğitimli nüfusa çok ciddi görev düşecektir. Türkiye yeni sisteminde bir daha kimsenin böyle bir çürümeyi yaratmaya cesaret edemeyeceği bir sistemi planlamak zorundadır. Yeni devir, yeni insanlar getirecektir.
İstibdattan sonra Osmanlı’da fikirsel özgürlük ve aydınlanma patlaması yaşanmış, modern devlet de bu temel üzerine yükselmiştir. Bu hali ile baskı dönemlerinden sonra atılım yapmak için ortam oluşabilir denilebilir, iş ki bu ortamda doğru kadrolar devrede olsun. Türkiye’nin yaşadığı ve yaşayacağı tüm zorluklara karşın geleceğinde halen ümit vardır ancak artık daha fazla yanlış yapma lüksü yoktur. Geleceğinde de baskı rejiminin başarı şansı yoktur. Bunda ısrar ederse yıkım mutlaktır.
2023 yılı itibarı ile siyasi partiler arasında seçim yapmaktan çok hangi ilkelerden yana olduğumuz önemli hale gelmiş oluyor: Demokrasi, insan hakları, adalet, toplumsal barış, bilim, sanat, merhamet, vicdan, hoşgörü, uzlaşma ve iyilik tarafında olanlar Türkiye’nin geleceğinde söz hakkına sahip olmanın yoluna bakmalı, sonrasında gerisini getirmek herkes için bir mecburiyet olacaktır.
Kaynaklar:
Sina Akşin, Jön Türkler and İttihat ve Terakki
Samih Nafiz Tansu, İttihat ve Terakki
Samih Nafiz Tansu, İki devrin perde arkası
İlber Ortaylı-Erol Şadi Erdinç, İttihat ve Terakki
Fevziye Özberk, Talât Paşa İttihat ve Terakki tarihi
Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti
İlyas Kara, Osmanlı’nın Derin Adamı Yakup Cemil
Soner Yalçın, Teşkilatın iki silahşörü
Yılmaz Öztuna, Bir darbenin Anatomisi
François Georgeon, Sultan Abdulhamid
Ali Fethi Okyar, Sultan II. Abdülhamid Han’la 113 gün
Rauf Orbay, Siyasi hatıralar
Halil Erdoğan Cengiz, Enver Paşa’nın anıları
Alpay Kabacalı, Talât Paşa’nın anıları
Alpay Kabacalı, Cemal Paşa, Hatıralar
İsmet İnönü, Hatıralar
İlker Başbuğ, Güç Odaklarının Mücadelesi (1299-1980)
Alev Coşkun, Samsun’dan önce bilinmeyen 6 ay
Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki çalışmaları (1899-16 Mayıs 1919)
Selahattin Salışık, Kurtuluş savaşı’nın gizli örgütü M.M. grubu
Baran Aydın, Atatürk’ün gizlenen vasiyeti
Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro
Mustafa Türkeş, Kadro Hareketi
Merdan Yanardağ, Kadro hareketi
Metin Aydoğan, İnönü
Osman Akandere, Milli Şef dönemi
Metin Toker, Demokrasinin İsmet Paşa’lı yılları
Merve Durmuş, 1960 Darbesi’nde Cemal Madanoğlu’nun rolü
Cemal Madanoğlu, Anılar 1911-1953
Sami Küçük, Rumeli’den 27 Mayıs’a
Numan Esin, Devrim ve Demokrasi, ve bir 27 Mayısçının anıları
Uğur Mumcu, İnkılap Mektupları
Nesrin Turhan, İhtilalin Süvarisi
Talât Aydemir, Hatıratım
Bahtiyar Yalta, Bir darbeci subayın hatıraları
Mustafa Önsel, 1 köy 4 adam 6,5 darbe
Nadir Nadi, 27 Mayıs’tan 12 Mart’a
Orhan Tokatlı, Kaybolan Yıllar 1961-1973
Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin düzeni I ve II
Doğan Avcıoğlu, Rejim ve Devrim- Seçme yazılar
Muzaffer Ayhan Kara, Yön’ün Devrim’i Devrim’in Yön’ü
2018 yılı sonbaharında Danimarka’ya ailecek turistik bir seyahat yaptık. İş dolayısı ile daha önce defalarca geldiğim bu ülkede bir türlü doğru dürüst gezme şansı bulamamıştım. Bu gezi ile görmek istediğim yerleri gezme şansımız olacaktı. Onun için çok keyifli ve detaylı bir seyahat planı yaptık. Bu şekli ile gezinin en önemli uğrak noktası da oğlum için çok önemli olan ünlü Legoland oldu. Bu tematik eğlence parkında dolaşırken bir çocuk tiyatrosunu izleme şansımız oldu.
Oyun etrafı su dolu hendekle çevrili bir şatoda geçiyor. Şatoda bir kral ve kızı olan prenses yaşıyor, hikaye doğrultusunda şatoya hırsızlar giriyor ve kralın tacını çalıyorlar, kralı da esir alıyorlar. Bu aşamada prenses devreye giriyor ve hırsızları yakalıyor, babasını kurtarıyor ve kralın tacını geri alıyor Hırsızları da bir güzel pataklayıp şatonun duvarlarından aşağıdaki su dolu hendeğe atıyor. Oyunun sonunda prenses kahraman çoğunluğu çocuk olan izleyicileri selamlıyor ve büyük alkış alıyor.
Legoland ziyaretinden bir iki gün sonra başkent Kopenhag’da çok güzel bir parkın içinde bulduk kendimizi. Parkta dolaşırken bir anda çocukların etrafında toplandığı küçük bir kukla tiyatrosuna denk geldik. Bu sefer kahramanlar dinozorlardı. Yine türlü macera sonunda oyunun kahramanı kadın dinozor türlü zorlukların altından kalkıp tüm problemleri çözen karakter olarak alkışları topluyordu. Bu oyundan sonra aklıma Legoland ‘de izlediğim tiyatro geldi. İki oyunun da küçük zihinleri hedefleyerek ve köhne işe yaramaz bir kalıbı değiştirip modern yaşamda yeni bir çağı başlatmak için gereken altyapıyı hazırladıklarını düşünmeye başladım. Güzel olan bunu bilinçli bir şekilde yapıyor olmalarıydı.
Oyunların ana teması aslında kadınların da en az erkekler kadar güçlü olduğu, toplumu ve insanları kurtarabilecek kahramanların kadınlar arasından da çıkabileceğini anlatmaktı. Dolayısı ile eşitliği hatta kadın gücünü erken yaşta tanımaya başlayan Danimarkalı çocuklar, düşüncelerine ve eylemlerine zincir vuracak bir kalıbı en baştan zihinlerinden atıp çıkarıyorlardı. Bu şekilde yetişen bireylerde cinsiyet ayrımcılığı ve önyargılar diğer toplumlara göre oldukça düşük olur diye tahmin ediyorum. Bu sayede topyekün başarı, birliktelik ve ilerlemeyi sağlayacaklarına şüphe yok. Ülkelerindeki refah seviyesinin yüksekliği ve gelişmiş bir demokrasi içinde bir-sıfır önde başladıkları yaşamlarında, eşitliğin yerleşmesi ile birlikte yaratıcılığın devamı ve daha ileri bir noktaya taşınması imkanına da kavuşmuş oluyorlar.
Danimarka gezimiz sonrasında özellikle popüler dijital platformlarda yayınlanan diziler ve filmlerde artan bir oranda bu şekilde bir pozitif ayrımcılığın varlığı dikkatimi çekmeye başladı. Bugün itibarı ile çok yaygın yapımlarda ana kahramanlar hep kadın: Game of Thrones ve devamı House of Dragon, West World, Lord of the Rings’in devamı olan Rings of Power da bu kapsamda örnek verebileceğim popüler ve başarılı dizilerden. Bu şekli ile aslında küresel olarak bir zihin ve davranış düzeltme çabasının içerisindeyiz. Popüler kültürün konuyu açıkça ortaya koyması ile birlikte yeni kuşaklar dışında bilinçli zihinlerde de kalıpların kırılma ihtimali artıyor.
Türkiye için de bu geçerli hem de tam da kadına yönelik şiddetin tavan yaptığı, kadın giyim ve kuşamının erkekler tarafından istismar edildiği, politik hedefler için kullanıldığı ve kadın yaşamının kısıtlanmaya çalışıldığı bir politik ajanda ortamında. Aslında son 15-20 yılda Türkiye’de bu yönde yaşanılanlar hedeflenenin tersine kadınlarda azim ve başarıyı kamçılayan ve toplumda liderliği ele alacak bir süreci de tetiklemiş oluyor. Bunun başlangıcının da Gezi olayları olduğunu düşünüyorum. Türkiye için çok önemli demokratik eylemler serisi olan Gezi hareketinde kadın ve özellikle genç kadınlar hareketin simgesi ve öncüsü oldular. Bu şekilde ortaya çıkan hareketin uzun vadeli etkisi de büyük olur. O anlamda Gezi olaylarının da ileriye dönük önemli etkileri olacağını ve bunu politik yaşamda göreceğimizi düşünüyorum Özet olarak sosyal ve iş hayatından silinmek istenen, baskı altına alınmaya çalışan kadınlar Gezi olaylarında buna izin vermeyeceklerinin sinyalini vermiş oldular.
Kadın gücü ve liderliğinin Iran’daki yansıması
13 Eylül 2022’de başkent Tahran’da ahlak polisi tarafından başörtüsü ve kıyafet kurallarına uymadığı gerekçesiyle gözaltına alınan 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin gözaltındayken ölümü, İran toplumunda infiale sebep oldu.
2005’te yürürlüğe konulan Kapsamlı İffet ve Örtünme Planı, kadınları toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal tartışmaların merkezine oturtarak 1979’dan beri var olan kadın sorununu yeniden farklı bir noktaya taşıdı. 1979 Devrimi sürecinde politikleşen kadının devrim sonrasında evde oturmaya zorlanması, kıyafet ile ilgili katı tutum ve baskılar, bireysel anlamda kadınlar ve devlet arasındaki gerilimin başlangıcını oluşturdu, bu şekli ile Mahsa Amini sonrasındaki protestoların örgütlü kadın hareketleri tarafından değil, bireysel ve hatta apolitik denebilecek kişiler tarafından başlatılmış olduğu anlaşılıyor.
Bu açıdan bakıldığında bugünkü protestoları özü itibariyle onur mücadelesi olarak adlandırmak mümkün. İnsanlar nasıl yaşayacaklarına kendileri karar vermek istiyorlar. Kadınlar da erkeklerin onlar adına karar vermesini aşağılanma olarak görüyorlar. İran devlet yetkililerinin ‘dış güçler’ iddialarının tersine görünen o ki, gösteriler kendiliğinden yayılıyor. Herhangi bir liderin ve ideolojik/politik grubun başlattığı bir hareket niteliğinde değil. Reformcu ve muhafazakârlar olarak ayrışan devlet içi iktidar mücadelesinin dışında şekillenen ve onları da topyekûn reddeden bir hareket.
Sokaklarda başı açarak gezmek, mollaların sarıklarını düşürmek yaygın eylem türlerinden. Tüm kısıtlamalara rağmen cep telefonları ile olaylar dünya ile paylaşılıyor. Gezi olaylarında Türkiye’nin şahit olduğu genç yaratıcılık, bu sefer İran’daki eylemlerde ve sloganlarda kendini gösteriyor. Gösterilerde Kadın, Yaşam, Özgürlük temalarının öne çıkması siyasal mücadeleyi erkek egemen pratik olmaktan çıkararak çok boyutlu kültürel, toplumsal ve ideolojik kırılmanın da açığa çıkışını sağlarken, devlet ve toplum arasındaki kültürel, toplumsal ve ideolojik bölünmenin derinliğini de gösteriyor. Bütün bu şartlar altında gösterilere kadınların öncülük ettiğini görüyoruz, bu hali ile İran tarihinin siyasal, toplumsal ve ideolojik kırılma anına şahit oluyoruz denilebilir.
Bu gösteriler belki bastırılır belki de devam edip bir devrime evrilebilir ancak kesin olan bir şey var: artık bölgede dini baskıyı siyasi araç olarak kullanan rejimler için şartlar değişiyor. Iran’daki süreç kısa veya uzun zamanda bir büyük değişime yol açacak. Baskı rejimlerinin sonsuza kadar sürme gibi bir şansları yok. Eylemlerin karakteri de gösteriyor ki Iran’daki kitleler dini araç olarak kullanan baskıcı rejimden kurtulmak isterken herhangi bir küresel gücün etkisine de girmek istemiyorlar.
Iran derin kültürel kökleri olan bir ülke. Türkiye açısından da çok önemli bir komşu hatta potansiyel bir ekonomik partner. Demokratik ve özgür düşünceli bir rejime sahip olan Iran’ın Türkiye ile işbirliği içerisinde olması bölge ve dünya başarısı açısından önemli olduğu kadar iki ülkenin kalkınması ve refahı için de çok büyük fırsatlar sunuyor. Iran’daki rejimin ajandası ve yarattığı yıkıcı etki nedeni ile bu imkan şimdiye kadar ortaya çıkmamıştı. Ancak Iran kendi gücü ile demokratikleşirse ve bunu kadınların öncülüğünde yaparsa Türkiye’de de demokrasisinin güçlenmesi ve kadının öne çıkması hızlanabilir. Coğrafyalarda toplumsal eğilimler bulaşıcıdır bu şekli ile Türkiye ve bölge için yeni bir atılım şansı ortaya çıkabilir.
Türkiye’de siyaset/yönetim nasıl dönüşecek?
Türkiye için konuya iki ayrı başlıkta bakmak gerekiyor. Birincisi siyasi kurumlar ve devlet yönetimi. Türkiye genç nüfusu olmasına rağmen çok uzun yıllardır kemikleşmiş bir siyasi şablon tarafından yönetiliyor. Bu şablon soğuk savaş döneminin en hareketli döneminde kamplaşmış ve mücadelenin en vahşi safhalarını yaşamış bir kuşak, ve 2022 yılı itibarı ile halen bu kuşak siyasi parti yönetimlerinde. Siyasi partilerin çarpık kurgusu ve Türkiye’deki devlet altyapısı nedeni ile bu kemikleşmiş yönetimler aynı kuşaktan farklı isimlere zar zor devrolsa da anlayış ve vizyon değişmiyor, değişmeyi de hedeflemiyor.
Şablon genel olarak koyu lacivert takımlı, bıyıklı ve göbekli erkek formunda, konuşmalar kaba, çabuk sinirlenen, kibirli, muhattabını önemsemeyen bir yapıda. Gözler ve zihin ayak oyunlarında, kişisel ikbal her şeyden önde, toplumsal değerleri istismar konusunda usta, herhangi bir ideale inanış yok, genelde kendine hayran ve büyük oranda cahil. Bu şablon içerisinde arada bir kadınlar sivrilse de onlar da gerek zihinsel format, gerek tavır ve konuşmalarda birer bıyıklı, göbekli ve lacivert takımlı erkek.
Ancak siyasi partiler içerisinde bu formata uymayan genç kadın ve erkekler yok mu? Var elbet ancak yapı içerisinde yayılıp çoğalamadıkları için ve çok partili hayatın kurgusunun 1946’dan bu yana değişmemesi nedeni ile içinde bulundukları organizasyonlarda değişim ve dönüşümü gerçekleştiremiyorlar. Ya çürüyüp şablonun aracı haline geliyorlar ya da kendilerini sistem dışına atıyorlar.
İkinci başlık iş hayatı ve yönetimi ile ilgili. Burada da siyasi ortam gibi erkek hakimiyeti had safhada. İster uluslarası olsun ister küçük bir şirket olsun Türkiye’de faaliyet gösteren firmaların ekseriyetinde benzer bir vizyon eksikliği ve dar kadro anlayışı hakim. İş felsefesine aykırı olsa da tanıdık ve bireysel ağlar iş yaşamına çok hakim. Bu ağların içine dışarıdan girmek neredeyse imkansız.
Ancak 2022 itibarı ile gerek küresel ölçekte yaşanılan güç kayması nedeni ile gerekse yukarıda bahsettiğim kültürel değişimin dijital imkanlarla görünür olması ve yayılması şartları değiştiriyor. Iran’da kadınların liderliğinde olası bir değişim, Isveç, Finlandiya, Yeni Zelanda gibi ülkelerde örneklerini gördüğümüz genç kadın liderler ve önümüzdeki 5-6 yıl içerisinde gelişmiş batı ekonomilerinde ardı ardına başa gelecek olan kadınlar, Türkiye’de de başta siyasi kurumlarda etkisini gösterecek yeni bir dönemi zorlayacak. Bunun etkisi ile ve biraz da küresel güç odaklarının kavgasında ayakta kalabilmek için Türkiye bu dönemden genç kadınlar liderliğinde çıkmak zorunluluğu duyacak. Bu köklü partilerde gerçekleşmezse yeni oluşumlarda kendini gösterecek. 1990 sonrası kuşağın iş ve sosyal hayatta etkisinin artması ile bu değişimin zorunlu hale geleceğini değerlendiriyorum. Bu anlamda da Iran’daki hareketin -kısa veya uzun vadede farketmez- başarısının Türkiye’ye etkisinin çok büyük olacağını kestirmek mümkün.
Mevcutta batılı iş yaşamında sürdürülebilirlik en önemli konulardan biri iken bu konu içerisinde kadın erkek eşitliği ve yönetimde kadınların ağırlığının artması da bir süredir gündemde. Küresel anlamda siyasi liderliğin de kadın ağırlıklı olması ile birlikte iş yaşamında her kademede kadın ağırlığının arttırılması çok büyük hız kazanacak, bu da özellikle Türkiye gibi üretim üssü olma iddiasında olan ve küresel ticaret ile çok sıkı bağları olan Türk İş çevrelerinde de tercih edilen bir eğilim haline ister istemez gelecek.
Kadın Çağı başlıyor.
Isaac Asimov’un ünlü Vakıf isimli bilim kurgu kitap serisinde, bilinmeyen bir zamanda ve evrende kurulan Vakıf yönetimi -kitapta geçen şekli ile- psiko-tarih yöntemleri kullanarak, insanların belirli dönemlerde toplu davranış kalıpları göstermesi üzerinden senaryolu bir yönetim kurgusunu işletiyor. Biz buna zamanın ruhu diyoruz aslında. Kadınların siyasi soysal ve iş yaşamında öne çıkmasını da bu şekilde zamanın ruhu olarak değerlendirmek gerekiyor.
Bu hali ile 2022 sonuna yaklaşırken bizi çok yakından ilgilendiren ve tüm olumsuzluklar içerisinde ileriye dönük umutlarımızı canlı tutan yeni bir çağın başında olduğumuzu da anlamak gerekiyor.
Bu çağa “Kadın Çağı” demekte bir sakınca yok.
Yaşadığımız an itibarı ile bilinmezlikler ve sorunlarla dolu gelişmeler dünya üzerindeki mevcut yapıda yıkım yaratmadan bir çözüme ulaşamayacak noktaya gelmiş durumda. Dünyadaki sosyal, teknolojik ve siyasi gelişmeler 2022 yılını kadın çağının başlangıcı olarak ele almak gerektiğini düşündürüyor.
Kadın çağında farklı coğrafyalarda kadın kahramanlar adlarını tarihe yazdıracaklar ve bu insanlık tarihinde yeni bir sıçramaya sebep olacak. Bu şekli ile daha iyi bir dünyada yaşama şansımızın da olacağını değerlendirmek mümkün.
Sonuç olarak; Türk siyaseti de, soysal ve iş yaşamı da yönetimlerde kadınları görmeye ve güç devrine hazır olsa iyi olur.
İş yönetiminde her yıl, son çeyrek, gelecek yılın bütçesinin çalışıldığı bir dönemdir. Ülkemizde uzun seneler sadece enflasyonun ve döviz kurunun bir sonraki sene ortalama ne kadar olabileceği ile ilgili tahminleme yapılır, belirlenen satış stratejine göre de satış adetleri ve iş planı oluşturulup bütçe bağlanırdı. Ancak 2020 yılından bu yana bütçeleri döviz ve enflasyon tahmini ile sınırlama lüksü ortadan kalktı. Artık bunların yanı sıra uluslararası politika ve çatışmalar, jeopolitik riskler, enerji tedariği, ülkelerdeki politik tercihler, doğa sorunları ve salgınlar ile kuşak farklılıklarının yarattığı değişiklikleri de göz önüne alıp ona göre kısa ve uzun stratejiye yön vermek ihtiyacı duyuyoruz ve bunu sadece bizler değil artık tüm dünya yapmak zorunda.
2023 ve sonrasında bütün kararlarımızı etkileyebilecek önemli etkenler gözden geçirmek sağlıklı bir iş yönetiminin olmazsa olmazı haline geliyor bu şekli ile ana başlıkları aşağıdaki gibi toparlamak mümkün.
Dünya Politikası:
Ekonomik ve politik güç ekseninin uzak doğuya kayması ile birlikte 2021’de konteyner ve çip krizi ile yüzünü gösteren devletlerarası örtülü ve dolaylı çatışmadan sonra, 2022 Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline de şahit olduk. Yaşanan insanlık dramının dışında iş yaşamına etkileri uzun sürecek olan yeni bir dönem de böylece başlamış oldu.
Bu sürecin sonunda oluşabilecek üç ihtimal var:
1) ABD istediğini alacak, tükenmiş Rusya’yı yanına çekip batı koalisyonunu kontrol altında tutarken yeni hedef olarak Çin’i kuşatacak ve küresel güç mücadelesinde bildiğimiz yollardan devam edecek. Güç kayması birkaç on yıl ileriye atılacak.
2) AB ve ABD birlikteliği sürece dayanamayıp bozulacak ve Rusya’ya Avrupa’da ve özellikle Balkanlarda yeni alanlar açılacak. Bu da başta Türkiye olmak üzere hiç kimsenin yararına olmayacak. Dünya yeni bir baskı rejimi dalgası ile karşı karşıya kalacak. Batı demokrasileri de bu yola girecekler.
3) Savaş modern bir Thukydidestuzağına dönüşecek ve sonuçtan Çin fayda sağlayarak çıkarken yeni hegemon olarak güç kaymasını hızlandırarak, liderliği ele alacak. Çin’in bu yeni durumunun dünyaya ne getireceği ne götüreceği henüz net değil. Çin’in otoriter yönetiminin de yaratıcılığı kısıtlaması sebebi ile teknolojik üstünlüğünü koruyup koruyamayacağı tartışılır. Yeni egemen olarak otoriter yönetimlerle işbirliği yapma tercihi de güç odağı olarak devam etmesini zorlaştırabilir. Çin’in yükselişiyle yüzyılın sonunda ABD de sorunları ile boğuşan sıradan bir ülke haline dönüşür.
Bu üç seçenekten hangisi gerçekleşecek şimdiden kestirmek güç ama kesinlikle 2022‘de olanları 2030’ların başına kadar sürecek olan kaosun habercisi sayabiliriz. Bu kaos ortamı da iş yaşamını belirsizliklere boğarken rekabeti zorlaştıran bir faktör olarak yöneticinin gündeminde yerini koruyor olacak. Bu hali ile güç odağı kaymasına yol açan büyük bir kırılmanın tam ortasındayız denilebilir. Türkiye de coğrafi konumu nedeni ile bu kırılmanın en önemli hatlarından birinin üzerinde. Hata yapması durumunda çok ağır bedeller ödeyebilir. Ama doğru yönetirse de bu kırılmadan kazançlı çıkan ülkeler safına geçebilir.
Bu bağlamda Türkiye’nin 2023 seçimleri ile birlikte iç barışını sağlayıp odağını ekonomik ve sosyal kalkınmaya vermesi, topyekûn bir kalkınma hamlesine yönelmesi gerekir. Rusya-Ukrayna savaşının olumsuz seyrini düşünerek ana pazarı olan AB’de ekonomik çökme olasılıklarını doğru değerlendirip pazar alternatifleri yaratarak riskini dağıtması gerekir. Bu şekilde bir odaklanma için iç barış dışında, başta adalet sistemi olmak üzere tüm kurumsal yapılarda hızlı ve doğru iyileştirmeler yapılmalı, ekonomik problemler de planlı kalkınma ile hızlı bir şekilde ortadan kaldırılmalıdır.
Yetenek kıtlığı:
Batılı ülkelerde daha çok hissedilse de beyaz yaka ve özellikle genç nüfusta “istifa” dalgasının büyümesi, Türkiye bazında da özellikle bilişim teknolojileri alanında insan kaynağının kıtlığı, siyasi ve sosyal sorunlar nedeni ile nitelikli iş gücünün yurtdışına kaçışı, işsizliğin yüksek olduğu Türkiye’de nitelikli çalışan bulmayı zorlaştırdı. 2022 itibarı ile iş hayatı bu konuda çok zorluk çekti. Çözüm olarak freelance denilen dış kaynak kullanımı ve buna yönelik olarak yetenek haritalaması iş liderlerinin gündemine girdi.
Hibrit veya sürekli evden çalışma opsiyonlarını yöneticiler maliyetler açısından çok olumlu bulsalar da yöntemin çalışan üzerindeki psikolojik etkileri göz ardı edildiği için motivasyon ve mutlulukta düşüş, iş birliği ve takım çalışmasından uzaklaşma vb gibi türlü yan etkiler çalışma hayatında görünür oldu. Ancak henüz ve maalesef 2022 itibarı ile iş liderlerinin büyük çoğunluğu bu uygulamaların dezavantajlarını görüp tedbir alma konusunda yeterli motivasyona sahip değiller.
Bütün bunların ötesinde de artık Z kuşağı dediğimiz kuşak çalışma hayatında etkin olmaya başlamış durumda. Gerek kuşağın alışkanlıkları ve hayat algılayışı gerekse de dönemin şartları sebebi ile çalışma koşulları sabah 08:00, akşam 18:00 kalıbının dışına çıkmış halde.
Öncesinde bir kişi emekli olana kadar tek bir iş yerinde çalışırken, bundan 5-10 sene öncesine kadar çalışanlar çalışma hayatları boyunca en az 4-5 iş yeri değiştirmeye başladı. Günümüzde ise çalışanların aynı anda birden fazla işte çalışmalarının yolu açılmış bulunmakta. Buna örnek olarak İngiltere’yi verebiliriz. Ülkede çalışanların haftalık çalışma saatlerinin %20’sinde ikinci bir işte çalışmalarına yasal olarak izin verilmiş durumda.
Dijital teknolojilerin de devreye girmesi ile birlikte bir çalışanın birkaç farklı iş kolunda aktif olup para kazanmasında artık bir engel kalmamış durumdadır. Türkiye’nin de değişen bu koşullara uyum sağlayacak şekilde çalışma kanununda düzenlemelere gitmesi gerekir. Ancak odağı seçim olan hükümetin bunu mevcut durumda yapması mümkün olmasa da iş liderlerinin artık çalışanlarının sadece kendilerine çalışmayacağı gerçeğini kabullenmeleri gerekiyor. Hatta bazı durumlarda bunu teşvik bile etmeleri iyi olabilir.
Sonuçta ekonomik olarak zor bir dönemden geçiyoruz ve yukarıda özetlediğim dünya politikasındaki gelişmeler de insanların hayatlarını her gün daha da zorlaştıracak sorunları birlikte getirmekte. Bu hali ile çalışanların tıpkı kişisel yatırımlarını farklı alanlarda değerlendirip riski azalttığı gibi gelirini de farklı yerlerden sağlayıp hayat riskini azaltması, o çalışanın daha mutlu, daha güvenli ve hatta daha bağlı bir çalışan olmasına yol açabilir. Bunu doğru yönetebilmek amacı ile yeni performans takip sistemlerinden haberdar olup bunları uygulamaya koymak yöneticilerin yapması gereken en iyi çözüm olarak ortada duruyor.
Tedarik zinciri:
Pandemi sonrası dönemde yaşanan tedarik zinciri problemleri, Ukrayna savaşı ile yaygınlığını arttırdı. Çin’in Tayvan konusundaki planları ve ABD’nin bu yöndeki kışkırtmaları da Jeopolitik kaynaklı yeni krizlerin geleceğini haber vermekte. Bu açıdan AB ülkeleri tedarik zincirlerinde Çin+1 hatta Çin+2 opsiyonlarını devreye almaktalar. Bu tanımdaki kasıt Çin’den tedarik sürerken ek olarak bir ya da iki farklı ülkeden de tedarik kanalı kurmak ve işler halde devamını sağlamak. Bu Çin +1, Çin + 2 planlarında ismi geçen ülkeler Vietnam, Mısır ve Türkiye’dir. Ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu bunalımlı dönem ve sorunlu adalet sistemi şansını azaltmaktadır.
Türkiye’de ekonomik ve sosyal hayatın normalleşmesi durumunda en güçlü alternatif rota Türkiye olacaktır. Bu hali ile Türkiye’nin kara taşımacılığı yanı sıra deniz taşımacılığında da büyük bir hamle yapması bu bağlamda da devlet politikası olarak denizcileşme programını planlayıp uygulaması önem kazanmaktadır. Türkiye sadece donanması ile değil sivil hayatın tüm unsurlarında denizci etkisini hissetmelidir. Türkiye denize çıktığı oranda refah ve gelişimi artacaktır. Denizcileşme politikaları uygulanmaya başladığı noktada sanayi yeteneklerinde de büyük artış olacaktır, bunun da işsizliğin azalması refahın artmasına yol açacağını tahmin etmek zor değildir.
Buna paralel Türkiye’nin bölgesindeki ülkelerde demokratik rejimlerin yaygınlaşması ve bölgesinde barışın sağlanması konusunda aktif rol alması gerekecektir. Böyle bir rol de Türk iş insanlarına yeni kapılar açacak, Türkiye bölgedeki nüfuz alanlarında ekonomik genişlemesini yapabilecek bir imkana kavuşacaktır.
Şirketler özelinde de 2023 ve devamında yüksek verim, uygun fiyat ve yüksek kalite dışında, kesintisiz tedarik ana şirket hedefleri olmak zorundadır. Bunu da başarabilmek için firmaların müşteriler ve tedarikçilerini kapsayan bir ekosistem yönetimine geçmeleri gerekir. Dolayısı ile ego sistem yerine ekosistem ‘e yönelen iş organizasyonları gelmekte olan büyük değişim ve dalgalanma dönemine daha hazırlıklı girecektir.
Bir önemli husus da önümüzdeki 10 yıllık dönemde AB içerisinde binlerce küçük ve orta ölçekli işyerinin sonraki nesile aktarımı mümkün olamayacağı için kapatılması, satılması veya tasfiye olacak olmasıdır. Türkiye’nin yönetimindeki ciddi sorunlar nedeni ile son birkaç yıldır artan oranda nitelikli işgücünü batılı ülkelere kaçırmasının belki bu anlamda bir faydası görülebilir. Yurtdışında hatırı sayıda bir Türk diasporası oluşmuş durumdadır. Bu kitleler nitelikli iş gücü olmaları nedeni ile önümüzdeki dönemde AB ‘de ortaya çıkacak söz konusu iş devirlerinde aktif rol alabilir. Türk Devleti’nin bu konuda yurtdışında yaşayan vatandaşlarını yalnız bırakmaması ve bu işlerin devralınması ile ilgili stratejiler belirleyip uygulamaya koyması da en büyük pazarımız AB‘de Türk iş gücünü büyütecek ve ekonomik anlamda büyük faydalar sağlayabilecek bir gelişme olacaktır.
Sürdürülebilirlik :
AB’nin “Yeşil Anlaşma” ile karbon ayak izini yarılama programı bu senenin başında Türkiye’nin dikkat etmesi gereken bir konu iken, Ukrayna krizi sonrası ortaya çıkan enerji fiyatlarındaki artış bu konuda daha hızlı ve toplumun geneline yayılan bir politika ihtiyacını zorunlu kıldı.
Türkiye enerji kaynağını ithal eden bir ülke olmasına rağmen enerji tüketiminde oldukça hovarda bir ülke. Konutlardaki enerji yönetmeliklerinden başlayıp trafik problemine kadar bu konuda bol keseden harcamayı alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz. Ukrayna krizi ile birlikte AB’de hanelerin bünyesinde güneş enerjisinden elektrik üretmeye yönelik büyük bir talep artışı söz konusu. Önde gelen batılı ülkeler de bu konuda gerek yasaları gerekse de yatırımları ve teşvikleri ile eğilimi desteklemekteler. Enerji ithal eden bir ülke olarak Türkiye’nin de doğal kaynaklardan bireysel enerji üretimi, çevresel etkiye yönelik vergi ve teşvikleri devreye alması gereklidir ve bu konuda herşeyi baştan keşfetmesine gerek yoktur. AB mevzuatını sıkı takip bu yönde oldukça büyük mesafeler aldıracaktır.
Bunun dışında özellikle son 20 senedir ülkemizde doğaya karşı gerek siyasi hedefler, gerekse de rant uğruna sistematik bir yok etme programı da devrede. Tüm bunlara acilen son verecek bir yönetim anlayışına Türk insanın çok büyük ihtiyacı var. Bunu sağladığı takdirde tarım gücü geri gelecek, sanayisi de ona göre disipline girecek ve ana pazarındaki kaygıları da paralelinde gidererek rekabette geriye düşmeyecektir.
Sürdürülebilirlik kavramının temeline sadece insanın değil tüm gezegenin dahil edildiği bir anlayışa ihtiyacımız var bu iş yaşamından, politikaya, devlet yönetiminden bireysel tutum ve davranışlarımıza kadar uzanan bir kültürü oluşturmamız gerekmekte.
Bu hali ile önümüzdeki seneler boyunca sürdürülebilirlik konusu iş hayatının en önemli konularından biri olacağı için, iş liderlerinin kendi yetki alanları içerisinde bu konu her zaman ajandalarında ilk sırada olmak zorunda.
Bu ajandayı sürekli kılmak için de bir modeli sürekli göz önünde tutmak gerekiyor o model de:
İyi çalışan, iyi vatandaş, iyi insan kurgusunda çalışan organizasyonlardır.
Dünya tarihinde varlık gösteren ülkeler için 30 yıllık dönemler önemli ekonomik gelişmelerin ve atılımların yapılabileceği sürelerdir. Doğru yönetildiğinde büyük sıçramalara yanlış yönetildiğinde ise büyük çöküşlere yol açan ve kalıcı izler bırakan zaman aralıklarıdır. Çin ve Almanya bu duruma iyi birer örnek olarak gösterilebilir. Türkiye açısından da son yirmi yılın bu anlamda kötü bir örnek olduğunu söylemek yanlış olmaz.
İyi örneklerden olan Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki hiper enflasyon ile ilgili yaşadıklarını hatırlamak çıkış yolu açısından Türkiye’ye ipuçları verebilir. Dolayısı ile bu ülke özelinde sürece göz atmakta fayda var.
Almanya, 1871’de Alman Birliği’ni sağladıktan sonraki süreçle birlikte 1900 yılına geldiğinde, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’ni çelik üretiminde geçmiş bulunuyordu. Bu ekonomik gelişme 1850’de 35 milyondan 1913’te 67 milyona ulaşan eşi görülmemiş bir nüfus artışıyla desteklenirken, 1895’ten 1907’ye kadar, makine yapımında çalışan işçilerin sayısı yarım milyondan bir milyona ulaşmıştı. Sanayi ise 1913’e gelindiğinde gayri safi millî hasılanın yüzde 60’ını oluşturmaktaydı. 1914’te ülke dünyanın elektrikli aygıtlarının yarısını üreten bir ekonomiye dönüşmüştü. Endüstriyel olgunluğa doğru hızlı ilerleme, Alman ekonomisinde, kırsal ekonomik yapıdan, önemli bir mamul ihracatçısı konumuna doğru büyük bir geçişe yol açmıştı. 1913 yılı itibarı ile, Almanya bütün Avrupa pazarlarına hâkim olmuştu.
Tüm bu hızlı gelişmenin devamında Almanya’nın İngiltere’nin denizaşırı hakimiyetine göz koyması sonucu Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Savaşı bitiren Versay anlaşmasının yarattığı şartlar sebebi ile çok hızlı bir şekilde ekonomik darboğaza giren ülke hiper enflasyon altında ezilmeye başladı.
Kısa dönemli enflasyonist ekonomiler büyümeye yardımcı olabilirken hiper enflasyon denilen durum söz konusu ülkenin ekonomisinin ciddi bir sıkıntı içinde olduğunu gösterir. 1920’lerin başında Almanya örneğinde bu, endüstrinin hammadde satın almakta gerçekten zorlandığı anlamına gelmekteydi. Bu hali ile de nüfusunu doyuracak kadar bir gelir yaratamama ile karşı karşıya kalmıştı. Bunun dışında hiper enflasyon içerisindeki bir ülkede en kötü durumlardan biri fiyatlama algısının kaybolması ile birlikte öngörünün yok olması, bu şekilde de planlama imkanlarının yitirilmesidir. Bu noktada yatırım kararları verilemez, büyüme de gerçekleşmez. Kazançlar spekülatif yatırımlara yönelir. Gelir uçurumları artar, toplumsal gerilimler büyür.
Ekonomik açıdan; çok kısa bir süre için, para biriminin değerini düşürmek, sadece fiyata dayalı olarak bir ülkenin ihracat yapma yeteneğini kolaylaştırabilir. Ancak bu devalüasyondan çok kısa süre bir sonrasında ithalat pahalandığı için daha yüksek fiyatlarla bu yetenek ortadan kalkar. Bu, çalışanların tüketim gücünün de içini boşaltır, onları daha fakir yapar ve daha yüksek ücret almaya odaklar. Bu da üretim ve ticari maliyetleri artırır, fiyatları yükseltir, rekabete zarar verir. Dolayısı ile kısırdöngü gün geçtikçe durumu daha kötü hale sokar. Yukarıda tarif ettiğim şekli ile 1920’lerin aşırı enflasyonu Almanya’da büyük hasara, istikrarsızlığa ve büyük yoksulluklara neden oldu. Devamında da politik aşırılıklara yol açtı. 1980’ler boyunca yüksek enflasyon ile yaşamaya alışmış bir ülke olan Türkiye için de bu konular yabancı değil ancak o dönemden şimdikinin farkı devalüasyondaki istikrarsızlık ve kontrolsüzlüktür. Bu nedenle yaşadığımız ve tedbir alınmazsa yaşayacaklarımız 1920’lerin Almanya’sının yaşadığı hiper enflasyon dönemini andırmaktadır.
Hal bu olacak ise böyle bir ekonomik sorundan kurtulmak için yine Almanya örneğinden yola çıkılarak çözüm yolları aranabilir/ önerilebilir.
Almanya’da 1923 Sonbaharında kurulan koalisyonun başına Gustav Stresemann getirilir. Stresemann 103 gün Şansölye olmasına rağmen sonraki 6 yılda koalisyonlarda dışişleri bakanı olarak görevine devam ederken, Almanya’nın 1920’lerdeki dirilişinin mimarı olacaktır.
Koalisyonlarla birlikte Almanya Merkez Bankası bağımsız hale gelir ve işler düzelmeye başlar. Hiper enflasyonun ateşini alacak bir takım ekonomik düzenlemeler bu sayede uygulamaya konulur. Bunun yanı sıra ekonomideki büyük giderlerin (Ruhr sanayi bölgesi sorunu) politik hamlelerle sona erdirilmesi sağlanır. Ekonomideki liyakat sahibi bürokratların yönetiminde iyileşmeler organize edilirken uluslararası politikada dengeler doğru değerlendirilip ilişkiler güçlendirilir bu sayede ülkeye yatırım ve kredilerle sıcak para girişi artar. Bütün bunlarla birlikte Almanya komşuları ile ilişkilerini düzeltir ve barışı hedefleyen politikalar izler. Ülke 1926 yılında dönemin Birleşmiş Milletleri olan League of Nations’a girerken Sovyetler Birliği ile yapılan antlaşma ile birlikte askeri teknoloji geliştirme faaliyetlerine hız verme imkanı ortaya çıkar.
ABD bankalarından alınan krediler doğru kullanılarak ekonomi toparlanır, yeni yatırımlarla ekonomi büyür, ihracat savaş öncesine ulaşamasa da önemli miktarda artar ve sonuç itibarı ile 1929 Dünya krizine kadar Almanya, ekonomisi ile birlikte sanat ve toplumsal refah açısından dünya ligine geri döner.
Almanya’nın 1923-1929 arasındaki toparlanma sürecindeki önemli başlıkları Türkiye kendi şartlarına uygularsa sorundan çıkış için gerekli olan yol netleşir.
Buna göre bürokraside liyakatı hızlı ve tavizsiz şekilde geri getirmek, Merkez bankası başta olmak üzere ekonomi yönetimini siyasetten ayrıştırıp özerk hale getirmek, büyük gider kalemlerini (mülteci akını dahil) ve israfa yol açan tüm başlıkları ortadan kaldıracak bir iradeyi ortaya koymak, dış ticaret açığının en büyük kalemi olan enerji giderleri için yoğun bir program dahilinde yenilebilir enerji kaynaklarına yönelmek ve tüm toplumu enerji verimli bir hayata yönlendirmek, tüm bunları organize ederken tarım ve hayvancılığı yeniden diriltmek ve özellikle bu iki alanda bilimsel yöntemlerin kullanımını teşvik etmek hatta belki zorlamak yanı sıra 30 yıllık bir sanayi programının yüksek teknoloji ve denizciliği içerecek şekilde uygulamaya koymak şeklinde sıralanabilir.
Tüm bunların da uygulanabilir olması için ülkenin kolay yatırım yapılabilir ve sermaye için güven verici hukuki altyapıda olması gerekir. Yatırım çeken ülkeler içinde bulundukları coğrafyada istikrasızlıkları da ortadan kaldıran ülkelerdir bu şekli ile istikrarı kendi içlerine de taşırlar.
Türkiye’nin çok uzun yıllardan beri türlü ağır sorunları var, bunların hiçbirine kalıcı çözüm üretemeyen bir siyasi doku da 1938’den beri ülkenin sırtındayken yeni sorunların peşinde koşan bir politik anlayış da son 20 senenin özeti haline geldi. Ancak tüm büyük sorunlar içerisinde mevcuttaki ekonomik problemimiz -hiper enflasyona doğru giderken- mevcut sorunlar içerisinde birincil önceliği almış durumda. Sorunların hepsini aynı anda çözmek mümkün olmadığı için önceliklendirme yapmak hayatta kalmak ve devam etmek için en önemli beceri olarak önümüzde duruyor. Buna standart bir yönetim becerisi olarak bakmak lazım. Dolayısı ile en ölümcül problem ilk çözülmesi gereken olduğu için 2022 itibarı ile Türkiye’nin en ölümcül problemi hiper enflasyona gidiş denilebilir. Bu sorunu bir an önce çözmediği takdirde Türkiye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü riske girecektir. Diz çöktüğü noktada Türkiye’nin mevcutta yakın durduğu veya yakın olabileceği herhangi bir ülke olmayacaktır. Tüm yurttaşların geçimini ve geleceğini ilgilendiren bir konu olması nedeni ile de toplumsal bilincin seçim programlarına baskıyı çözüme yönelik olarak arttırması gerekir. Çalışanından iş sahibine, işsizinden yaşlısına kadar yeni bir nefesle bu sorunun çözümüne odaklanma ihtiyacı vardır.
Nihayetinde içinde bulunduğumuz sorundan çıkış için ülke içerisinde birlik ve beraberliği sağlayacak uzlaşmacı ve olumlu bir yapının ortaya çıkması gerekir. Ancak bu sayede birleşme ve ilerleme sağlanacak, Türkiye de hiper enflasyon girdabından kaçabilecektir.
Önce Trump’ın yarattığı dalgalanma ile dünya politiğinde ani değişikliklerin ve kırılganlıkların artacağını gördük. Pandemi ile birlikte küresel ticarette arka perdede ABD-Çin savaşı kızışırken tedarik problemleri ve lojistik sorunları iş hayatında strateji kurma ve yürütmeyi iyice zorlaştırdı. En son 2022 Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı tüm dünyayı politik ve ekonomik olarak yeni bir bilinmezliğe sürükledi.
Bu dönem içerisinde ABD donanmasının 2020’li yıllar içerisinde Çin’in Tayvan’a karşı benzer bir girişimde bulunacağını beklediğini açıklaması da çok büyük bir politik dönüşüm ve beraberinde ekonomik değişikliklerin kapıda olduğu sinyallerini veriyor.
Dünya siyaseti ve güç kaymasının yarattığı türbülansa yönelik tedbirler anlamında iş liderlerinin elinde çok fazla bir seçenek bulunmuyor ama bu kargaşanın da hızla bitip sakinlemeyeceğini anlamak ve ona göre dirençli yapılar kurgulamak ya da ortaya çıkan yeni fırsatları hemen değerlendirmek en önemli öncelik olarak yerini koruyor.
Ukrayna krizi ile birlikte Türkiye’nin en önemli müşterisi olan AB’de, parçalanmak yerine birleşerek ilerleme yönündeki olanaklar konuşulmaya başladı. Bu şekli ile AB’nin rekabet gücüne ve direncine de net bir şekilde odaklanacağına dair emareler mevcut. Rusya-Ukrayna çatışmasındaki gelişmeler doğrultusunda Avrupa ekonomisinin aynı anda hem zorlanması hem de güçlenmesi beklenebilir. Teknolojik gelişmelerdeki hızlanma ve beraberinde Almanya’nın savunma bütçesini arttırma kararı AB’nin Almanya liderliğinde uluslararası oyuna yeniden katılmasına yol açabilir. Enerji arzını güvence altına almak, nükleere geri dönüş ve sürdürülebilir enerji yatırımlarının hızlanması ve bu alandaki teknolojik ilerlemeler, Rusya’nın elindeki enerji kartını da paralel olarak orta-uzun vadede düşürebilir. Nitekim süreç içerisinde Almanya 2030 itibarı ile doğal gaz yerine tamamı ile sürdürebilir enerji kullanımına geçiş ile ilgili bir program açıkladı. Bu yöndeki hamlelerin de olumlu-olumsuz siyasi ve ekonomik sonuçları olacağı kesindir. Türkiye’nin de enerji bağımlısı bir ülke olması nedenli ile bu olaydan çıkaracağı dersler mevcuttur. Türkiye’de iktidarın 2023 seçiminde el değiştireceği artan bir olasılıkken iktidara talip olanların da programlarında ekonomik aktivitelere yönelik net çözümlerle bir vizyon koyması gereklidir. Bu bağlamda denizcileşmeyi, enerjiyi, teknoloji ve katma değerli üretimi merkeze alan, 30 senelik bir sanayi programının da kamuoyunda tartışmaya açılması gerekir.
Bu krizle birlikte sadece ülkelerin siyasi yapılarının değil, ekonomik varlıklar olan şirketlerin de zor kullanma, şiddet ve savaş araçlarına karşı tepki verdiğini gördük. Bu tavrın da kurumsal sosyal sorumluluk programının bir parçası haline gelerek yeni bir insani davranışı kültürel olarak iş hayatına eklemlemeye yol açacağını öngörmek mümkün.
Bu savaş, Ukrayna boyutunda kalır ve sonuçlanırsa, AB merkezli olarak daha etkili bir ekosistem ve ilerleme odaklı yeni bir ortam oluşma ihtimali vardır. Bu ihtimalde Türkiye’nin ve Türk şirketlerinin nasıl bir yer bulacaklarına dair kafa yorması gereklidir. Sonuç itibarı ile dünya politiği hiç olmadığı kadar iş hayatının odağında olmak zorunda. Gelişmeleri iyi takip edip, imkânları veya manevra alanlarını iyi değerlendirerek, kısa aralıklarla strateji gözden geçirmeleri yapmak artık iş rutini haline gelmelidir. İş liderleri artık ticari zekaya sahip olmakla yetinmenin ötesinde, olayları takip edip yorumlayan bir politik zekâya da sahip olmak durumundadır.
Yetkin çalışanların elde tutulması
Hibrit ve uzaktan çalışma bilgi çalışanları için standart haline geldikçe, çalışan devrinin artmaya devam edeceğini öngörmek mümkün. Bu açıdan çalışan yetkinliklerini iyi anlayıp, atıl yetkinlikler nasıl kullanılır, eksik yetkinlikler dışarıdan nasıl tamamlanır, uzaktan çalışmanın iş yeri sosyalleşmesi ve sinerjiye olumsuz etkisi nasıl önlenir gibi sorulara verilecek cevaplar insan yönetimi açısından en önemli öncelikler haline geliyor. İşyerinde demokrasi, fırsat eşitliği, adalet, liyakat, çalışan sağlığı ve refahını gözetmek, beceri kazandırma ve beceri kazanma fırsatlarını yaratmak, yetkin çalışanların elde tutulması için önemli alanlardır.
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik şartlar ve özellikle batılı ülkelerdeki kalifiye çalışan eksiklikleri iş liderleri için önemli tehditlerden biri haline gelmiş durumda. Bu nedenle özel sektörün meslek örgütleri ile birlikte kalifiye ara eleman yetiştirme programlarını yeniden tasarlaması ve uygulamaya geçirmesi gereklidir.
Meslek örgütleri ile birlikte kamuoyu baskısı oluşturarak değişen teknoloji ve iş şartlarına göre ihtiyaç duyulan mesleklere yönelik üniversite eğitiminin yeniden organize edilmesi, karşılığı olmayan mesleklere ait bölümlerinin azaltılması/kaldırılması, yürümeyen iş hayatı-üniversite işbirliğinin devlet öncülüğünde verimli çalışmasının şartları zorlanmalıdır. Paralel olarak üniversite öncesi eğitim müfredatının da yeni ekonomik şartlara ve rekabete uygun, yüksek becerili ve kavrayışlı bireyler yetiştirme yönünde değiştirilmesi talepleri sıklıkla dile getirilmelidir. Bu çalışmalar her ne kadar tekil olarak firmaların gücünü aşsa da geleceğe yönelik büyüme stratejilerinde olmazsa olmaz insan kaynağı açısından tüm iş liderlerinin kaygı duyması ve öncelik vermesi gereken bir alan olduğu için işbirliği ve ortak tutum arayışını gerektirir.
Dijital Dönüşüm
Dijital dönüşüm kavramı Türkiye’de halen bilinmezlikler ve yanlış anlamalarla yerine oturmayan, bu nedenle de çoğu zaman nakit kaybına yol açan bir kavram. Ama sunduğu fırsatlar ve uzak kalınması halinde yaratacağı tehditler sebebi ile de önceliklerden hiç düşmeyecek bir konu. Öte yandan veri toplama, temizleme, yorumlama ve kullanma yeteneklerinin gelişmediği iş ortamlarında dijital dönüşüme balıklama atlamak da en büyük problemlerden biri. O nedenle veri yönetimi ile ilgili yetkinliği olmayan iş organizasyonlarının plan dahilinde bu eksikliklerini çok hızlı kapatıp sonrasında dijital dönüşüm programlarına başlaması gerekiyor.
Her dönüşüm programı gibi üst yönetimin bizzat içinde olmadığı, kurgusu ve gidişatı konusunda yönetimin gözetim eksiği olduğu durumlarda, dijital dönüşüm çalışmalarında da başarısızlık ihtimali çok artmaktadır. Bu nedenle iş liderleri ve üst yönetimin dijital farkındalığı ve yetkinliklerini arttırması organizasyonel başarı için en önemli önceliklerden biridir. Netice itibarı ile teknolojik yetkinlikler tüm organizasyona yayıldığı oranda yeni fırsatlar ve gelişmeler oluşacaktır.
Tedarik zinciri yönetimi
Pandemi ile tetiklenen ama yukarıda bahsedilen küresel güç kayması ve belirsizliklerin artması ile süreklilik kazanan tedarik riskleri iş yönetimini çok zorlaştırmış durumda. Dalgalanma, küresel enflasyonist baskılarla daha da şiddetlenecek gibi görünmekte. Bunu yönetebilmenin tek yolu da iş etrafında bir ekosistem, yani karşılıklı fayda kurgusunu yaratmak ve işbirliklerini arttırmaktır. Bu işbirlikleri sadece tedarikçileri değil müşterileri de kapsamalıdır. Tedarikçi ve müşteriyi kapsayan iş birliklerinin hizmet ve üründe ucuzlama, inovasyon ve rakiplerden ayrışma getireceğini de tahmin etmek zor değil.
Bu bakış açısı ile tedarik zincirlerini dayanıklılık için yeniden kurgulamak bunun için de gerekiyorsa teknolojiyi de işin içine katmak gereklidir. Bugün, organizasyonların eski, hantal BT sistemlerinden vazgeçerek, yeni kaynaklar bulma ve tedarik zincirlerini çeşitlendirme yoluna yönlendirebilecek teknoloji destekli modern, modüler ve esnek tedarik zinciri çözümlerinin de bu anlamda fırsatlar yaratacağı akılda tutulmalıdır.
Deniz taşımacılığında artan fiyatların yanısıra hammadde temininde yaşanan düzensizlikler yeni bir spekülatif dönemi beraberinde getirdi. Dünya politiğinde artan çatlaklar da zincirleme fiyat artışlarını ve enflasyonu tüm dünyanın gündemine soktu. Bu hali ile ürün ve hizmetlerin maliyetlerinin kontrol altında tutulması/düşürülmesi yanısıra maliyet ve harcama iyileştirmelerinin de yönetimin ana konularından biri haline gelmesi gerekiyor. Bunu yapmak için de organizasyonların tamamında uygulanacak, finansallarda hızlı bir şekilde etkisi görülecek iyileştirme ve verim arttırma programlarına özel önem verilmesi gerekiyor. Bu nedenle önceleri sadece üretim birimlerinin ajandasında yer alan yalın/çevik uygulamalarının hız ve etkinliği arttırılarak tüm şirket birimlerinde aynı anda uygulanması Türk firmaları özelinde yüksek öncelik olarak ortaya çıkıyor.
İş ortamında beden ve zihin sağlığı
Uzun yıllar boyunca iş ortamlarında başarılı çalışan ve yöneticilerin EQ’ları (duygusal zekâları) konuşuldu ve bunun nasıl arttırılabileceği üzerine çalışıldı. Günümüzde ise değişkenliklere ve karmaşaya dirençli organizasyon yapısına sahip olmak için dirençli çalışan ve yönetimlerin olması gerektiği sonucuna varmış bulunuyoruz. Bunun sağlanabilmesi için EQ yanısıra BQ’nın (vücut zekâsı) da bireyler bazında gözetilerek üst düzeyde tutulmasını sağlamak gerekiyor. Bu anlamda çalışanların zihinsel ve bedensel sağlığı da iş sonuçları açısından firmaların öncelikler listesine giriyor. Bunu gözeten yapılar sadece iş süreliliği ve verimi açısından kazanç sağlamıyor, marka ve yapıyı insanlaştırma yönünde bir adım ileri gidip çalışan bağlılığını arttırırken müşteriyi elde tutma- yeni müşteri kazanma dolayısı ile gelir arttırma açısından fayda sağlayan önemli bir yola girmiş oluyor. Bu hali ile çalışanlarını önceleyen organizasyonların iş sonuçlarındaki başarılarını gözardı etmek pek mümkün değil. Bu açıdan çalışanların hobilerinin desteklenmesi, bireylerin yetkinliklerinin arttırılması ne yaptığını bilen IK yönetimlerinin gündeminde ağırlık kazanıyor. Tüm bunların üzerine yetkinlik haritaları paralelinde çalışanların finansal sağlığını da ölçen ve gözeten yapıların insan kaynağı açısından rekabette elinin güçlü olacağını ve hızlı değişkenliklere karşı direncin artacağını söylemek mümkün. Uzunca bir süredir gündemde olan “Organizasyonel Gelişim” kavramının ana unsurlarından birinin bu zihinsel, bedensel ve finansal “wellness” haline geldiğini kabul etmek gerekiyor.
Veri güvenliği
Teknolojide her gün katlanarak artan gelişmeler takibi zor bir ortam yaratıyor, ancak bu gelişmelerin sunduğu fırsatlardan da uzak kalmak şirketlerin geleceklerini büyük risklere açık hale getiriyor. Bu teknolojik gelişmelere uyum göstermeye çabalarken de yine teknoloji ile birlikte ortaya çıkan güvenlik riskleri iş sürdürülebilirliği açısından çok önemli bir konu olarak önümüzde duruyor. Mevcutta ortalama bir Türk şirketinin IT becerileri göz önünde tutulursa bu konuda Türkiye’de çok büyük bir açık olduğu ve bunun iş için büyük riskler taşıdığı farkedilecektir. Küçük ve orta ölçekli firmalar böyleyken IT altyapısı güçlü bankaların bile yaşadığı örnekler bu konuda riskin ne olabileceğini anlamamıza yardımcı oluyor. Bu açıdan büyük küçük farketmeksizin firmaların IT birimlerini bu gözle değerlendirmeleri ve bu alanda yatırımdan kaçınmamaları gerekiyor. IT altyapısına yönelecek saldırıların tespiti ve savuşturulması ile ilgili çalışan yetkinliklerinin arttırılması yönünde bir program başlatıp uygulamanın yanısıra, yapıdaki açıkları sürekli test eden, gözeten ve bu açıkları kapatan, senaryolara dayalı bir yönetim anlayışının da yönetsel öncelikler içerisinde olması gerekiyor. Konunun firma IT altyapısına yönelik korsan saldırılar dışında müşteri ve çalışan verilerinin korunması ve kullanılmasına yönelik tarafı da uzunca bir süredir önem sahibi olan bir konu. Bu açıdan da dikkati yüksek tutan ve buna önem veren bir yönetim anlayışının öncelikler arasında yer bulması gerekiyor.
Çevreye etki, sosyal sorumluluklar
Küresel ısınma ile birlikte insanlığın dikkatinin yoğunlaştığı çevresel etkiler, pandemi ile birlikte batılı kamuoyunun gündeminde artan bir öneme sahip oldu. Uzun yıllar boyunca iş etikleri ve çevresel etki değerlendirmeleri kamuoyunda marka algısı açısından önemli konular olmuş olsa da günümüzde bu konular sosyal sorumluluk kapsamında iş hayatının insan ve doğa yaşamına katkısını önceleyen bir konu haline geldi. Insanlaşma kavramının yerleştiği marka algısının bu konuyu gözardı ederek yürüyeceğini düşünmek artık olası değil. Bu anlamda sadece çevre etkileri değil iş yerindeki fırsat eşitliğini sağlamak ve çalışma şartlarını iyileştirmekle birlikte topluma fayda sağlayan girişimler, ve karbon ayak izinin azaltılması yönetsel önceliklerden biri oldu.
Soysal sorumluluk çalışmalarının ve karbon ayak izinin azaltılması çalışmalarının marka performansına etkisinin iş sonuçlarına yansıyacağı örneklerle önümüzde duruyorken, AB’nin “yeşil anlaşma” isimli yönetmeliği uygulamaya koyması ve iş yapma şartlarını karbon ayak izindeki azalmaya bağlaması ihracat yapan firmalarımızı bu konu üzerinde odaklanmaya teşvik edecek şekilde önümüzde duruyor.
Tüm bunların yanısıra 2022 itibarı ile çok büyük oranlarda artan enerji maliyetleri de firmaların sürdürülebilir enerji kullanımı konusunda yatırımları gündeme alıp uygulama yolunu açmış bulunuyor.
Kısacası içinde bulunduğumuz yaşama olumlu katkı vermek dışında maddi anlamda da yaratacağı faydalar açısından çevresel etki ve sosyal sorumluluk çalışmaları yönetim ajandalarında yer bulması zorunlu konuların başında geliyor.
“Tarih tekerrürden ibarettir” diye bilinen ünlü söylem bugünlerde kendini yeniden hatırlatıyor. ABD’nin Ukrayna üzerinden Rusya’yı çevreleme hamlelerine karşılık Rusya’nın askeri gücünü Ukrayna sınırına yığması ile bölgedeki gerilimin had safhaya ulaşması, sıcak çatışma ihtimalini arttırıyor. Buna ihtimal vermeyen yorumlar var, ancak bunun çok iyimser bir düşünce olduğunu değerlendirmek lazım. Ukrayna açısından Rusya belki de bir daha hiçbir zaman bu kadar uygun bir ortam bulamayacak. Rusya’nın planı henüz bilinmiyor; topyekün bir işgal ya da sadece Ukrayna’nın doğusu. Ama Gürcistan’da yaptığını yapması için önünde engel yok. Tabii ki diplomasi her zaman bir çözüm yaratabilir ve sıcak çatışma ihtimali geçiştirilebilir, bunun için de iki tarafın uğraş verdiği kesin.
Ancak gerilimin çatışmaya dönüşmesi durumunda gelişmelerden belki de en fazla etkilenecek ülkelerden biri de Türkiye olacak.
24 Ocak 2022 itibarı ile Türkiye’nin fabrikalarında başlayan doğalgaz ve elektrik kısıtlamalarının İran’daki doğalgaz arızası nedeni ile oluşan kesinti sebebi ile olması pek inandırıcı gelmiyor. Nitekim Türkiye’nin ihtiyacının % 17,11’i İran’dan. Acaba Rus gazının tedariğinde de bir sorun var mı bunu bilemiyoruz, bunu da kimse sorgulamıyor. Ama çatışmada taraf olmamız durumunda bu konu çok hızlı masaya gelecektir.
Türkiye’nin Doğal Gaz ithal ettği ülkeler
Ukrayna meselesinde doğalgaz tedariği ya da Rus turistleri dışında Türkiye’nin ne gibi sorunlar yaşayabileceğini anlamak için Kırım ve Ukrayna ile ilgili olarak geçmişte olanları hatırlamak lazım: 1681 yılındaki Bahçesaray antlaşması ile Ukrayna üzerindeki haklarından vazgeçen Osmanlı, kendi çöküşüne büyük ivme kazandıracak azılı bir düşmanın yani Rusya’nın gelişmesine yol açar. 1699’daki Karlofça antlaşması ile Azak’ın terk edilişi, Kuzey’den gelecek baskıyı netleştirir. 1783 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı, Osmanlı topraklarına baskı kuracak büyük bir Karadeniz gücünün kesin surette tesis edileceği anlamına gelmektedir. Doğuda Almanya’yı Rusya ile dengelemeye çalışan İngiltere’nin, artan Rus gücünü de sınırlamak için Osmanlı – Rus çekişmesini teşvik ettiğini de hatırlamak lazım. Süreç sonunda bölge devletleri yanı sıra Rusya ve Türkiye’nin oldukça fazla yıprandığını ve iki imparatorluğun da çöktüğünü unutmamak gerekiyor. Tarihte Ingiltere’nin yaptığını şimdi ABD tekrarlar mı acaba?
Mevcutta yanlış politik kurgu ve büyük ekonomik sorunlar nedeni ile önünü göremeyen ve kayıkçı kavgası tonunda mücadele eden iktidar ve muhalefet kadroları, güncel uluslarası politikayı doğru okuma yetisinden yoksun görünmektedirler. Türkiye’nin yaşadığı politik ve ekonomik zorlukları günlük zig zaglarla savuşturma alışkanlığı, 18 ve 19.yy’a paralel şekilde, Ukrayna üzerinden büyük bir çukura düşme ihtimalini de bu bağlamda arttırıyor. İşte bu noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşlarının ne ile karşı karşıya olduğunun bilincinde olması gerekiyor, çünkü devletin, toprağın, denizin ve nihayetinde tüm ülkenin sahibi, bu devletin vatandaşları. O hali ile coğrafyamızın zorladığı politik durumun ne olduğunu basit bir şekilde anlamak, toplumun yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kararlara veya oldu bittilere dur demesinin başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
ABD ne istiyor/ planlıyor?
Türkiye coğrafyası üzerinden durumu anlaşılır kılmadan önce neden böyle bir problem var onu anlamak açısından ABD’nin krizdeki rolünü ve niyetini anlamak lazım.
Sovyet bloğu çöktükten sonra Moskava etki alanından uzaklaşan Ukrayna NATO/ABD açısından çok önemli bir ülke haline geldi. 2004 yılında Ukrayna’da ABD tarafından desteklenen Turuncu Devrimi bu gözle anlamak gerekiyor. Rus etkisinin bu ülke üzerine Turuncu Devrimle kırılması ile birlikte Ukrayna ‘nın NATO’ya alınmaya çalışılması, bu bölgeye yönelik ana sorunlardan biri haline geldi.
Rusya’nın derinlik problemi
İşte bugünkü krizin ana nedeni de budur diyebiliriz. Yukarıdaki haritada görüldüğü şekli ile Belarus ve Ukrayna eğer NATO bünyesine girerse Moskova’nın batı ile arasındaki derinliği ortadan kalkıyor. Belarus ve Ukrayna bu anlamda Rusya için tampon alanlar, mevcut hali ile Belarus’da Rusya için yönetsel bir problem yok ancak Ukrayna arkasındaki batı desteğine güvenerek tekrar Rus etkisi altına girmek istemiyor.
Rus halkının büyük çoğunluğu Rus topraklarının batısında yani Avrupaya yakın bölgelerde yaşıyor. Tarih boyunca da Napolyon ve Hitler tarafından iki kez işgale uğrayan Rusya için Ukrayna’nın yarattığı bu derinlik yaşamsal anlamda korunması gereken bir alan halinde ve Ukrayna’nın Rusya’yı tehdit olarak algılayan bir cepheye geçmemesi gerekiyor. Harita üzerinde işaretli olan 1,2. ve 3 numaralı mesafeler açısından Rusya’nın kaygısı bu derinliği korumak. NATO/ABD açısından da NATO üyesi olacak olan Ukrayna’da Moskova’ya çok yakın mesafelerde füze konuşlandırma imkanları olacak ve hatta bu füzeler NATO -Rusya çatışması senaryosunda Rusya içerine daha rahat ulaşabilecek.
Yukarıdaki harita üzerindeki 4 numaralı mesafe de yine Rus nüfuz alanı Kafkasya’ya olan derinliği ortadan kaldırıyor. Bu bölgedeki kritik enerji kaynakları yine bir sıcak çatışma ihtimalinde Rusya açısından büyük riske giriyor.
İşte bu sebeplerle Rusya Ukrayna’nın NATO’ya girmesini kırmızı çizgi olarak belirlerken ABD bu hassas noktayı krize çevirme planları yapıyor.
Peki ABD neden bunu zorluyor? Obama’dan bu yana uygulanan bütçe kısıtlamaları nedeni ile Amerikan donanması eskisi gibi dünyanın her yerine yetişme yetisini kaybetti, buna karşılık küresel güç mücadelesinde ağırlık pasifik bölgesine kayarken Çin ABD için bu bölgede ciddi bir rakip haline geldi. 2024-2030 arasında iç bunalım beklentisine giren ABD, odağını Çin ile mücadeleye vermeyi arzuluyor ve bu sayede 2030 sonrasında gücünü yeniden tesis edebileceğini değerlendiriyor. Bütün bunların üstüne Rusya-Çin işbirliği ABD’nin askeri anlamda tek başına karşı koyamayacağı bir güce dönüşmek üzere. Çin donanması çok hızlı bir şekilde büyürken Rusya’nın yeni hipersonik silahları bu birlikteliği ABD açısından çok tehlikeli hale getiriyor. Bu hali ile Rusya Avrupa’da baskı altına alınıp vekil devletler kullanılarak uzun dönemli sıcak çatışma ile yıpratılırsa, Rus- Çin birlikteliğindeki Rusya’nın enerjisi düşürülmüş olacaktır. Bu sayede ABD pasifik bölgesindeki ittifakları ile birlikte Çin’e yönelik odağını arttıracak ve güç kaymasını engellemeye çalışacaktır. Peki Avrupa’daki vekil kuvvetler hangileridir? Ukrayna kesinlikle vekil kuvvet değil, ne yazık ki görünürde Rusya’nın hamle yapması için yem olarak ortaya atılıyor, ama sıcak çatışma başlarsa esas vekillerin Polonya ve arkasından Almanya-Fransa olması gibi bir hesap olduğu düşünülebilir. Ancak ABD için işler pek de bu plana uygun gitmiyor, çünkü Almanya Rusya ile bir sıcak temasa ikna olmuş değil, çıkarları da bunu gerektirmiyor. Bu durumda ikinci cephe olarak Balkanlar’da ve belki de Karadeniz’de vekil devlet olarak Türkiye ABD’nin planlarında yer alıyor.
Türk Jeopolitiği bize ne diyor?
Bizim dışımızda gelişen bu planların başarısı ya da başarısızlığı aslında bizim jeopolitiğimizi iyi anlamamızla alakalı, bunu basit bir şekilde anlamak için önemli güçlerle Türkiye arasındaki coğrafi haritalara dayanan ilişkilere bakmak gerekiyor. Bunu anladığımız noktada bölgemizdeki gelişmelere yönelik toplu bir bilince sahip olabiliriz ve yanlış kararları, oldu-bittileri bu bilinç önleyebilir.
RUSYA – TÜRKİYE
Rusya – Türkiye çıkar alanları
Mavi Çizgiler: Türkiye’nin Rusya ile çatıştığı veya ortak çıkarının olduğu nüfuz alanları. Haritada Türkiye’nin dört bir tarafının Rus etki alanları ile sarıldığını görmek mümkün. Özellikle 2019 ve 2020 yıllarında Libya, Suriye ve Kafkasya’da bazen karşı karşıya bazen ortak cephede ilişkilerin dalgalı seyrettiği genel olarak istikrarsız ve güvene dayalı olmayan bir ilişki tarzı yürüdü. Bu bölgelerde genel olarak Rusya’dan çok Türkiye’nin ikircikli tutumları aradaki ilişkileri gerginleştirdi. Bu tutum dolayısı ile Rusya-Türkiye işbirliği dile getirildiği ya da arzu edildiği kadar gerçekleşmedi. Aslında harita açıkça Rus-Türk-Fars işbirliğini zorunlu kılıyor, tarihsel süreçte bu üç halk hiçbir zaman bir arada ittifak içinde hareket edemediği için batılı güçler bu bölgede kendi kurgusunu işletebilmiştir.
Suriye’deki Rus politikasına karşı Ukrayna’ya yönelik Türk politikası kendisini karşılık ve denge arayışı olarak gösteriyor. Bu dengeleme arayışı da Ukrayna-Rusya arasındaki gerginlikte Türkiye’yi zorlayacak bir konu haline gelmiş durumda. Ukrayna sebebi ile oluşan tedirginlik, paralelinde Balkanlarda da Rusya ile gerginlik sinyallerini tetiklemiş durumda. Türkiye’nin son dönemde artan ve gelişen ilişkileri doğrultusunda Balkanlarda da Rusya ile karşı karşıya kalma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin dört tarafına yayılmış Rus etkisi Balkanlardaki gerginlikle birlikte bir anda tüm mavi bölgelerde Türkiye açısından çok can yakıcı bir neticeye dönüşebilir. 18 ve 19 yy boyunca yaşanan Rus – Türk çekişmesinin bir benzerinin 2020’li yıllarda tüm bu bölgelerde benzer bir şekilde yaratılması Türkiye’nin varlığını tehdit ederken, Rusya’nın da gücünü Türk cephesi ile zayıflatmayı hedefler. Bu gerginlikte ABD’nin Türkiye’ye biçeceği vekillik görevi bu olacaktır. Ukrayna’nın yem olarak feda edilmesi sonrasında batı cephesinde Polonya’nın Rusya’nın karşısına dikilmesi ile Rusya iki cephede güç kaybetmeye zorlanacaktır. Ancak burada vekil kuvvetler olarak öne sürülecek olan Polonya ve Türkiye için böyle bir durumda zaferden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Türkiye haritadaki kuşatılmışlıkla boğuşurken Polonya arkasındaki Alman tehdidini hissedecektir. Sonuç iki ülke için de hezimet olacaktır.
Siyah Çizgi: Rusya’nın Ukrayna üzerinden Avrupa’ya ulaşan doğalgaz boru hattı. Bu noktada batı Avrupa ülkelerinin gaz tedariğine olan ihtiyacı önemli hale geliyor. Rus gazı kesildiği andan itibaren sadece 17 günlük gaz stoğu olan Almanya için Rusya ile karşı karşıya kalmanın bir getirisi yok. ABD Rus gazı yerine sıvılaştırılmış gaz tedariği yapacağının teminatını verse de, Alman sanayisinin ve bankacılık sisteminin yerleştiği Polonya’da ve Merkez Avrupa’da Ruslarla sıcak çatışma riski kesinlikle istenilen bir konu değil. Bu anlamda NATO içerisinde Almanya ile ABD aynı noktada durmuyor.
Kırmızı Çizgiler: Rusya’nın Karadeniz’den boğazlar vasıtası ile sıcak denizlere inebileceği, deniz ticareti açısından hayati olan alternatifsiz rota. Montrö sözleşmesi bu anlamda Rusya-Türkiye ilişkilerinin sağlıklı yürümesi için çok önemli bir rol üstleniyor. Türkiye’nin taraf olması durumunda anlaşmanın bozulması, yenilenmesi, kaldırılması gündeme gelebilir, o anki Rusya’nın politik gücüne bağlı olarak ilişkinin seyri değişebilir, ve Türkiye bir anda kendini küresel güçler karşısında yapayalnız bulabilir, boğazlar üzerindeki egemenliği çok ciddi tehdit altına girebilir. Bu çizgileri ifade eden rota Rusya’nın Ukrayna veya Balkanlardaki askeri hareketliliğinde yaşamsal öneme sahip olacağından Türkiye’yi hiç istemediği bir durumun içine çekebilecek bir riski beraberinde taşıyor.
Ve son olarak Türkiye, Rusya’nın güneyinde, NATO’ya bağlı olarak ilk saldırının yapılabileceği bir coğrafyaya hakim ve bölgeyi kontrol altına alan birçok radar üssüne sahip. Bu da Türkiye’nin NATO için kendini feda edip etmemesi kararına gelip dayanıyor.
AVRUPA BİRLİĞİ – TÜRKİYE
AB – Türkiye çıkar alanları
Siyah Çizgiler: Türkiye’nin Avrupa ile çatıştığı veya ortak çıkarlarının olduğu nüfuz alanları. Görüldüğü üzere çok çeşitli özellikleri ve farklı sorunları olan büyük bir alan. Genel olarak Türkiye AB ile bu alanlarda yaşadığı çatışmalarda ekonomik ve siyasi gücü paralelinde önemli bir kazanım elde edemiyor.
18- ve 19 yy boyunca yaşanan Rus – Türk çatışması sonucunda Osmanlı’nın bu topraklarda ne yaşadığı tarih kitaplarında yazılı. Bunun dışında Suriye’de yaşanan iç savaş sonrası Türkiye’nin karşılaştığı sorunları halen tecrübe ediyoruz. Türkiye’nin ve tüm bu siyah çerçeveli alanların barış içerisinde refaha ulaşması için tek şart Türkiye’nin barış temalı bölge merkezli politikasına geri dönmesidir. Bu da büyük güçlerin vekilliğini reddederek sağlanabilir.
Mavi Çizgiler: Mevcutta olan veya ileride devreye girmesi planlanan, Avrupa için yaşamsal önemdeki boru hatları. Bunlardan D.Akdenizde gösterilen boru hattı (East Med) Türkiye ve Yunanistan-AB arasında ciddi anlaşmazlık yaratan bir plan. Verimli olmaması sebebi ile plan yürürlüğe giremiyor. Ama masada duracağı kesin.
Sarı Çizgiler: Afganistan, Pakistan, Suriye üzerinden mültecilerin geçiş güzergahları. Söz konusu coğrafyalarda siyasi istikrarsızlıklar sebebi ile ağır bir göçmen yükü ile karşı karşı kalan Türk ekonomik ve sosyal yaşamı derin bir kriz içerisindeyken, göçmen sorunu AB ülkeleri ile ilişkilerde de gerginlikler yaratmakta.
Kırmızı Çizgi: Rusya için hayati önemde olan boğaz geçişi, Ege’nin Yunan kıyılarındaki yoğun ABD üslenmesi açısından da önemli. Bunun dışında olası Ukrayna çatışmasında Karadeniz’e takviye yapmak isteyecek olan ABD donanması açısından da çok önemli. Dolayısı ile Ukrayna üzerinden gelişecek bir krize Türkiye’nin burnunu sokması her iki taraftan da karşılaşacağı ağır baskı nedeni ile egemenlik sorununa dönüşme riski taşımaktadır.
ÇİN– TÜRKİYE
Çin – Türkiye çıkar alanları
Siyah Çizgiler: Türkiye’nin Çin ile çatıştığı veya ortak çıkarlarının olduğu nüfüz alanları. Temel olarak Kuşak ve yol projesindeki güzergahlar üzerinde bulunan bu alanlar Çin için değer taşırken Türkiye’nin doğal nüfuz alanları bu coğrafyada Çin çıkarları ile karşılaşıyor. Balkanlar Türkiye için tarihsel süreçte her zaman stratejik iken, Çin’in Kuşak ve Yol projesinin Avrupa içerine ulaşan güzergahında olması nedeni ile de Çin’in ilgi alanı haline geliyor.
Sarı alan : Doğu Akdeniz Çin ticareti açısından çok önemli, bu ticaretin güvenliği için bölgede ABD hegemonyasının sona ermesini arzuluyor. Doğu Akdeniz de Türkiye’nin doğal uzantısı ve açık denizlerle bağlantısını sağlayan çıkış kapısı. Bölgede bu zamana kadar Türkiye çıkarlarının karşıtı bir yapılanma var iken güç dengesinin Pasifik’e kayması doğrultusunda dengeler yeniden değişiyor. ABD’nin bölgeden çekilmesi ile beraber bu alanda yeni krizlerin ve çatışmaların çıkması muhtemel. Türkiye donanması ile bu çalkantılara dayanırsa büyük bir bölgesel güce dönüşebilir. Bu alandaki ticaretin sürekliliği ve Türkiye menfaatinde yönetilmesi şart.
Kırmızı noktalar: Kuşak ve yol projesinde önemli görev alacak limanlar. Bu proje ile Türkiye önemli bir kavşak noktası haline gelecek. Deniz ticaretinde de etkin rol üstlenme şansı doğacak. Bu da Akdeniz ve Ege’de barış ortamının sağlanmasına bağlı.
Görüldüğü üzere Türkiye’nin orta uzun dönemli çıkarlarında uzak doğu’dan gelen ticaret önemli bir rol üstlenecek. Bu ticaretin güvenilir olması AB kadar Çin için de önemli dolayısı ile bu bölgede karışıklık ve ağır ABD baskısı Türkiye’nin ve bu iki gücün çıkarına değil.
Türkiye ne yapmalı, yolu ne olmalı?
Tüm haritalardan görüldüğü gibi Türkiye tüm büyük güçler tarafından dikkate alınan vazgeçilmez bir coğrafya üzerinde varlığını sürdürüyor. Mevcutta yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen sanayi altyapısı ve ticari kavşak noktası olması açısından da umut vaaden bir geleceği var. Bölge ülkelerinin yetkinlikleri ve Türkiye’nin tarihsel altyapısı sebebi ile Balkanlar, Kafkasya ve Kuzey Afrika’da denge ve barışı sağlayabilecek bir güç haline gelebilir.
Tüm bunları gözeterek mevcuttaki Ukrayna krizi ve sonrasında oluşabilecek tüm siyasi ve askeri krizlerde Türkiye tüm taraflara eşit mesafede olan bir denge politikası yürütmeli. Elindeki gücü bir tarafa meyil ederek ya da vekil görevi alarak harcamamalıdır. Bu sadece Türkiye’nin yıkımına değil tüm bölgenin mahvına yol açar. Ana fikir olarak da ABD’nin gücünün ve etkisinin bölgede azalması/azaltılması Türkiye’nin menfaatine iken, bu olaylar sonrasında Rusya’nın da mevcuttan daha büyük ve etkili bir güce dönüşmesi Türkiye’nin lehine olmayacaktır. Bu nedenle ABD, Rusya arasındaki kamplaşmaya taraf olmamak en iyi çözüm olarak duruyor.
Bu bakış açısıyla Türkiye’nin önümüzdeki 30 senelik vizyonu; ticari kavşak noktası pozisyonunu güçlendirmek, üzerinden geçeceği ticareti kollamak ve kontrol etmek, bu arada da üretim gücünü çok hızlı ve kısa bir sürede arttırarak katma değerli ve teknolojik ürün üreten ve satan bir ekonomik deve dönüşmek olmalıdır. AB Türkiye için önemli bir iş ortağıdır, ve bunun devamlılığı iki tarafın da faydasınadır. Bunu sürdürülebilir kılmak için de Türkiye sırtını Avrasya’ya dayarken Balkanlar ve Yunanistan’ı da içine alan, Doğu Akdeniz’den Adriyatik’e kadar etkin bir devletler birliğini aramak ve uygulamak zorundadır.
2020’de kapanmalarla artış gösteren çevrim içi alışverişte büyüme 2021’de devam etti, öyle görünüyor ki 2022 ve sonrasında da bu eğilim devam edecek. Sadece Türkiye’de değil dünyada da birçok çevrimiçi perakendeci takip ve ödeme sürecini basitleştirerek ve teslimat seçeneklerini arttırarak müşterilerin dijital alışveriş deneyimini geliştirmekle meşgul, bu sayede internetten alışveriş yapmak öncesine göre daha kolay hale geldi.
Fiyat artışlarının tüm ülkelerde, tüm ürünlerde gerçekleşmesi ile birlikte birçok ürün, hammadde, malzemede temin problemlerinin devam edeceği öngörüldüğünden ön sipariş vererek satın alma, son kullanıcıların ve firmaların gündemine 2021 sonu itibarı ile girmeye başladı.
Ön siparişlerle çalışmak, tedarikçiler için tipik olarak önceden planlama yapmak için iyi bir fırsat sunmakta ve 2021’de sıkça önümüze çıkan tedarik zincirindeki aksamaların neden olduğu sorunlardan kaçınmaya yardımcı olacaktır. Bu nedenle iş koluna bağlı olarak bu imkânı değerlendirmek iş sürekliliği açısından fayda sağlayabilir.
Perakendeye yönelik olarak Ekim 2020’de yapılan bir araştırma, Amerikalıların haftalık ortalama market harcamalarının salgın öncesi seviyelere göre %17 arttığını bildirmekteydi. Mart 2021’de yayınlanan bir McKinsey raporu ise, birçok Avrupalı tüketicinin, bazılarının evde yemek pişirmeye alışması ve diğerlerinin de geçmişte olduğundan daha fazla evden çalışmaya devam edeceğini düşünmesi nedeniyle ileriye dönük olarak market alışverişleri için daha fazla harcama yapmayı planladığını öne sürdü. Tedarikte yaşanan sorunlar da yoksunluk endişesine yol açınca perakendeciler açısından tüketicilerin stoklama yönelimlerinin artacağı değerlendirilmeye başlandı.
Netice olarak salgın ticari hayatta bir havuza büyük bir taşın atılması ile birlikte su üzerindeki dalga oluşumu ve taşmalara benzer dalgalanmalara neden oldu. Görülen o ki atılan taşın etkisi ile su yüzeyindeki dalgalanma bir süre daha devam edecek. En azından 2022 için bunu söyleyebiliriz.
Güçlü ekonomilerde hükümetlerin finansal desteklerinin para arzını arttırması kısıtlamaların kalkması ile birlikte harcamaların artmasına yol açtı Yaşanan dalgalanma ile birçok üründe talebin arzı aşması ile tedarik sorunları ortaya çıktı bu da 2021 boyunca birçok ürünün fiyatlarının artmasına sebep oldu. Nihayetinde bu durum sadece enflasyonla yaşamaya alışmış ülkelerde değil bütün gelişmiş ekonomilerde gerçekleşti.
Artan talep e-ticaretin benimsenmesini hızlandırdı ve aynı zamanda tüketicilerin çevrimiçi alışveriş deneyimleriyle ilgili beklentilerini (fiyat ve teslim süresi) de yükseltti. Tüketiciler çevrimiçi alışveriş yapmak için daha sorunsuz ve daha uygun yollar aramaya başladılar. Sanal denemeler (arttırılmış gerçeklik) perakende sektöründe gün geçtikçe artan bir ilgiye sahip olmaya başladı.
Birçok iş kolu dijital seçeneklerden halen uzak duruyorlar ama gün geçtikçe bu beceriler üzerine harekete geçmek isteyen firma sayısı artıyor. Bu da firmalar için yeni beceriler geliştirme ihtiyacı doğuruyor. Bunu karşılayacak kadro olmayınca da dışarıdan işgücü temini ön plana çıkıyor. Bu açıdan 2022 ve sonrasında freelancer kavramını daha yaygın duymaya başlayacağız denilebilir.
Kapanmalar süresince dışarıda yemek yeme imkanının olmaması ve kişinin mutfağıyla sınırlı kalmasıyla tüketiciler, evde mutfak becerileri geliştirmeye yöneldi ve buna yönelik mutfak aletleri, yemek tarifleri de popüler oldu. Sonuç olarak, kısıtlamaların kalkması ama dalgaların devamı ile birlikte bu becerilerin kullanılmaya devam edeceğini düşünmek doğru olur. Aslında kapanma döneminde mutfakta tecrübe edilen beceriler (aslında evde yapılan tüm aktiviteler denilebilir), kısıtlamaların kalkması ile birlikte hibrit bir zevke dönüştü yani hem evde hem de mümkün olduğunca dışarıda sosyalleşmek şekline büründü.
2021’de eve servis endüstrisi büyümeye devam etti, kurye hizmetleri özellikle Türkiye’de çok hızlı büyüdü. Firmalar ölçek ekonomisinden faydalanmak için birbirlerinin alanlarına girmeye başladı ve en sonunda cep operatörleri de eve servis işlerine giriverdiler. Büyük pazaryerlerinin her şeyi teslim etme anlayışı nedeni ile tüketici tarafında da büyük bir kafa karışıklığı başlamış durumda. Eskiden yemek için bir platform yaygın olarak kullanılırken şu anda birden çok platform bu hizmeti verme iddiasında, pazardan pay alabilmek için de farklı önermelerle tüketiciye ulaşmaya çalışıyorlar. Bu sürecin sonunda da oyunculardan bazılarının çok hızlı kaybolup gideceğini öngörmek çok zor değil.
Eve servis uygulamasının yaygınlaşması tüketicilerin tamamında teslim hızı ile ilgili yeni bir davranış, algı ve beklenti yarattı. Bunun genel olarak tüm iş kollarına yayıldığını yani hızın ve doğru teslimin önemini hiç olmadığı kadar arttığının farkında olmak gerekiyor.
Dünya siyasetinde neler oluyor?
Trump ile ilan edilen Çin – ABD ticari savaşının salgın ile birleşerek 2021 itibarı ile küresel etkileri görülmeye başlandı denilebilir. Her türlü malzemenin, hammaddenin fiyatının artması, bazılarının bulunamıyor olmasını arka taraftaki bu mücadele açıklayabilir. Bu açıdan dalgalanmaların ve tedarik zorluklarının devam edeceğini yani 2022 ve sonrasına sarkacağını öngörebiliriz. Bu hali ile yerel/yakın tedarik alternatifleri ön plana çıkacaktır. Türkiye de içine düştüğü ekonomik ve politik daralmadan vakit kaybetmeden çıkarsa bu şartları çok büyük bir avantaja çevirme şansına sahiptir.
Aksi durumda varlığını ve özgürlüğünü kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.
Değişen şartlar ne sağlıyor?
Artan e ticaret sektörden ve hacimden bağımsız tüm işler için platforma dönüşme ve dijitalden büyüme imkanını hiç olmadığı kadar arttırmış durumdadır. İşlerin platforma evrilmesi dışında tüm işlerin e -ticaret kurgusuna da sahip olması gerekliliği artmış durumda. Bu şekli ile en küçük işten büyük hacimli işlere kadar dijital kabiliyetler ön plana çıkıyor. Salgın öncesinde yapay zekanın büyük şirketler için olduğu düşünülürken 2021 itibarı ile küçük yapılar için de basit çözümler ortaya çıkmaya başladı.
Kripto paranın özellikle Türkiye gibi ülkelerde yoğun talep görmesi blockzincirin ödeme sistemleri ile birlikte farklı konularda iş hayatına gireceğinin göstergesi oldu.
Herşey dijitalleşirken ve basitleşirken artık dijital dönüşüm kavramının da basit ve uygulanabilir olması gerekiyor. Bu nedenle gerek büyük yapılarda gerekse küçük iş kurgularında karmaşık dijital çözümler yerine basit ve hız katan paketlerin kullanımının artacağını söylemek mümkün
Bu bağlamda pazarlama çalışmalarında değer önermeleri sadelik ve hız etrafında dönmeye başlayacak, düşük maliyetlerle yüksek etki ve insanlaşma kavramları pazarlamacıların odaklarına daha çok girecektir.
Firmalar 2022’ye nasıl hazırlanabilir?
‘Yeni normal’in ne anlama geldiği ile ilgili düşünceler devam edecek gibi görünüyor. Bu hali ile ticari yapıların tüketicilerini izleyerek, doğru verilerle eğilimleri takip edip anlayarak müşterilerine en iyi önermeyi yapmayı hedeflerken, çalışanlarının iş/yaşam dengesini gözetip, beceri ve yaratıcılığın artmasını sağlayacak yolları araştırmalıdırlar. Bütün bunları yaparken doğaya ve yaşama saygı duyarak teknolojiyi sadece büyüme amaçlı değil yaşam odaklı olarak kullanmaya yönelen proaktif yönetimler başında bulundukları işlerin devamlılığını sağlayabilecektir.
Bitmeyen ekonomik ve politik sorunlar, hızlı değişen gündem, karmaşayı körükleyen ve gittikçe daha kötü bir hal alan politik sistem ve fikri bölünmüşlük içerisinde çok değerli yıllarını tüketen, yorgun ve vizyonunu kaybetmiş bir ülke haline gelmiş olan Türkiye’nin bu şartlar altında bile yeni dönemde dünya ekonomisi içerisinde bir çıkış yolu yakalayabilmesi için halen şansı var.
Bunun nasıl olabileceği üzerine fikir yürütmeden önce tarihsel örnekleri gözden geçirerek işin doğasının nasıl geliştiği ve ne olduğunu anlamak gerekir. Bu bakış açısıyla da çıkış yolu Türkiye için netleşmeye başlayacaktır.
Bu amaçla İngiltere’nin siyasi ve paralelindeki sanayi gelişimine göz atarak, Osmanlı’da aynı dönemde bunun etkilerinin ne olduğu ve neden Osmanlı’nın gücünün zirvesindeyken İngiltere yerine sanayi devrimini gerçekleştiremediğini anlamak gerekiyor. İngiltere’nin bu süreçteki formülünü çözerek, bugün Çin’in aynı formülü nasıl kullandığını anlayıp sonrasında Türkiye’nin bu bakış açısından faydalanarak kendine ait bir formül yaratmasına yol açacak bir önermeyi ortaya koyabiliriz. Bu önermenin çıkış noktası bir soru ile bağlantılı, bu soruya verilen cevap doğrultusunda çıkış önermesini de yapmak kolaylaşacak. O hali ile soru nedir?
Soru şudur: “Endüstriyel devrimi neden Osmanlı değil de İngiltere başlattı?”
Bu soruya verilecek cevabı bulabilmek için önce İngiltere’nin kısa tarihini gözden geçirmekte yarar var:
Kısa İngilitere Tarihi
İngiltere’nin bilinen ilk yerlileri Kelt kavimidir. 4000 yıl kadar önce Keltler (Celtics) olarak adlandırılan kavim anavatanları olan Orta Avrupa’dan İspanya, Büyük Britanya Adaları ve Galya’ya göç ederler, buna rağmen ilk Keltler, günümüz Türkiye’si ile doğu ve orta Avrupa ile İspanya, Portekiz, Fransa, Belçika, İngiltere ve İrlanda’nın çoğuna uzanan büyük bir bölgede yaşamaya devam ediyorlardı.
M.Ö. 280-274 yıllarında Batı Anadolu ve Balkanlar’da yaşadıktan sonra Yozgat, Çorum ve Ankara bölgelerine göç edip yerleşen Kelt kavminden olan topluma Anadolu’da Galat ismi verildi. Bu Keltlerin yani Galatların bulunduğu yere eski dönemlerde Galatya denir olmuştu.
Roma İmparatorluğu’nun baskısı yüzünden Güney ve Doğu Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan Galatlar’ın 20 bin kişiden oluşan ordusu Brennios adlı bir lider tarafından komuta edilmektedir. Antik yazılarda Galat ordusunun 20.000 kişiden oluştuğu belirtilir. M.Ö. 280-279 yıllarında bugünkü Macaristan ve Yunanistan’ı yağmaladıktan sonra İstanbul’un (Byzantion) karşısındaki tepeye konuşlanıp şehre göz dikerler. Yapılan anlaşmalar sonucunda Byzantionlular, Galatların günümüz Adapazarı bölgesine yerleşmelerine izin verip boğazdan geçmelerine yardım ederler. Galatlar bir kış boyunca İstanbul’da kalır. Bazı Galatlar, İstanbul’u özümser ve yerleşik olurlar. Galata adının, geçmişte İstanbul’da yaşamayı seçen Galatlardan geldiği söylenir.
Romalılar, Batı Avrupa’yı istila ederken İngiltere’yi de fethedip (MS 1. yüzyıl) adaya “Britania” adını verirler. Britanya’daki Roma yönetiminin çöküşünün ardından 4. yüzyılın ortalarından itibaren Cermen kabileleri İngiltere’ye yerleşmeye başlar. Toplu olarak “Anglosaksonlar” olarak bilinen bu kabileler; şu anda Danimarka/Almanya sınır bölgesi olan yerden gelen Angluslar, Saksonlar ve Jutland yarımadasından gelen Jütlerdir.
Britanya’daki krallıklar ve kabileler, MS 600 dolayları
Anglosaksonlar, 6 ve 7. yüzyıllarda birbirine rakip küçük krallıklar kurarlar.
8. yüzyılda Roma İmparatorluğu etkisiyle Hristiyanlığı kabul ederler ve Hristiyanlık adada yaygınlaşır, akabinde eğitim ve okuryazarlığın artması ve toprak mülkiyeti konusunda yazılı yasaların hazırlanmasına yol açan süreç başlar.
795’te başlayan İskandinav istilası 11. yüzyılın başına kadar birkaç defa tekrarlanır. Danimarkalı Büyük Knud, Büyük Britanya adasını tamamen fetheder ve sonrasında Anglosakson hanedanından Edward (1042-1066) İngiltere’nin bağımsızlığını sağlar.
Normandiya Dükü I. William’ın taht üzerinde hak iddia ederek ülkeye beş yıl süren savaşlar sonucunda egemen olması ile İngiltere Krallığı bir süre Avrupa’da Somme Vadisinden Pirene Dağları’na kadar uzanan büyük bir mülkün uzantısı gibi yaşar. Norman işgalinin önemli bir sonucu, Anglosakson kültürüyle Fransa’dan gelen Norman kültürünün birbirine karışması olur. İngiliz dili de bu kültür karışımından önemli ölçüde etkilenir.
İdari gelişmelerle ilgili önemli bir olay I. Henry (1100-1135) döneminde yaşanır. Kraliyet hukukunun kapsamı, vergilerin düzenli ve sistemli toplanmasından ve giderlerin denetiminden sorumlu Kraliyet Hazinesi’nin büyümesiyle daha da genişler. Yönetimin gelişimi ve istikrarı için önemli olan yazılı kayıtların kullanımı artar. Bu sürecin tamamlanmasında profesyonel yönetici grupların rolü büyüktür. II. Henry (1154-1189) döneminde hukuki uygulamalar ve vergilerin toplanması daha düzenli hale gelir. Hukuk ve nizam saraya bağlı gezgin yargıçlar tarafından uygulanır.Hukuk sisteminin güç kazanması İngiltere’nin homojen bir devlet olmasına yol açıp yönetim biçimine büyük katkı sağlar. Bu şekilde, devletin otoritesine karşı çıkmak yerineinsanların onun varlığına saygı göstermesisağlanır. Bu durum nihayetinde politikanın en temel dinamiklerinden biri haline gelir.
1215’te İngiltere Kralı John’a karşı ayaklanan asiller krala zorlaMagna Carta adlı bir belge imzalatır. Böylece ilk defa o zamana kadar sadece Tanrı’ya karşı sorumuluğu olduğu kabul edilen kralın halka karşı sorumluluğu da tescillenir. Bu belgenin insan haklarıyla ilgili ilk yazılı antlaşma olduğu kabul edilir. Magna Carta kraliyet gücünün yasalara uyması gerektiğinin altını çizmektedir. Belge İngiltere tarihinde özellikle on üçüncü ve on yedinci yüzyıllardaki hükümetlerin keyfi uygulamalarına karşı olanlar tarafından başvuru kaynağı olarak görülür. Temel olarak Magna Carta parlamentonun kuruluş yolunu açar ve anayasal hükümete geçiş yolunu hazırlar.
Avrupa ile ilişkiler İngiltere Krallığı ile Fransa Krallığı’nı uzun savaşlara sürükler. Bunların başlıcası 1337-1453 seneleri arasında sürenYüzyıl Savaşlarıdır. Bu savaşlar sonucunda parlamentonun yetkileri vergilerin yükseltilmesi ihtiyacı nedeni ile daha da artar. Ulusal kimlikkavramı bu savaşlar sonrasında ülke gündeminde daha fazla yer almaya başlar. Fransa’daki toprak edinme emellerine ulaşamayan ülkede bu savaşlar sayesinde milliyetçilik ve hükümet kavramları gelişir ve sonrasında Britanya’nın Avrupa’da kendine özgü bir kimlik oluşturmasında yararı olur. Fransa’daki toprakları sahiplenme arzusunun uzun vadede başarısız kalması daha sonraki okyanus ötesi tutkuların perde arkasını oluşturacaktır.
Avrupa’nın Britanya’daki iki önemli değişimde kesin rolü olmuştur. Biri Protestan reformu öteki okyanus ötesi ile sömürgeciliğin gelişmesi. Britanya bu değişimlerin hiçbirinde ön planda değildir. Öte yandan her ikisi de Britanya’nın çıkarları ve kimliği açısından yaşamsal önem taşır ve 20. yüzyıl sonlarına dek İngiltere’nin gücünün pekişmesine yardımcı olur.
1455-1487 döneminde York Hanedanı taraftarları ile Lancaster Hanedanı taraftarları arasında çıkan, iki tarafın amblemi olması (Yorkluların “beyaz gülü” ve Lancasterlıların “kırmızı gülü”) dolayısıyla Güller Savaşı adını alan iç savaş İngiltere’yi derinden etkiler. Bu savaş sonunda Lancasterlılar galibiyet elde ederken, Tudor Hanedanı İngiltere Krallığı’nı eline geçirir.
Tudor Hanedanı Döneminde İngiltere Krallığı güçlenerek İskoçya’yı geride bırakır. Tudor Hanedanı’ndan VII. Henry ve VIII. Henry (1458-1541), parlamentoyu kullanarak ülkede düzen ve birliği sağlamlaştırıp krallık otoritesini halkın kabullenmesini sağlarlar. VIII. Henry Kilisede de reform yapar ve İngiliz deniz gücünü kurar. VIII. Henry döneminde yapılan dinsel reformlar halka yeni ufuklar açmıştır. Dinsel eğitim kurumlarının yerine açılan okullarla ortaokul seviyesinde eğitimin temelleri atılmıştır, resmi İngiliz İncil’inin basılmasıyla her kilisenin bu basımı edinmeye zorlanmasımatbaanın gücünü arttırıp yöresel dil farklılıklarını azaltır. Bu şekli ile okur yazarlık gelişmeye başlarken toplumun muhakeme yetenekleri artmaya başlamaktadır. Halkın tiyatroya ilgisi dönemin doruk noktalarından birisi olur. Reformlar sırasında ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar azalmış, tiyatro için yeni fırsatlar doğmuştur. William Shakespeare’in oyunları gelişmekte olan ulus devletin beklenti ve gerilimlerini dile getirmekte, kullanılan sözcükler ve deyimler dile önemli katkıda bulunmaktadır.
I. Elizabeth döneminde, 1588 yılında, Avrupa’nın en güçlü donanması olan yenilmez İspanyol armadası bozguna uğratılarak Britanya İmparatorluğu’nun temelleri atılır, ve sonrasında İrlanda İngiltere topraklarına katılır. I. Elizabeth’in uzun ve başarılı saltanatında İskoçya’da İngiliz etkisinde farklılık görülmeye başlanmıştır. Bunun sonucu olarak İngiltere’deki “Tudor hanedanı”yla, İskoçya’daki “Stuart hanedanı” arasındaki evlenmeler, iki geleneksel düşmanı birbirine yaklaştırmıştır.
Kraliçe I. Elizabeth
1688 Devrimi olarak da bilinen olayda Hollanda genel valisi III. Wilhelm, İngiliz ayânın daveti üzerine ordusu ve donanması ile İngiltere’yi işgal eder ve kayınpederi de olan II. James’i tahttan indirir. II. James’in kızı, karısı II. Mary ile birlikte Büyük Britanya İmparatorluğu tahtına otururlar. 1688- Devrimi’nin ardından İngiltere parlamentosu, “Bill of Rights (Hakların belgesi)” ismi verilen bir kanun çıkartır. Böylelikle, İngiltere Krallığı’nın kilise taassubu ve kral istibdadı ile yönetilmesine son verilip, yeniden “anayasal monarşi” ya da “meşrutiyet” düzenine dönülürve bu düzen, anayasa ile de koruma altına alınır.
İmparatorluğa Evrilme
Güçlü parlamento dış ticaretin gelişmesinde, okyanus ötesi gücün yayılmasında ve bu yeni bölgelerin yönetimine yardımcı olacak bir çerçevenin oluşturulmasında rol oynar. 1600 civarında Güney ve Güneydoğu Asya ile Doğu Hint adalarıyla deniz ticaretini yürütmek üzere İngiliz Doğu Hindistan Şirketi kurulur, bu şirket emsalsiz bir şekilde Hint alt kıtasında satınaldığı bir liman sonrasında devlete dönüşür ve Hindistan’daki İngiliz egemenliğini sağlar.
Hammadde kaynaklarına ulaşım, sermaye oluşumu ve deniz işletmeciliğinin yanı sıra ticaret ve kolonilerde hükümetin desteği çok önemlidir, İngiliz yönetimi bir bütün olarak denizcilik ve ticaretteki gücün farkına varmış durumdadır.
Sömürgelerle birlikte artan ticaret sadece kazancın artmasına değil, aynı zamanda çeşitlenmeye de yol açar. Bu da ekonomide ölçeği getirir, sermaye artışı ve ölçek ekonomisisanayi gelişimini kamçılayıp devrime dönüştürür. Paralelinde sömürgelerde kısıtlı sermaye kaynakları Londra’nın dünya para piyasalarındaki hakimiyetini de getirmektedir.
Artan ticaret ve iş fırsatları İskoçya ile ilgili sorunlardaki tansiyonun düşmesine yol açar, bu sayede adadaki çekişmeler hız kaybetmeye başlamıştır. Yayılmacılık politikası da politik ilgiyi dışarı sevk ettiği için, iç politika üzerinde askeri baskı unsuru yaşanmamaktadır .
Buhar gücünün demiryollarında kullanılmasıyla birlikte ticari hayat yeni bir atılıma ulaşır, demiryolları sayesinde iletişim, ulaşım ve ticaret hız kazanır, üretim ve pazarlama sistemi demiryollarıyla birlikte büyük hızda gelişmeye başlar. Yazılı materyaller bu sayede ülkenin dört bir tarafına kısa sürede ulaşmaya başlar. Ekonomik gelişimin içinde yer almak isteyen kentler ve şirketler ulaşıma odaklanmak zorunluluğunu hissederler. Sanayide muazzam bir büyüme devam ederken, artan sanayi bölgelerini beslemek için de tarımsal faaliyetler hız kazanır. Sömürgelerden gelen kazançla birleşen tarımsal faaliyet gelirleri sermaye artışını hızla besler.
1805’te Trafalgar savaşında Fransız donanmasını yenen Amiral Nelson ile donanma gücü zirvesine ulaşır, İngiltere bu sayede sömürge merkezlerine denizden saldırma imkanını elde eder ve bu güç buralardaki halkların üzerinden büyük kazanımlar elde etmesine yol açar.
Sömürge yönetimleri sayesinde hem toprak hem de nüfus açısından diğer dünya güçlerinden daha üstün bir hale gelen imparatorluk, özellikle kalabalık nüfusa sahip Hindistan’a odaklanır ve genel olarak karıştığı kara savaşlarında da bu gücünden yararlanır.
20 yüzyıla dünya hakimiyeti ile giren İngiltere, Almanya’nın büyüyen güç olması nedeni ile onu dengelemek için Rusya ile yakınlaşmayı tercih eder, ancak Rusya’nın gereğinden fazla güçlenmesi ve özellikle Akdeniz’e ulaşması da tercih edilmez. O nedenle güçten düşmüş Osmanlı İmparatorluğu’nu da Ruslara karşı kullanma yolu seçilir. O dönem Rusların büyük stratejilerine karşı koyuş ve onların kontrol atında tutulmaları siyaseti genel olarak doğu sorunu olarak ele alınmaktadır. Sovyet devrimine kadar bu siyaset başarılı bir şekilde sürdürülür.
İki büyük savaş sonucunda imparatorluk gücünü kaybeden İngiltere, imparatorluk dönemi kurgusu sayesinde dünya ekonomisinde halen ana merkezlerden biri olma özelliğini sürdürmektedir.
Neden Osmanlı değil de İngiltere?
Fatih dönemindeki devlet vizyonu; yani balkan imparatorluğu hatta yeni Roma olma vizyonu Yavuzla beraber terk edilince Osmanlı dinamizmi yara alır. Batıya yönelik genişleme stratejisinin yerine Ortadoğu coğrafyasına yayılma ile Osmanlı deniz gücünden daha çok bir kara gücüne dönüşür.
Kanuni döneminde deniz gücü Osmanlı için zirve yapmış gibi görünse de aslında bu kuvvet İmparatorluk tabiyetine geçen güçlü klanlara taşere edilmiştir. Doğal olarak deniz gücünde teknik ilerlemenin gerçek anlamda hiçbir zaman gerçekleşmediğini kabul etmek gerekir. Bu hali ile uzak mesafelere yönelik esnek ve hareketli bir güçten yoksun olarak Osmanlı genel olarak karaya bağlanır ve büyük seferlerde büyük lojistik sorunları yaşayarak, barış dönemlerinde de çok büyük bir profesyonel kara gücünün maliyetine katlanmak zorunda kalır.
Bu koşullar altında 1681 yılındaki Bahçesaray antlaşması ile Ukrayna üzerindeki haklarından vazgeçen Osmanlı, kendi çöküşüne büyük ivme kazandıracak azılı bir düşmanın yani Rusya’nın gelişmesine yol açar. 1699’daki Karlofça antlaşması ile Azak’ın terk edilişi, Kuzey’den gelecek baskıyı netleştirir. 1783 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı, Avrupa ve Kafkas kıyılarındaki Osmanlı topraklarına baskı kuracak büyük bir Karadeniz gücünün kesin surette tesis edileceği anlamına gelmektedir.
18 yy sonuna kadar Osmanlının batıyı doğrudan incelemek ve gelişmeler hakkında ilk elden bilgi almak imkânları yok denecek kadar azdır, oysa ki tersiolarak batılılar deniz ticareti hakimiyeti nedeni ile doğuluları gözlemleme konusunda çok uzun seneler evvelinden bu yana oldukça yetkindiler. Batılı güçler önce bürolar, sonra konsolosluklar en sonunda da büyükelçilikler açarak bilgi akışında devamlılık sağladığı halde doğu ülkeleri bunu izlememiş, yalnızca kısa süreli özel heyetler göndermişlerdir. Paralel şekilde batılı tacirler doğu ülkelerinde serbestçe seyahat ederken doğulu tacirler Batı’ya gitmeyi pek tercih etmemektedir. Bu koşullar altında batı dillerinin bilinmemesi de batıda yaygınlaşan yazılı materyalin doğu’ya iletilmemesi sonucunu doğurmuştur. Osmanlı bu anlamda en önemli ve hızlı girişimini III. Selim sonrasında ancak 1830’larda yapmaya başlar.
Aslında sanayi devriminin başlamasından az önce Osmanlı düzeninde ticaret, çağına göre çok ileri bir kurguya sahiptir. Derbent örgütü yol ve köprülerin iyi halde bulundurulması kadar tüccarın can ve mal güvenliğini de sağlamaktadır. Her 30-40 km’de bir hanlar ve kervansaraylar mevcuttur. Vergiden muaf tutulan birçok köy derbentçilik yapmaktaydır.
16 yy öncesi birçok Türk köyü çağın şartları gereği ticarete açık ve entegre yaşamaktaydı. 1608-1619 yılları arasında Anadolu’yu dolaşan Polonyalı Ermeni Simon 1000 haneyi aşan Sivas köylerinden bahsetmektedir. Evliya Çelebi Anadolu’nun her tarafında 500 haneli bağlı bahçeli köyleri anlatır. Köylerin camii, medrese ve hamamları vardır. Hemen hepsi küçük birer site haline gelmişlerdir. Öte yandan Selçuklu gibi ticaret yolları üzerinde gelişen Osmanlı, iddia edilen göçebelik kavramının tersine başından itibaren büyük şehirlere dayanmıştır, bu hali ile 16. yy’da Ege ile birlikte bütün Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz’in ticaret bakımından en hâkim oyuncusu Türklerolmuştur. Yani, aslında Osmanlı’nın son döneminin aksine Anadolu halkı ticaret ile gayet haşır neşirdir, gayri müslimler kadar müslümanlar da ticaret ve zanaat ile uğraşmaktadır. El işçiliğine dayanan yaygın bir sanayi altyapısı vardır.
Bütün bunlarla birlikte 17. yy başlarında İstanbul nüfusu 800 bine yaklaşmış, Paris ve Londra’nın o dönemde Istanbul’dakinin yarısı kadar nüfusa sahip olması sonucu Istanbul dünyanın en büyük şehri olmuştur. Bazı kaynaklarda o dönem için Edirne’de 200 bin, Sivas’ta 150 bin, Kayseri’de 95 bin nüfusa işaret eder. Aynı dönemde Manchester nüfusu ise 20 bin civarındadır. Bu demektir ki Anadolu’da şehir yaşamı oldukça gelişmiştir.
Bu büyük şehirlerin varlığı ancak devlet organizasyonu ile düzenlenebilecek bir iaşe sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu demektir ki dönem itibarı ile Osmanlı merkezi yönetimi bir zamana kadar bu ihtiyacı doğru ve sağlıklı bir biçimde karşılamaktadır. Bunu yapabilmesinin en büyük sebebi de fetihlerden gelen kaynaktır.
Uluslararası ticaret yolları üzerinde büyük şehirlere dayanarak kurulan Osmanlı için kolay ve kârlı bir faaliyet olan fetihler devlet politikası olarak benimsenmiştir. Bunu sürekli kılabilmek için de geniş bir profesyonel ordu ihtiyacı bulunmaktadır. Bu ordu ile devamlı olarak sürdürülen fetihlerin, merkezi bir devlete yol açacağı da açıktır. Bunun dışında geniş ticaret şebekesinin korunması, mal ve can güvenliğinin sağlanması ancak bu merkezi otorite tarafından yürütülebilirdi.
Osmanlıda tüm bunlar yaşanırken İngiltere üreticileri 200 yıldan beri Hint pamuklusunu kalite ve maliyet açısından yakalayacak ürün geliştirme peşindedir. En sonunda dokuma tezgahlarının adım adım iyileştirilmesi ile birlikte istenen kalite ve maliyet seviyesini İngiliz üreticiler yakalar ve bu aşamadan sonraİngiliz hükümeti Hint pamuklularının ülkeye girişini yasaklar. Kumaş ticareti İngiliz sarayı için önemli bir vergi kaynağı olduğundan hükümetin gümrük hizmetlerini geliştirmesine ve ticari çıkarları kollayacakpolitikalarüretmesine yol açar.
İngiltere ve Avrupa pazarlarında İngiliz pamuklusunun satışının artması ve nihayetinde sömürgelerde de bu ürünlerin tüketilmesi ve ticaretinin yapılması ile birlikte başta pamuklu ticareti olmak üzere mal akışının yönü tersine dönmüş, sömürgelerdeki rekabetçi kahve ve şekerin Asya malının yerine geçmesi ile birlikte, kolonilerdeki değerli madenlerin büyük sermaye birikimi yaratması, ve nihayetinde köle ticareti yardımı ile çok düşük işçilik maliyetleri yardımı ile toplam gelirler İngiltere için muazzam oranda artmış ve sanayi için gerekli sermaye birikimine yol açmıştır. Sanayi sermaye bolluğuna kavuşunca parlamenter düzenin yarattığı güvenlikli ortamda verimi arttıran yeni buluşlar devreye girmiş, önceleri dokuma tezgahlarında kullanılan buhar enerjisi lokomotifin kullanıma yol sunulunca ticari aktiviteler ulaşım desteği ile katlanmış gelişmeler sanayi devrimine evrilmiştir.
Uzun süre Osmanlı topraklarından Avrupa’ya ulaşan kahve, şeker, baharat ve tekstil ürünleri, Ingiltere tarafından daha bol ve ucuza temin edilmeye başlanınca ticaret tersine dönmüştür. Bu hali ile Osmanlı ekonomisi işçilik maliyetleri açısından başta İngiltere olmak üzere Avrupa ile baş edemez hale düşmüştür. Bunun dışında İslam’da kölelik Avrupa’dan ayrı olarak ekonomiden ziyade ev işlerinde kullanılmak içindir. Dolayısı ile Avrupa’daki tarzda bir kölelik anlayışı da Osmanlı ekonomik aktivitelerinde yoktur. Bu şekli ile Osmanlının işçilik ücretleri bakımından da rekabet şansı kalmamıştır.
17. yy başında 120 milyon nüfusa sahip Hindistan’da Babür İmparatorluğu hüküm sürmektedir. İngiltere’nin Doğu Hindistan Şirketi’nin Hint alt karasında 1640 yılında adı Madras olan yeri satın alması sonrasında buraya bir ticaret limanı ve St George kalesi’ni inşa etmesiyle birlikte Hindistan’ın sömürgeleşme süreci başlar. Kalenin inşa edilmesinden sonra bölge gelişir ve kale etrafında Madras şehir ve limanı oluşur.
St George Kalesi
İngilizler kalenin surlarını genişletir ve daha iyi tahkimatlar yaparlar, ayrıca ticari malları korumak amacıyla kaleye paralı askerler yerleştirmeye başlarlar. Birkaç yıl sonra şirket Babür imparatoru ile yeni antlaşmalar yaparak Bengal’de bulunan 3 şehrin derebeyi olma yetkisini alır. Bunun dışında Bengal ve Kalküta’da da toprak satın alırlar. İngiliz etkisine giren İmparator Evrengzib Hindistan genelinde sıkı bir sunni şeriatı ilan eder, Hindular ve Şiiler bu duruma isyan eder ve İngilizlerle iş birliği yaparlar. Tüm bunlar olurken İngilizlerin desteği ile İranlılar ve Afganlar Hindistan’a saldırır, merkezi hükümet İngiliz desteği ile saldırılara karşı koyar. Bu şekli ile yüzyıl içinde Hindistan bölünür ve güçten düşer.
İç karışıklıklardan sermaye gücü sayesinde faydalanma sonucunda zaman içerisinde tüm kıtanın İngiliz kolonisine dönüşmesi mümkün olmuş, kalabalık ve canlı bir ekonomiye sahip olan Hint yarımadasında 100 yıl içerisinde tüm sanayi kolları yok olmuş ve koca ülke İngiliz mallarını tüketen bir pazara dönüşmüştür.
Yukarıda bahsedilen şekli ile sadece ekonomik kaynaklar değil asker tedariği açısından da Hint kıtası, İngiliz hegemonyasının dünya üzerinde pekişmesi yönünde sömürge olduktan sonra büyük fayda sağlamıştır.
Sömürgeciliğin Düşünce Modeli
İngiltere’nin İmparatorluğa dönüşmesinde çok büyük etkisi olan ve endüstri devrimine yol açan sermaye birikimini sağlayan en önemli etkenlerden biri olması nedeni ile sömürgecilik kavramını ve bunun uygulama ve düşünce modelini kısaca özetlemek gerekir:
Sömürgecilik Napolyon savaşlarından sonra alanını genişletir ve hızlanır. Amerika kıtasının keşfi ile birlikte tüm kıtanın işgali ve sömürgeleştirilmesi yeni kaynaklara ulaşma imkânı yaratır. Avrupalıların kısıtlı kaynaklarla kıtayı ele geçirme hareketleri; Avrupa’dan taşınan hastalıkların sebep olduğu kitlesel kayıplar ve Avrupa’nın hatırı sayılı askeri üstünlüğü sayesinde başarılı olmuştur denilebilir.
Amerika’nın Asyalılar tarafından değil de Avrupalılar tarafından ele geçirilmesinin nedeni de Avrupa’nın harita üstündeki konumudur, bunun dışında Asya kaynak bakımından zengindir ve yeni kaynak bulma için bir arzusu ve ihtiyacı yoktur, özetle konfor alanı içerisindedir.
Ama Avrupa bu kaynakları talep eden/satın alan durumunda olduğu için arayışa yönelmiştir. Bu arayış da donanma gücü ve teknolojisini gerektirdiğinden gelişim hız kazanmıştır. Amerika, Asya ve Afrika’daki sömürgelerden akan zenginlik Avrupa’nın süratle kapitalist topluma dönüşümünü açıklar. Bu hali ile gelişimi asıl besleyen unsur sömürgecilikle gelen zenginliktir denilebilir.
Güney Amerika’daki sömürgecilikle Kuzey Amerika’daki sömürgecilik farklıdır. Yine aynı şekilde Asya sömürgeleri de bu ikisinden farklı gelişir.
G.Amerika’da yerel halkın elindeki değerli madenlerin ele geçirilmesi için iç karışıklık, katliam, yağma yaygın yönetim tarzı iken Kuzey Amerika’da değerli madenlerin yerlilerin elinde bulunmaması sebebi ile Avrupa’dan taşınan yeni yerleşimcilerin toprağı işleyip yayılması ve paralelinde yerli halkın yok edilmesi ana politika haline gelir, bu şekli ile de sömürgeden kaynak transferi için yerleşimcilerin zenginleşip tüketici haline gelmeleri ana kurgu olarak ortaya çıkar. Bu da kıtada iki farkı yönetim tarzını ortaya çıkarır; Güney’de toplumda demokratik anlayış yağma kurgusu nedeni ile yerleşmezken Kuzey’de yeni yerleşimciler için katliamlarla boşaltılan geniş alanlarda sistem oturtma ihtiyacı demokrasi kültürüne olan yönelimi açıklar. Uzakdoğu Asya ve Hint ana karasında ise durum farklı bir hal alır, yerleşik bir kültür ve işleyen ekonomiye sahip büyük nüfus ile başa çıkmak için coğrafyanın din ve etnik köken üzerinden bölünmesi ve sömürgecinin bu çatışmada hakem konumunda olması gerekir. Afrika için de ana kaynak köleleştirilecek insanlar olarak ortaya çıkar.
Dolayısı ile farklı coğrafyalarda sömürgecilik farklı modeller uygular ancak sömürgeci yönetim bu politikanın kendi yararına devamı için kendi toplumuna açıklayacak temel bir düşünce modeline dayanma ihtiyacı duyar. Ingiltere’de Magna Carta’dan başlayan süreçle gelişme gösteren politik sistem ulus devlete evriliken, oluşan güvenlikli ve korumalı ortamda üretim gelişmeye başlamıştır. Ancak tüm bu gelişmelerin devrimsel bir dönüşüme yol açması için itici güç sermaye olacaktır. O da ana kaynağını sömürgelerden alır. Sömürgelerin ekonomik büyümeyi sağlaması ve İngiliz toplumunun refahını arttırması için belli bir düşünüşe dayanması ve toplum vicdanında da rahatsızlık yaratmaması gerekir.
Bu nedenle batılı anlayışta Sömürgeciliğin Düşünce Modeli dediğimiz bir model işletilir.
Modelin ana argümanı Avrupalıyı tarihi yapan olarak görmektir, bu kıtanın insanları ilerler, gelişir, modernleşirken diğer insanlar uyuşuk ve durağandırlar. Avrupa kıtası dışındaki sömürge alanlarında olagelenler yağma ve kültürel yıkım değil Avrupa medeniyetinin yayılma yolu ile aktarılması ve modernleşmedir. Bu anlayışa göre ilerlemenin ana kaynağı Avrupalı olmaktır. Yapılan tüm katliamlar ya da insanlık dışı davranışlar da bu nedenle haklı görülür.
Sömürgeciliğin yaygın inanışında beyaz ırkın dışında kalanlar insan değildir ya da alt sınıf insandırlar. Bu kuramı İncil ile destekleme iddiası vardır. Bu düşünüşe göre sömürgelerde yaşayan yerel halkın zekâ bakımından yetersizliği nedeni ile kendilerini yönetmek için gerekli kararları alma yetileri bulunmamaktadır, bu yavaş düşünen insanlar kendilerini yönetmeyi öğrenene kadar Avrupa deneyimi ve himayesinde kalmalıdırlar. (Kurtuluş Savaşı başında Türkiye’de de mandacılık savunucularının en önemli argümanı buydu, ne yazık ki kendini aşağı görme sömürgeye hedef olan ülkenin elit tabakasında da yerleşmiş bir görüştür)
Osmanlı tökezliyor ve yere kapaklanıyor
İngiltere’nin dünya gücü olmasına yönelik tüm atılımları devam ederken ticaretin yön değiştirmesi Osmanlı’da buhrana yol açar. Nitekim sıkıntıların işaretleri Doğu-Batı ticaret yolunun Akdeniz’den Okyanuslara kayması biçiminde hissedilir. Uluslararası ticaret yollarının değişmeye başlamasıyla birlikte Osmanlı topraklarında bu ticaretten faydalanan kalabalık şehir ve köylerin devlet hazinesi üzerinde ağırlıkları artar. Bu değişiklik 16 yy ikinci yarısından 18 yy’a kadar artan bir oranda hissedilir. Ticaretteki üstünlüğün ve sermaye gücünün etkisi ile alım satımlardaki fark batı lehine değişir. Bunun üzerine de Osmanlı’da altın ve gümüş kıtlığı baş göstermeye başlar.
Osmanlı’nın ana gelir kaynaklarından birinin fetih olduğu yukarıda belirtilmişti. Bu dönemde fetihler de eskisi gibi değildir. Onun dışında topraklardaki genel düzen ve huzurun devlet sınırları içinde yaşayan insanların ihtiyaçlarının karşılanması üzerine kurulduğunu da belirtmekte fayda var. Yani Osmanlı yöneticilerinin zihninde İngiliz yöneticiden farklı olarak ana hedef halkın tüketeceği malın eksik kalmamasıdır. Yani tüketim ana politikadır ve gözetilmektedir. Üretim üzerine bir kaygı yoktur, bu yönde de bir ulusal hedef olmamakla birlikte imparatorluk ekonomisi üretim üzerine kurgulanmamıştır.
Aksine ana kurgu malın nereden geldiği veya üretildiğinden çok halkın ihtiyacını tedarik edebilmesi üzerinedir. Bunun temel sebebi de kalabalık şehir ve köylerin iaşesinin sürdürülebilir olması ve ulus devlet yapısının Osmanlı devlet düzeninde henüz yer bulmamış olmasıdır. Bu şekli ile İngiltere örneğinde anlattığımız gibi iç üretimin korunması ve ihracatın teşviki gibi bir kavrayış yoktur.
Bu hali ile eldeki üretim becerileri, düşük maliyetli dış alımlar ve kapitülasyon destekli batılı tüccarların fiyat kontrolü sayesinde kaybedilmeye başlamıştır. Tüm bu gelişmeler olurken güçlenen batı orduları karşısında fetih amacı ile çıkılan seferlerde de başarısızlıklar baş göstermeye başlamış, geniş topraklar üzerindeki merkezi kontrol zayıflamıştır.
Fetihlerin gelir kaynağı olmaktan çıkması ile birlikte tersine dönen ticaret nedeni ile azalan değerli madenler, kara odaklı savaş üstünlüğünü yitirenordunun iç politikada gerici bir güç haline dönüşmesiyle birlikte, para darlığını gidermek için arttırılan vergiler toprak düzenini alt üst etmiş, köylü ve taşranın hoşnutsuzluğu artmış, üstüne de halkın işi ve geliri Avrupa’daki değişim paralelinde birer birer yok olmuştur.
Devlet adına görev yapan sipahilerazalan otorite ve artan rant imkanları sebebi ile halk üzerinde baskı unsuruolmaya başlamış, köylü toprağını bırakıp kaçmaya yönelmiştir. Sonuç itibarı ile işsizler güruhu çeteler halinde köyleri ve şehirleri basacak ve kanlı yağmalara girişmeye başlayacaktır. Nihayetinde bu kalkışmalar Anadolu tarihine Celali isyanlarıolarak geçecek, bu isyanları bastırmakla yükümlü görevlilerin de isyana katılımı ile hareket yaygınlaşacak ve kontrolden çıkacaktır.
Nihayetinde 10-15 sene içerisinde Anadolu’da köyler bu yağmacılıktan kurtulmak için 3-5 haneli köylere kadar düşecek şekilde büyük ve geniş alanlara dağılacaktır. Başıbozukluk ve yağma yalnız ziraat işletmeciliği alanındaki düzeni değil bütün ekonomik hayatı, para el değişim sitemini, iç ve dış alım satım dengesini alt üst edecektir. Celali isyanlarıAnadolu’yu bir daha kendine gelemeyecek şekilde etkileyecektir.
Ingiltere’nin sanayi devriminde öncü olmasının nedenleri
İngiltere’nin sanayi devriminin öncülü olması birkaç etkene bağlıdır bunlardan birincisi siyasi yapıdır, çok erken dönemlerde Kral’ın yetkileri kısıtlanmış ve yönetim Kral’dan önce halkın genelinin faydasını gözetecek kararlar almaya başlamış, adalet ve kişi özgürlüğü diğer toplumlardan daha önce sisteme yerleşmiştir. Osmanlı örneğinde ise yetki ve yönetim tek elde toplanmış, kişisel düşünceler ve tercihler yönetimde ağırlıklı bir hal almıştır.
Tüm bu olayları gözden geçirirken birbirini besleyen iki kavramın İngilitere’yi başarıya götürdüğü söylenebilir. Siyasi gelişme ve paralelindeki ekonomik gelişme. Yukarıda verilen kısa Ingiltere tarihinde görüldüğü üzere yönetim erki Magna Carta’dan sonra tek elde toplanmıyor ve aşama aşama katmanlara yayılıyor, sonuç itibarı ile çıkarlar uzlaşması ile birlikte ulus bilincinin yerleşmesi, okuma yazmanın yaygınlaşması ve bireysel hakların kanunla korunma altına alınması ile yaratıcılık ve verim artıyor üzerine sömürge politikası da zenginliğin artışına sebep oluyor. Bunların dışında en önemli konu İngiltere’nin başlangıçta dışalıma muhtaç bir ülke olması ve yönetim olarak dışalımla rekabet edecek üretimi desteklemesi ve bundan devletin de gelir elde etmesini sağlayacak bir sistem yaratması olarak öne çıkıyor. Özetle İngiltere varlığını koruyabilmek için mücadele etmek ve çıkış yolu bulmak durumunda kalıyor bu da konfor alanı dediğimiz alandan çıkıp dünyanın dört bir yanına yayılmasına yol açıyor. Bu politika kendileri açısından başarılı oldukça buna yönelik sistemlerini tahkim edip daha da güçleniyorlar.
Tüm bunları yapmak için askeri güç ile ilgili konunun da Osmanlıdan farklı geliştiğini görüyoruz. İngiltere ticaretini devam ettirebilmek için yani hem dışalım hem dış satımını yapabilmek için deniz ticaret filosuna ihtiyaç duyuyor, uzak mesafelere ulaşma gerektiği noktada da hem gemi yapım tekniklerinin gelişmesi hem de bu filonun askeri olarak desteklenmesi ve korunması gerekiyor. Bu da donanmanın kuruması ve geliştirilmesine yol açıyor. Teknolojik açıdan üstün, hareket kabiliyeti açısından son derece esnek bir kuvvet desteği ile sömürgecilikten gelen kazanç arttıkça, silahlı gücün ana görevi sömürgelerdeki İngiliz çıkarlarını korumak ve kollamak haline geliyor. Bu şekli ile askeri gücün odak noktası yurt içi politika yerine hükümete uyumu yurtdışı politika oluyor, bunun da ülke içerisindeki demokratik gelişime katkı sağladığını söylemek gerekir.
Osmanlıya aynı açıdan bakarsak; devasa bir kara gücü ile hareket kabiliyeti düşük bir yapıya dönüşmekle birlikte, güçlenen kıta devletlerine karşı koyma zorunluluğu (Avusturya ve Rusya) fetih politikasını işlemez hale getiriyor ve savaş başarılarını sona erdiriyor. Devamında yönetim erkinin tek elde ve tek iradede toplanmış olması silahlı gücü ele geçirenin yönetime hâkim olmasına yol açtığından ordunun odak noktası iç politikaya yöneliyor ve yukarıda da bahsettiğimiz gibi her türlü gelişmenin önüne engel oluyor. Bu hali ile de bireysel hak ve özgürlüklerden bahsetmek, üretim ekonomisine geçmek ve ulus devlet yapısına evrilmek gibi konular çok geç tarihlere kadar söz konusu olmuyor.
Tüm bunların dışında İngiltere’de dönüşümü başlatan azim Osmanlı’da mevcut değildir, çünkü o endüstriyel devrim öncesi küresel ticari sistem Osmanlının hayatında bir zorluk yaratmamasının dışında ekonomik olarak Osmanlının faydasınadır. Dolayısı ile Osmanlının genel olarak konfor alanından çıkmasını zorlayacak bir durum da 15 ve 16 yy’da henüz yoktur. Tüm bu keyfiyet içerisinde batıdaki gelişmelerden de haberdar olmak ve başka ülkelerin neler yaptığını öğrenmek için de bir çaba göstermeye gerek yoktur.
Tarihsel olaylar çıkışı da, çöküşü de gösterir
İngiltere örneğinde sömürgeciliği bir kenara bırakırsak çıkış endüstriyel devrime yol açan ülkenin içine düştüğü zorunluluk halidir. İthal mallara bağımlılıktan kurtulmak için gösterilen çabadır. Sömürgecilik muazzam zenginlik aktarımı ile endüstriyel devrimi hızlandırmıştır, ancak sömürgeler olmasaydı da daha uzun bir süre sonunda İngiltere’nin aynı başarıyı yakalayacağını değerlendirmek gerekir.
Benzer bir durumu günümüzde Çin de gerçekleştirmiştir. Çin büyük ve fakir nüfusunu besleyebilmek, geri kalmışlıktan kurtulabilmek ve varlığını koruyabilmek için yaşadığı yoksunluktan sıyrılmak amacı ile önceleri batıdan daha ucuz ve daha iyi üreterek küresel ekonomik inisiyatifi ele almıştır, günümüzde de Çin Malı 2025 programı ile yeni teknolojide dünya lideri olma hedefini önüne koymuştur.
Türkiye için de çıkış yolu aynı olacaktır. Osmanlı’dan geldiği şekli ile ana sorunumuzun tüketimin devamı değil de başkasından daha ucuz ve daha iyi üretmek ve bunu başardıktan sonra çağın ötesine geçecek teknolojide liderlik yolunu araştırmak olmalıdır.
Bunu yapmadığı noktada ülkemize ne olacağını yukarıda özetlenen tarihsel olaylar anlatmaktadır. Osmanlıyı yıkıma götüren süreç Osmanlı topraklarındaki ekonomik düzenin bozulması ve paralelinde kitlelerin işlerini ve gelirlerini kaybetmesi ile başlar. Arkasından gelen kanundışılığın yerleşmesi devlet otoritesi ve düzenin bozulmasına ve topyekûn yok olmaya götürür.
Türkiye’de mevcutta artan işsizlik ve Suriye savaşı ile başlayan ve 2021 itibarı ile Afgan göçmenleri ile birlikte farklı aşamalara gelen niteliksiz ve boşluktaki kalabalıkların Celali olaylarına benzer olaylara yol açma ve bu topraklarda yeni ve kalıcı yıkımlara dönüşme ihtimali vardır.
Bu tehditi savuşturmak için devletin ve siyasal erkin harekete geçmesini istemek/beklemek yerine vakit kaybetmeden özel sektörün, meslek odalarının ve sendikaların öncü rolü alması gerekmektedir. Bunun için de mevcut işlerimizde verim ve kalite artmasını sağlarken, nitelikli ve yaratıcı işgücünün oluşturulması ve bunun sanayiye yönlendirilmesi gerekmektedir.
Pandemi sonrası dönemin tedarik problemleri had safhadadır, ana pazarımız olan Avrupa’da hammadde ve bitmiş ürün fiyatları 2021 içerisinde çok artmıştır. Türkiye kur avantajını kullanarak verim ve kaliteyi iyileştirip, yaratıcılığı arttırarak rakiplerden daha iyi ve ucuz ürünler üretip satmalıdır. Bu dönemde ihracat (sanayi veya hizmet) Türk özel sektörünün en önemli hedefi olmalıdır. Bunları yaparken yeni müşteri ve pazar bulmada veri analitiğinin değerini anlamalı ve firma özelinde iş zekasını kullanmanın yollarına bakarken, dijital imkanlar da zorlanmalıdır. Her bir firma özelinde bu çerçevede bir yapılanma yaratılırsa sonraki aşamada hızla yapay zekanın ve dijital teknolojilerin iş yapış tarzına uyarlanması yoluna bakılmalıdır. Bu akış açısıyla firmaların 3 ilâ 5 yıl içerisinde çalışanlarının tamamını ultra dijital çalışanlar haline getirecek planlamalar yapması ve uygulaması gerekir. Bu planlamalar ve uygulamaların sektörden bağımsız tüm iş kollarında yapılabileceği artık bilinen ve görünen bir olgudur. Buna yönelik ihtiyaç duyulan insan kaynağı için de meslek örgütleri ve sendikaların özel sektörü destekleyecek bir program yaratmaları bu dönüşümü hızlandırır, bu yöndeki eğilimi yaygınlaştırır.
Bu şekli ile her iş kolunda artan dijital varlık hızlı bir sermaye artışına yol açma imkanı sağlayacaktır. Bu da ihtiyaç duyduğumuz toplumsal dönüşümü zorlayacak baskıyı yaratacaktır.
Türkiye sanayi devrimi öncesindeki İngiltere gibi, 1990’lardaki Çin gibi yoksunluk içerisindedir. Bu yoksunluk durumunu hayatta kalmak ve avantaja çevirmek, bu topraklarda yaşayan bizlerin elindedir. Başlangıç yeri de özel sektördür.
Tarihi tekrarlamak yerine yeni bir tarih yazmak hepimizin faydasına olacaktır.
Şirketler “insanlaşacak” derken ne demeye çalışıyoruz? Dönem itibarı ile “Vizyon Misyon Değerler” kavramlarının iş için bir önemi var mı? İşin anlamı neden önemli? Müşteri değer teklifi üzerine çalışıyoruz ama “çalışan değer teklifini” hiç düşündük mü? Çalışan değer teklifi için “yetkinlik haritası” ne işe yarar? Uzaktan çalışmanın maliyetlerde kalıcı iyileştirme sağlaması mümkün mü? Ya da başka bir çözüm var mı? Müşteri odaklı değil, insan ve yaşam odaklı yapı nedir? B2B/kurumsal satış yapan işleri ne bekliyor? İşimizdeki ana hedef ne olmalı? Stratejik yönetim yerine senaryolarla yönetim nedir? Yönetimde ortak akıl kullanımı ne işe yarar? Yapay zeka nereye evrildi? İş analitiği nedir ne işe yarar? Büyümenin formülü olarak ön plana çıkan “Ekosistem çalışma yöntemi” nedir? “No-Code mindset” nedir? Ne işe yarar? Dijitalleşme nereden ve nasıl başlamalı?
Tüm bunlara yönelik düşünceleri videoda bulabilirsiniz…